Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


30 Temmuz 2020

Lozan’da İsmet Paşa’ya Suikast Girişimleri

Kasım 1922 –Temmuz 1923 tarihleri arasında toplanan ve aralıklı yedi ay süren Lozan Barış Konferansı’nda İsmet Paşa’ya ve heyetimiz üyelerine Ermeni terör örgütlerince suikast düzenleneceği istihbaratı vardır. Bu konuda Lozan’a tedbirli gidilmiş ve koruma görevlileri de götürülmüştü. Ankara ve Atatürk’de konuyla doğrudan ve önemle ilgileniyordu. Daha önce Talat Paşa’yı ve Said Halim Paşayı’da öldüren Ermeniler bu konuda çok iyi eğitilmiş ve tehlikeliydiler.

İsviçre polisi de heyetimiz ile yakından ilgileniyordu. Lozan polis müdürü Türk heyetinin kaldığı Lousanne Palace’a sürekli geliyor ve önlemleri yakından ve dikkatli bir şekilde takip ediyordu. Otele sivil polisler koymuş, geleni gideni inceliyorlardı. Ayrıca diğer bazı sivil polisler İsmet Paşa dışarıya çıktığında sürekli takip ediyorlardı.
Polis müdürü bir gün İsmet Paşa’ya durumu bildirmişti:
“ Paşa Hazretleri, Ermeni çetelerinin size bir suikast yapacaklarını haber aldık, görevimiz sizi korumaktır. Ancak sizden bir ricamız var, ilk önlem olarak konferans salonuna gidip gelirken otomobilinizden Türk bayrağını kaldırmanızı rica ediyoruz.”

İsmet Paşa bu öneriyi şiddetle karşıladı:

"Ben burada bir Türk delegesi olarak bulunuyorum. O bayrağı kesinlikle kaldıramam. Bir suikasta kurban gidebilirim. Fakat arkamdan bir Türk delegesi daha gelir. Fakat Türk bayrağı otomobilden hiçbir zaman kaldırılmaz. Bir İsmet gider bin İsmet gelir ama o bayrak yerinde durur.
Bilal N. Şimşir : Ermeni Meselesi

Tarihe Gömülmüş Uygarlıklar - 2

Miken Uygarlığı           

Tarih: M.Ö. 1600 – 1100
Bölge: 
Yunanistan

Girit uygarlığının aksine, Mikenlerin etki ve imparatorluklarını hem ticaret hem de fetihler ile neredeyse tüm Yunanistan bölgesini kaplayacak şekilde genişlettiğini söyleyebiliriz.


Miken medeniyetinin M.Ö. 1100 civarında ortadan kaybolmadan önce tam 5 yüzyıl süresiyle bölgede güçlü bir hakimiyet kurduğu iddia ediliyor.


Truva Savaşı’nda Yunan ordusunu yöneten Kral Agamemnon gibi birçok Yunan miti bu uygarlığın etrafında gelişmiştir. Mikenler, arkalarında birçok kalıntı bırakan hem kültürel hem de ekonomik açıdan zengin bir uygarlıktır.


Tam olarak neden yok oldukları bilinmese de işgal, deprem ya da köylü ayaklanmalarının buna sebep olduğunu iddia eden birkaç teori bulunuyor.



--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Aksum Krallığı           

Tarih: M.S. 100
Bölge: Etiyopya

Milattan sonra birinci yüzyılda kurulan Aksum İmparatorluğu, günümüz Etiyopya’sını içeren bir bölgede bulunuyordu. Efsaneye göre bu bölge, Kraliçe Şeba’nın doğduğu yer. Aksum doğal kaynaklar açısından da zengin oldukça önemli bir ticari merkezdi.


Roma İmparatorluğundan Hindistan’a birçok bölgeye altın ve tarım ürünü ihracatı bu uygarlığın en önemli faaliyetlerinden biriydi. Kendi para birimini kullanan ilk Afrika medeniyeti olarak da bilinen Aksum Krallığı, oldukça zengin bir topluma ev sahipliği yapıyordu.

Bu medeniyetin en önemli kalıntıları arasında Aksum dikili taşları gösterilebilir, devasa büyüklükteki bu oyulmuş obeliskler, kralların ve soylu ailelerin cenaze törenlerinde önemli bir rol oynuyorlardı.


324 yılında kral II. Ezana döneminde bu krallık Hıristiyanlığı resmi din olarak benimsemiş ve bu sebeple kültürlerinde Hıristiyanlığın etkileri baskın olarak görülüyor.



Bir efsaneye göre, Yahudi kraliçe Yodit tarafından bu krallık yıkılıyor, kilise ve kitapları da yıkılıp yakılıyor.



-----------------------------------------------------------------------------------------------------------

Khmer İmparatorluğu                

Tarih: M.S. 1000 – 1400
Bölge: Kamboçya

Khmer İmparatorluğu kaybolup giden uygarlıkların en güçlülerinden biri olarak görülüyor. İmparatorluk, Güneydoğu Asya bölgesinde, günümüz Kamboçya’sının da topraklarını içeren bir bölgede kurulup gelişmiştir


Başkent Angkor, Kamboçya’daki en ünlü arkeolojik alanlardan biri olarak kabul görüyor. Kalabalık bir topluma sahip olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır.


Çünkü Khmer İmparatorluğu’nun nüfusu bir milyona kadar çıkıyor. Bu uygarlık, Hinduizm ve Budizm gibi çeşitli dinleri benimsediği için kültürel bir zenginliğe sahiptir.


Bu topluluk birçok tapınak, kule ve ihtişamlı yapılar inşa etmiştir, Angkor’daki tanrı Vishnu’ya ithaf edilen tapınak en meşhurlarından biridir. Birden çok faktörün bir araya gelmesi sonucu Khmer İmparatorluğu yeryüzünden silinmiştir.



------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Harappan Uygarlığı             

(MÖ. 3000 – MÖ. 1700) (İndus Vadisi)

Güneydoğu Asya’daki en eski uygarlıktır. MÖ. 3000 dolaylarında kurulduğu düşünülen uygarlığın döneminde, 5 milyon kişiyi içinde barındırdığı düşünülmektedir. Bu sayı o dönemki dünya nüfusunun %10’una tekabül etmektedir. Şehir altyapısı, metalurji dükkanları ve dönem içerisinde düşünüldüğünde dev sayılabilecek yapı faaliyetleri ile üzerinde pek çok tartışma bulunan bu uygarlığın sadece insanların nasıl devasa bir uygarlık kurdukları değil, nasıl 5 milyonluk dev popülasyonun besin ihtiyacını sağladığı dahi bir muammadır.

          --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Toltek             

Yucatan          

Teotihuacan   

Norte Chico    

Modern Peru’nun kuzey sahillerinde yaşayan Norte Chico uygarlığı MÖ 3000 yıllarında ortaya çıkan büyük ölçekli yerleşim yerleri kurdular. Bu uygarlığın MÖ 1800 yıllarında gerilemeye başladığı sanılıyor. Bu uygarlığa dair en iyi bilgi veren arkeolojik kazı yeri Supe Vadisindeki Caral bölgesidir. Amerika’daki bilinen en eski uygarlıklardandır.

Valdivia           

Valdivia uygarlığı Ekvador sahilleri boyunca gelişmiştir. Varlıkları günümüzde arkeolojik buluntular sayesinde keşfedilmiştir. Uygarlık Amerika’daki en eski uygarlıklardan olup MÖ 3500 ile MÖ 1800 yılları arasında varolmuştur. Valdivia uygarlığında kentler ortak bir merkezin etrafında yuvarlak bir şekil oluşturacak şekilde inşa edilen evlerden oluşurdu. Yerleşik hayata geçen Valdivialılar tarım ve balıkçılıkla geçinirlerdi, geyik avladıkları da bilinmektedir. Buluntulardan mısır, bezelye, biber, pamuk tarımı yaptıkları anlaşılmaktadır. Başlangıçta kaba olan Valdivia çömlekçiliği giderek gelişmiş ve cilalı ürünler üretir hale gelmiştir. Seramik ve taş işlerinde oldukça gelişmişlerdir.

Cañaris           

Cañaris uygarlığı bugün Ekvador’un Cañar ve Azuay bölgelerinde yaşayan bir uygarlıktır. Mimarlık ve teoloji alanında gelişmişlerdir. İnşa ettikleri eserlerin çoğu İnka saldırılarında yakılmış ve zarar görmüştür. Başkentleri iki kez yer değiştirmiş, ilkinde İnka şehri olan Tomipamba daha sonra Cuenca olmuştur. Bu şehrin konkistadorlar tarafından altınla dolu olduğuna inanılan El Dorado olduğu ileri sürülmektedir. Cañaris uzun yıllar boyunca İnka saldırılarına direnmiş ancak İnka İmparatoru Tupac Yupanqui döneminde boyun eğmiştir. Bu uygarlığın torunları hala hayattadır ve diğer ırklarla karışmayarak günümüze kadar gelmeyi başarmışlardır.

Chavín             

Chavin uygarlığı, yazıyı keşfedememiş bir Güney Amerika uygarlığıdır. Oldukça geniş bir ticaret ağı kurmuş ve MÖ 900 yıllarında tarımda ilerlemiş durumdadırlar. MÖ 900 – MÖ 300 arasında modern Peru’daki Chavin adı verilen bölgedeki arkeolojik buluntulara dayanan bu uygarlık hakkında çok bilgi bulunmamaktadır.

Çipça                

Çipça (Chibcha) uygarlığı Kolombiya’da hüküm süren en kalabalık, en çok araziye yayılan ve sosyo-ekonomik olarak en gelişkin uygarlıktır. MS 3. yüzyılda Çipçalar hakimiyetlerini And Dağlarının kuzeyine kadar genişletmiş ve bugünkü Panama’nın bir kısmını ele geçirmişlerdi. Hakim olunan bölge Kolombiya’nın doğal zenginlikleri en çok olan ve en verimli toprakların bulunduğu yerlerdi. Çipçalar, Mayalar ve İnkalar arasındaki bölgedeki en kalabalık topluluktu. En göze çarpan yerleşik hayat biçimlerini kuran bu kültür aynı Çipça dilini konuşan çok sayıda farklı kabileye ayrılmış durumdaydı; Muiscalar, Guaneler, Lacheler, Cofanlar ve Chitarerolar.

Moçe ile Çimu   

Mocheler MS 500 yıllarına doğru Peru’nun kuzey bögesinde yaşadılar. Bu uygarlığa ait bilinenler son zamanlarda ortaya çıkartılan mezarlar aracılığıyla olmaktadır. El sanatlarında ustalaşan Mocheler teknolojik olarak ileri seviyedeydi ve oldukça uzak bir bölgede bulunan Mayalarla bile ticari ilişkiler içindeydiler. Moche kültürüne dair bilinenlerin çoğu ürettikleri çömlekler üzerinde günlük hayatlarının resmedilmesinden öğrenilmektedir. Lima’daki Larco Müzesinde sergilenen bu eserler aracılığıyla Mochelerin din alanındaki pratikleri de öğrenilmektedir.

29 Temmuz 2020

Van Gölü

Van Gölü 


Sularını çevre denizlere gönderemeyen Van Gölü Kapalı Havzası, 16096 km2 'lik alanıyla İç Anadolu Kapalı Havzası'ndan sonra Türkiye'nin 2. büyük içe akışlı havzasıdır. Bu sahanın 12500 km2,sini, sularını topladığı akarsuların kabul havzaları oluştururken, 3790 km2,sini de bizzat gölün kendisi işgal eder. Alansal genişlik bakamından Türkiye'nin en büyüğü olan Van Gölü, dünyadaki kapalı göller içerisinde 13. sırada yer alır. Buna karşılık derinliğinin fazla olması yüzünden 607 km3'lük toplam su hacmiyle Hazar Denizi, Aral ve Issık Kul Göllerinden sonra kapalı göller içinde 4. sırada gelir. Sularının tuz içeriğinde sodanın görece fazla olmasından hareketle sodalı olarak değerlendirilen Van Gölü, aynı zamanda dünyanın en büyük sodalı gölüdür.
Gölün, güneybatıdaki Tatvan koyu ile kuzeydoğudaki Bend-i Mahi Irmağı ağzı arasındaki uzunluğu 128 km, Gevaş kıyıları ile Arin Gölü yakınındaki kuzey kıyılan arasındaki genişliği 54 km. , Tatvan ve Van iskeleleri arasındaki doğu-batı uzunluğu ise 89 km. dir. Göl yüzeyinin deniz seviyesinden yükseltisi, son seviye yükselmelerinden sonra 1650 m.ye yaklaşmaktadır. En derin yerinde derinliği 451 m.yi bulan gölün doğu ve kuzeydoğu kısımları nispeten sığdır. Çarpanak Adası ile Arin Gölü yakınındaki kuzey kıyı arasına çekilecek bir hattın kuzeydoğusunda kalan Erciş körfezi ile yine Çarpanak Adası ile Edremit Sırtının batı ucu arasındaki Van Koyu'nda derinlikler 100 m.nin altında iken bu sahalardan batı ve güneybatıya doğru gidildikçe derinlikler artar. Nihayet Adilcevaz ve Ahlat açıklan ile Reşadiye ve Deveboynu Yarımadası arasında kabaca dairesel bir şekil arz eden ve Tatvan Baseni olarak adlandırılan alanda derinlikler 400 m.'nin üzerine çıkar. Maksimum derinlik, bu basenin kuzey kenarında, Adilcevaz'ın 18 km. kadar güneybatısındaki bir sahada 451 rn. olarak ölçülmüştür.
Üçüncü jeolojik zaman sonu ve dördüncü zaman başına doğru aşındırılarak bir yontuk düz (pe¬noplan) haline getirilen Van Gölü çevresi, deniz seviyesine yakın bir yükseltide bulunuyor ve yer yer dışa akışı olan tatlı su gölleri tarafından işgal ediliyordu. Fakat dördüncü zamanın ilk devresi (Pleistosen) esnasında meydana gelen epirojenik hareketler sonucuna bölge bütünüyle yükselirken Van Gölü'nün bulunduğu saha çökerek (gerçekte daha az yükselerek) bugünkü Muş ovasıyla birlikte doğu-batı uzanışlı uzun bir depresyon oluşturrnuşlardır. Tabanı sularla kaplı bir göl durumunda olan bu depresyon, zamanla Murat Nehri tarafından açılarak boşaltılmıştır. Daha sonra Nemrut Volkanı'nın püskürmeleri sonucunda oluşan Rahla lav seddi ile birleşik Van-Muş Depresyonu birbirinden ayılmış ve bu volkanik seddin gerisinde suların birikmesiyle Van Gölü oluşmuştur. Ancak başlangıçta Van Gölü'nün suları Bitlis Çayı vasıtasıyla Dicle'ye akarken, Nemrud'un devam eden püskürmeleriyle oluşan lavların Bitlis Vadisini doldurmasıyla bu akış sona ermiş ve Van Gölü kapalı havzaya dönüşmüştür.
Oluşumundan sonra Van Gölü, buzul devirleri sırasında soğuk ve nemli iklim koşulları altında önemli seviye ve hacim değişikliklerine uğramıştır. Halen göl çevresinde bugünkü seviyenin(1650 m.ye yakın) üzerinde 12, 30, 55 ve 70 rn. yükseltilerde 4 farklı göl sekisi (taraçası) mevcuttur. Göl seviyesinin bugünküne göre yüksek olduğu devrede göl içerisinde istiflenmiş erezyon mateıyalinden başka bir şey olmayan göl sekilerinin en yüksekte yer alanı 1720 m.'de bulunmakta ve yaşı 18 bin yıl olarak saptanmaktadır. Buna göre gölün en yüksek olduğu devredeki seviyesinin 1720 m.'ye kadar yükselmiş olduğu anlaşılmaktadır. Diger taraftan ne bu seviye değişmeleri, ne de Dicle'nin kollarının şiddetli geriye aşındırması, jeolojik geçmişteki en uygun iklim şartları altında bile bir orografik endoreizm (morfolojik yapıya bağlı kapalılık) sahası olan bu havzayı dış drenaja bağlayamamıştır. Daha sonra göl seviyesi buzul devrinin son bulmasıyla kademeli olarak alçalmış ve günümüzdeki seviyesine erişmiştir. Ancak Van Gölü'nün tarihi devirler içerisinde devamlı bir yükselme eğilimi içerisinde olduğu anlaşılmaktadır.
Tabanını Türkiye-İran sınırının oluşturduğu bir dik üçgeni andıran havzasının batı köşesine yerleşmiş olduğu için Van Gölü 'nün batı, kuzeybatı ve özellikle güneyinde, büyük akarsular oluşamamıştır. Buna karşılık gölü besleyen ılıca (Zilan). Deliçay , Bend-i Mahi, Karasu ve Güzelsu (Hoşab) gibi nispeten büyük akarsular hep doğu bölümünden kaynaklanırlar. Bu akarsular içerisinde en fazla su taşıyanı, yıllık toplam 328 milyon m3'lük akımıyla Bend-i Ma¬hi çayıdır. Bunu, yakın değerleriyle Ilıca çayı izler. Diğer üç akarsu ise 150 milyon m3 civarında su taşırlar. Akarsuların akımları, yağışların kar şeklinde düşmesi ve sıcaklıkların sıfırın altında seyretmesi nedeniyle eriyerek göle ulaşamamaları yüzünden kış boyunca düşüktür. İlkbaharla birlikte artan yağışlar ve kar erimeleri nedeniyle akarsuların akımları yükselir ve Nisan-Mayıs aylarında en yüksek değerine ulaşır. Akımlardaki yükseklik, gittikçe azalmakla birlikte Temmuz ayına kadar devam eder. Yaz sonu ve sonbahar ayları boyunca bir yandan yağışların iyice azalması, diğer taraftan kar erimelerinin de tamamlanması nedeniyle akımlar düşük kalır ve bu durum kış ayları boyunca da devam eder.
Kendisini besleyen tüm bu akarsulara karşın bir gidegene sahip olmayan Van Gölü!nün su bilançosunun gelirlerini, bizzat göl yüzeyine düşen yağışlarla, su toplama havzasına düşen yagışlar sonucu oluşan akarsu boşalımı ve göl yüzeyi altından göle karışan kaynaklar oluşturur. Giderlerini ise göl yüzeyinden olan buharlaşma teşkil eder. Böylece gölün bilançosunu oluşturan iklimsel belirleyicilerin hiçbir zaman durağan olmaması yüzünden sürekli değişiklik göstermektedir.
Zamansal boyut dikkate alındığında Van Gölü'nde üç tür seviye değişmesinin olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunlar; mevsimsel seviye değişmeleri, yıllar arasında görülen seviye değişmeleri ve uzun yıllık seviye değişmeleri olarak belirtilebilir. Mevsimsel seviye değişmeleri, bütünüyle yağış ve sıcaklığın yıl içerisindeki gidişinin kontrolünde gelişmektedir. Kış ayları boyunca yağışların büyük ölçüde kar şeklinde düşmesi ve hemen akışa geçerek göle ulaşamaması nedeniyle göl seviyesi fazla değişmez. Bahar ayları ve yaz başları da, bir yandan yıllık yağışların büyük bir kısmının bu aylarda düşmesi, diğer taraftan artan sıcaklıkla birlikte kar erimelerinin de buna katılmasıyla göl seviyesi hızla yükselmekte ve haziran ayı ortalarında yıllık en yüksek seviyeye erişilmektedir. Yaz ayları boy'unca yağışların iyice azalması, diğer yandan artan sıcaklıkla birlikte buharlaşmanın da şiddetlenmesi, göl seviyesinin bütün yaz ve sonbahar aylarında savaş fakat sürekli olarak düşmesine yol açmaktadır. Böylece yılın en düşük seviyesi ekim-kasım ay'larında görülmektedir. Mevsimsel seviye değişmelerinin genişliği, uzun yıllık ortalamalara göre yılda 50 cm. kadardır. Yani göl seviyesi kış aylarından yaz başına kadar 50 cm. yükselmekte, yaz başından sonbahar sonuna kadar da yine 50 cm. düşmektedir.
Yıllar arasında görülen seviye değişmeleri ise, diğer bazı önemsiz etkenler yanında buharlaşma ve özellikle yağışların kontrolündedir. Yağışlar ile seviye değişmeleri arasında tam bir paralellik gözlenmiştir. Göl seviyesi 3-5 yıllık periyotlar boyunca bazan yükselmiş, bazan değişmemiş veya çok hafif de olsa alçalmıştır. Örneğin 1955-59 yılları arasında yükselmiş, 1960-66 )yılları arasında alçalmış, 1967 yılından 1974 yılına kadar yeniden yükselmiş, 1975'ten 1986 yılına kadar ise yeniden düşmüştür. 1987 yılından itibaren tekrar yükselmeye başlayan göl seviyesi, 1990-91 yıllarında hafif bir düşme egilimi göstermişse de yükselme 1995 yılına kadar sürmüştür.
Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere göl seviyesi 3-5 yıllık periyotlar halinde zaman zaman yükselip alçalmakta ancak. uzun yıllar dikkate alındığında yavaş fakat sürekli yükselmektedir. Zira bir düşük periyod daha önceki düşük periyodun üzerinde gerçekleşmekte veya bir yüksek dönem daha önceki yüksek dönemden daha yüksek olmaktadır. Böylece gerek 1943 yılından beri yapılmakta olan günlük seviye ölçümlerinden, gerekse jeomorfolojik ve tarihi bulgulardan hareketle gölün, bazı yıllar alçalıp diğer bazı yıllarda yükselmekle birlikte, uzun vadede sürekli olarak yükseldiği ortaya çıkmaktadır.
Örnegin Çarpanak Adası, 1900.1ü yılların başında şimdiki gibi bir ada olmayıp, Çarpanak Yarımadasının bir parçası iken, zamanla göl seviyesinin yükselmesi sonucu, yarımadanın alçak olan orta bölümü sular altında kalmış ve yüksek olan uç kısmı ada halini almıştır. Eski Erciş'in bulunduğu kısım 1943 yılında meydana gelen bir yükselmeyle sular altında kalmış ve şehir şimdiki yerine taşınmıştır. Aynı şekilde Tatvan'ın çarşısının bulunduğu Kumpalas mahallesi 1968-69 yükselmesinde sular altında kalmıştır. Sonuç olarak uzun vadede göl seviyesi, bir yandan göle dökülen akarsuların taşıdığı erozyon materyali, diğer taraftan kıyıların büyük bir kısmını teşkil eden aşınmaya karşı dirençsiz eski göl depolarının dalga erezyonuyla aşındırılarak gölü doldurması sonucu sürekli olarak yükselmektedir. Başka bir deyişle göl, tedricen sürekli siltasyona uğrayarak dolmakta ve seviyesi yükselmektedir. Bunun hızı ise uzun yıllık ortalamalara göre yılda 4-5 cm. kadardır.
Van Gölünün bir gideğeni bulunmadığından sular ancak buharlaşma yoluyla kaybedilmekte ve bu olay da tuz birikmesine sebep olmaktadır. Zira kapalı bir gölde tuzluluk oranı zamanla orantılı olarak artmaktadır. Tuzlulugu %21. 6 olan Van Gölü 'nün suyunda en fazla bulunan tuzlar sırsıyla: N aCl (%38.2) , Na2CO3 (%25.4) , Na2S04 (% ı 6.1 ) , NaH¬co3 (%14.0), KCL (%4.5), MgCO3(%1.5), CaCO3 (%0.008) , LiC1(%0.04) , SrCO3 (%0.005) , Ca3 (PO4)2 (%0.003) dür .Görüldüğü gibi suyun bileşiminde sodyum klorür oranı en fazla olmakla birlikte sodyum karbonat oranı da yüksektir. Van Gölü suyunda çözülmüş karbonat türleri, deniz suyuna oranla 100 kat daha fazla bulunur. Bunun başlıca nedeni dışa akışı olmaması yanında özellikle volkanik CO2 aktivitesidir. Bünyesinde başlıca anyon olarak bikarbonat bulunan çok sayıda kaynağın varlığı, Van Gölü ve çevresinin volkanizmadan sonra da hidrotermal olarak aktif olduğunu gösterir. Van gölünü besleyen birçok akarsu kaynağını volkanik araziden almakta veya volkanik araziden geçmektedir. Göle dökülen bü¬tün akarsularda en önemli katyon sodyumdur. Bu sodyum katyonu bikarbonatla dengelenerek Van Gölü 'nü sodalı bir göl durumuna getirmiştir .
Termik özellikleri yönünden Van Gölü ılıman bölge gölleri gurubuna dahildir. Yazın 25 m. derinliğe kadar sular ısınır ve sıcaklık 20c'i biraz geçer. 25 c derinlikten itibaren 5°'nin altına düşer. 50 rn. derinlikten göl tabanına kadar sıcaklık 4 o civarındadır ve yaz kış sabit kalır. Kışın yüzey sularının sıcaklığı 0° , nin altına düşer. Hatta bazı yıllar sığ kesimler donar. Böylece bu mevsimde dikey yönde bir sıcaklık terselmesi oldugu anlaşılmaktadır.
Van Gölü suyunun sodalı oluşu organik hayatı büyük ölçüde sınırlandırmıştır. Sodalı suya kısmen uyum sağlamış olan inci kefali (Albumus Tarikhi) balığı bir tarafa bırakılacak olursa Van Gölü'nde diğer balık türleri yaşamaz. İçme ve sulama suyu olarak kullanıma uygun olmayan Van Gölü, ulaşım, su sporları, rekreasyon ve turistik yönden büyük bir po¬tansiyele sahip bulunmasına ragmen, bu potansiyel bugün çok düşük bir düzeyde değerlendirilebilmektedir.

Anadolu'ya Adanmış Bir Hayat

Anadolu arkeolojisine önemli katkılar sağlayan Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü (BIAA) eski müdürü, arkeolog David French, geçtiğimiz Mart ayında hayatını kaybetti. Klasik filoloji ve edebiyat eğitimini, arkeoloji tecrübesi ve engin Türkiye bilgisiyle harmanlayan French, Anadolu’yu birçok bilimciye göre çok daha iyi anlayan ve yorumlayan biriydi.


Türkiye’ye ilk kez 1956 yılında gelen French, önce Ankara yakınlarında Gordion, ardından Burdur’da Hacılar kazılarına katıldı. Özellikle tarihöncesi yerleşimlerin keşfi ve onların tanıtımına yönelik çalışmalarıyla adını duyurdu. İlk Tunç Çağı’nda Ege Bölgesi ile Anadolu Arasındaki Bağlantılar başlıklı teziyle 1968 yılında doktor unvanını alan David French, İngiltere ve Amerika’da süreçsel arkeoloji kapsamında geliştirilen modern veri toplama, dokümantasyon ve analiz tekniklerinin Türkiye’de tanınmasını sağladı. Balıkesir, Manisa, İznik, Konya ve Karaman’da gerçekleştirdiği araştırmalar, şimdiye kadar Türkiye’de yapılan en eski sistematik yüzey araştırmaları arasında yer aldı.

Dünyada arkeolojinin yalnızca kazılan yerleşimlerden elde edilen verilerin analizi olduğunun düşünüldüğü bir dönemde David French, arkeolojik topografya ve peyzaj değişiklikleriyle insan toplulukları ve doğal çevre arasındaki ilişkilere büyük ilgi duydu. Çumra ve Karaman ovalarında gerçekleştirdiği jeoarkeolojik incelemeler, Türkiye’deki peyzaj arkeolojisinin en erken uygulamaları arasında yerini aldı; Can Hasan Neolitik ve Kalkolitik Dönem kazılarıyla tarihöncesi Anadolu çalışmalarına oldukça önemli katkılar sağladı. Bu kazılar Çatalhöyük’teki çalışmaları tamamlayıcı ve bazı açılardan da düzeltici nitelikteydi. French, buluntular üzerinde çalışmak yerine buluntuların bulunduğu ortamın ve arkeolojik süreçlerin yeniden inşasına yönelerek arazi çalışmalarında bir devrim yarattı; ayrıca Can Hasan kazıları Türkiye’de tabaklanma metodunu tam olarak benimseyen ilk kazı çalışmalarından biri oldu.

Sebastian Payne’nin yardımlarıyla ilk defa uygulanmaya başlanan kuru elek yöntemiyle gözden kaçacak küçüklükteki hayvan kemikleri ve bitki kalıntılarının ilk defa sistematik bir şekilde kayıtlara geçirilmesini sağladı. Keban Barajı kurtarma projesi kapsamında su altında kalacak Aşvan’da arkeolojik kalıntıların karşılaştırılabilmesini sağlayacak bir model geliştirmek için modern yerleşimin ve çevresinin mimarisini, yerleşim planını, tarım ve hayvancılık uğraşılarını detaylarıyla inceleyecek uzman bir ekip oluşturdu. Proje kapsamında büyük miktarda tahıl, ekili bitki ve tarıma alınmamış türler toplandı ve Anadolu’daki bir yerleşimde ilk defa karbonlaşmış tahıl tanelerini toplamak için flotasyon denilen suda yüzdürme yöntemi kullanıldı. 1970’li yıllarla birlikte hayatının geri kalanını dolduracak Küçük Asya Roma Yolları Projesi’ne başladı. David French bu çalışmaya başladığında 450 miltaşı bilinirken 2016 yılına gelindiğinde sayıları 1.200’den fazlaydı.

French’in becerileri ve arkeolojiye kazandırdığı yeni kazı yöntemleri pek çok genç arkeoloğa örnek oldu. David French, tüm köyleri ve kasabalarıyla Türkiye’ye ve halkına derin bir sevgiyle bağlıydı. İyi bir dilbilimci olarak modern Yunancayı ve modern Türkçeyi yüksek lisans öğrencisiyken öğrenmiş ve hayatının uzun bir bölümünü geçirdiği Türkiye’yi hiçbir zaman ikinci evi olarak görmemişti, Türkiye onun hep gerçek eviydi. Tüm bu çalışmalarını modern Türkiye’nin hızlı gelişimine paralel olarak kaybolan pek çok kültür mirası henüz yok olmadan gerçekleştirdiği için de çok şanslıydı.

Yazı: Stephen Mtichell / Michelle Massa

Fotoğraf: İngiliz Arkeoloji Enstitüsü Arşivi


Dünyanın En Değerli 10 Otomobil Markası

   Günümüz otomotiv firmaları ortaya çıkardıkları sıra dışı tasarımları gerekse şaşalı sloganları ile üst düzey bir savaşın içindeler! Sizin için dünyanın en değerli 10 otomobil markasını düzenledik. İşte o otomobil markaları...

1- Toyota
34.9 Milyar Dolar
   “Kalite Devrimi” diyerek yoluna devam eden Toyota 2015 yılında en çok satan otomobil üreticisi oldu. 1937 yılında kurulan Japon araba üreticisi Toyota, 2012 yılında ise, dünyanın en büyük 12’inci otomotiv markasıydı. Yılda 10 milyonun üzerinde aracı piyasaya sürerek bu büyük başarılara imza atan bu büyük Japon firması, 34.9 milyar dolarlık değeriyle dünyanın en değerli otomobil markası oluyor.



2- BMW
28.96 Milyar Dolar
Yolumuza Alman firmalardan bir diğeri olan BMW ile devam ediyoruz. Listemizde zirveye ortak olan BMW firması i8 Spyder Concept gibi günümüz teknolojisinin ilerisinde modellere imza atarak, 100 yıllık tarihini onurlandırmayı başarıyor. Otomobil, motosiklet ve motor üretimi odaklı, Münih merkezli BMW şirketi, Mini Cooper araçlarının ve ortak şirketi Rolls-Royce modellerinin bazılarına da imzasını atıyor. 2012 yılında 117 binin üzerinde motosiklet, 1 milyonun üzerinde de otomobil üretmeyi başaran BMW, 28.96 milyar dolarlık değeriyle Almanya’nın ve dünyanın “Büyük Üçlüsü” arasında yer alıyor.
3- Volkswagen
27.06 Milyar Dolar
Dünyanın dört bir yanına adını duyurmayı başarmış bir başka Alman otomotiv firması, Volkswagen, yılda 8 milyonun üzerinde oluşturduğu otomobiller ile dünyanın en zengin 3’üncü araba üreticisi olarak kabul görüyor. Wolfsburg’da, 1937 yılında kurulan Volkswagen hakkındaki ilginç bilgilere buradan ulaşabilirsiniz. Jetta, Golf, Passat ve Bora gibi etkileyici modellerle dünyanın en büyükleri arasında yer alan Volkswagen, ayrıca 27.06 milyar dolarlık değeriyle de dünyanın en değerli otomotiv firmalarından bir tanesidir

4- Mercedes-Benz
24.17 Milyar Dolar
Sıra geldi dünyanın en değerli dördüncü otomobil markasına. Büyük küçük hemen hemen herkes tarafından bilinen bir otomotiv devi olan Mercedes-Benz, 24.17 milyar dolarlık değeriyle listemizde ilk sıralarda yer alıyor. 1926 yılında Almanya’nın Stuttgart kentinin önemli bir araba üreticisi olarak, Daimler-Benz adıyla otomobiller, otobüsler ve kamyonlar üreten Mercedes, dünyanın en büyük on üçüncü otomobil üreticisidir. Mercedes, “En İyisi ya da Hiçbiri” veya “Bundan İyisini Ancak Tanrı Yapar” gibi iddialı sloganlarla birbirinden etkileyici arabalar inşa etmeye devam ediyor.

5- Honda
22.15 Milyar Dolar
Listemizde beşinci sırasında 22.15 milyar dolarlık değeriyle başka bir Japon devi Honda yer alıyor. “The Power of Dreams” yani “Hayallerin Gücü” diyerek etkileyici otomobiller, motosikletler ve güç ekipmanları meydana getiren Honda, 1948 yılında dünyanın en değerli araba markalarından biri haline gelirken, 1959 yılında ise dünyanın en büyük motosiklet üreticilerinden biri oldu. Ayrıca her yıl 14 milyonun üzerinde içten yanmalı motorlar üreten bu Japon devi, 0-100 performansıyla hayrete düşüren lüks arabalar arasında bulunan Acura modelleriyle de sektörde bomba etkisi yaratmayı başardı.

6- NİSSAN
21.19 Milyar Dolar
Japonya, Yokohama’da öncü otomotiv şirketlerinden biri olarak faaliyetlerini sürdüren Nissan, 1999 yılında Fransız devi Renault ile ortaklık anlaşması imzaladı. 80 yıldır otomotiv sektörünün içerisinde olan “Heyecanlandıran Yenilik” sloganını kullanarak 2016 yılının en çok arzulanan otomobilleri arasında bulunan Nissan Maxima gibi bir güzelliği bizlerle buluşturdu. Dünya çapında inşa etmiş olduğu böylesi üst düzey modellerle 21.19 milyar dolarlık değere sahip olan Nissan, dünyanın en değerli altıncı araba markası olarak listemizde yerini alıyor.

7-FORD
20.24 Milyar Dolar
Bundan tam 113 yıl önce, 16 Haziran 1903 tarihinde Henry Ford tarafından Amerika’da kurulan Ford Motor Şirketi, kendi adı ve Lincoln markasının adı altında etkileyici otomobilleri biz araba severlerle buluşturmayı başardı. Ayrıca Brezilyalı SUV araç üreticisi Troller ve Avustralyalı performans araçları üreten FPV markalarının da sahibi olan Ford, Mazda’nın %2.1’lik, Aston Martin’in ise %8’lik hissesine sahip. Bu dünyaca ünlü otomotiv firması yaptığı başarılı yatırımlar ve “Farkı Hisset” sloganı altında ürettiği üst düzey otomobiller ile 20.24 milyar dolarlık bir servete ulaşmayı başarıyor

8- HYUNDAİ
18.83 Milyar
Güney Kore’nin çok uluslu bir otomotiv şirketi olan Hyundai, Samsung ile birlikte ülkenin ekonomisine en çok katkı yapan markalardan bir tanesidir. Dünyanın en büyün dördüncü araba markası olan Hyundai, “Yeni Yaklaşımlar. Yeni Olanaklar” sloganı altında, merakla beklenen 2017 model otomobiller arasında yer alan Genesis G90 gibi üst düzey modellere imzasını attı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, 1947 yılında bir mühendislik firması olarak kurulan Hyundai, kuruluşundan 20 yıl sonra otomotiv odaklı bir üretici olmayı başardı. Şimdilerde, Kia Motors firmasının da %32.8’lik hissesine sahip olan bu otomotiv devi geçtiğimiz yıl 4.721.156 otomobil üretti ve değeri ise 18.83 milyar dolar.

9- PORSCHE
11.37 Milyar
Yalnızca 25 adet üretilen Porsche 911 Carrera GTS gibi efsanevi modellere imza atarak, “Porsche, Onun Yeri Doldurulamaz” sloganını bizlere yaşatmayı başaran bu Alman devi, yüksek performanslı, spor, süper, hiper, SUV ve sedan otomobillerle aklımızı başımızdan almayı başarıyor. Stuttgart merkezli bu ünlü marka, bir başka Alman devi olan Volkswagen tarafından satın alındı. 1931 yılında kurulan bu otomotiv firması 1960’lı yıllardan tanınmaya başladı ve daha sonrasında ise dünyanın en ünlü araba üreticilerinden biri haline geldi. Şimdi ise 11.37 milyar dolarlık değeriyle, dünyanın en değerli otomotiv firmalarından biri olarak karşımıza geliyor.

10- RENAULT
9.01 Milyar Dolar
“Değişimi Yönet” sloganıyla etkileyici modellere imza atan Fransız otomobil üreticisi Renault, 1899 yılından beri Avrupa’nın en büyük otomotiv markalarından biri haline geldi. Her türden motorlu araca imza atan bu güçlü marka Nissan ile bir ortaklığa imza attı ve bu Japon otomotiv firmasının %43.4’lük hissesini satın aldı. 2011 yılı tam anlamıyla Renault firmasının yılıydı. Volkswagen ve PSA’nın ardından Avrupa’nın en büyüklerinen biri olmuştu. Takvim yaprakları 2013 yılını gösterdiğinde dünya çapında 2.6 milyon aracını müşterileriyle buluşturan Renault’un değeri tamı tamına 9.01 milyar dolar.

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!