Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


Medya-Haber-Olay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Medya-Haber-Olay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2022

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 10 Haziran 1946'da Sedat Simavi, Sadun Galip Savcı, Cihat Baban, Hayri Alpar ve Sait Kesler tarafından kurulmuş olan bir cemiyettir.

Sedat Simavi, cemiyetin ilk seçilmiş başkanıdır. Onu Cevat Fehmi Başkut, Burhan Felek, Nezih Demirkent, Necmi Tanyolaç ve Nail Güreli izlemiştir.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin amacı gazete, dergi, radyo ve televizyon gibi yazılı, işitsel, görsel ve elektronik iletişim alanlarını kapsayan gazetecilik mesleğini; mesleğin geleneklerini, ahlak ilkelerini korumak; herkesin bilgi edinme, gerçekleri öğrenme hakkının bir aracı olan iletişim ve düşünce özgürlüğünü sağlamak, gazetecileri meslekleri içinde maddi ve manevi yönleriyle ilerletmek ve yüceltmek şeklinde özetlenebilir.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin iki tür üyesi vardır: sayısı 6’yı bulan Onursal Üyeler ve sayısı 3.800’ü geçen Asıl Üyeler.

Yazılı veya görsel basında 212 sayılı yasayla değişen 5953 sayılı yasa hükümlerine göre sözleşmeli çalışmak ve en az iki yıl meslek kıdemi bulunmak veya Sarı Basın Kartı taşımak asıl üye olabilmenin ön koşuludur.

Yönetimler üç yılda bir yapılan genel kurulda gizli oylama sonucu en çok oy alan üyelerden oluşur. Yönetim kurulu 11 kişidir.

İstanbul, Cağaloğlu'ndaki ana bina Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin kendi mülküdür. İstanbul, Divanyolu'ndaki tarihi bina müze yapılmak üzere İstanbul Belediyesi'nden kiralanmıştır. 1988 yılında bu binada hizmete giren Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi, dünyadaki sayılı basın müzesinden biridir.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin etkinlikleri arasında kitap yayınları önemli bir yer tutmaktadır. Bugüne dek 57 adet kitap basımı yapılmıştır. Ayrıca cemiyet yürüttüğü bir kampanya ile İstanbul, Sefaköy’de 18 derslikli ve 308 öğrencili bir okul açtırtmıştır.

1998 Sertel Demokrasi Ödülü'ne layık görülmüştür.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi

TGC Başkanları

Kuruluşundan itibaren görev yapmış TGC Başkanları;

Sedat Simavi (1946-1949)

Burhan Felek (1949-1952)

Cevat Fehmi Başkut (1952-1959)

Burhan Felek (1959-1982)

Nezih Demirkent (1982-1992)

Necmi Tanyolaç (1992-1994)

Nail Güreli (1994-2001)

Orhan Erinç (2001-2013)

Turgay Olcayto (2013-)

TGC'nin verdiği ödüller

Sedat Simavi Ödülleri

Burhan Felek Ödülleri

Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülleri

TGC Basın Özgürlüğü Ödülleri

TGC Yerel Medya Ödülleri

10 Mayıs 2022

The Rolling Stones’un 60. Yıl Dönümü

 The Rolling Stones’un 60. Yıl Dönümü Kraliyet Posta Pullarıyla Taçlandırıldı

The Rolling Stones, British Royal Mail tarafından 60. yıl dönümlerinin anısına yeni bir dizi posta pulu ile onurlandırılacak. Pullarda grup fotoğrafları ve tur posterleri yer alacak.

Royal Mail Halkla İlişkiler ve Politika Direktörü David Gold bir basın açıklamasında (Forbes aracılığıyla) “Rock tarihinde çok az grup Rolling Stones kadar zengin ve geniş bir kariyer yapmayı başardı” dedi ve ekledi, “Çığır açan canlı performanslarla, modern müziğin en ikonik ve ilham verici albümlerinden bazılarını yarattılar.”

Toplamda sekiz pul içeren koleksiyon, grubun uzun kariyeri boyunca birkaç farklı mekânda performans fotoğraflarını içeriyor: 1969 Londra Hyde Park, 1995 Tokyo, 2017 Düsseldorf, Almanya ve en son 2019 East Rutherford, N.J. Ayrıca koleksiyon, ikisi grup fotoğrafı, ikisi de eski tur posterlerinden oluşan dört pul daha içeriyor.

Grup, The Beatles’ın 2007’de katılarak ilk sırada yer aldığı seride, Pink Floyd, Elton John, David Bowie, Queen ve Paul McCartney’in yer aldığı koleksiyona katılan en yeni topluluk oldu.







08 Mayıs 2022

Audrey Hepburn'un hayatı film oluyor

 Audrey Hepburn'un hayatı film oluyor: Başrolde Rooney Mara yer alacak

Oyuncu Rooney Mara, Audrey Hepburn'un hayatını anlatacak filmde Hepburn'u canlandıracak. Filmin yönetmen koltuğunda "Call Me By Your Name" filminin yönetmeni Luca Guadagnino oturacak.

- "Breakfast at Tiffany's", "Roman Holiday", "My Fair Lady", "Sabrina" ve "Charade" gibi filmlerde rol alan Audrey Hepburn'un hayatı film oluyor. Filmin başrolünde "The Girl With the Dragon Tattoo", "Carol", "A Ghost Story" gibi filmlerde rol alan Rooney Mara yer alacak. 

Beyazperde'nin aktardığına göre, senaryosunu Michael Mitnick'in yazacağı Apple Studios filminin yönetmen koltuğunda ise "Call Me By Your Name" ve "Suspiria" gibi filmleriyle tanınan İtalyan yönetmen Luca Guadagnino oturacak. Filmin konusu henüz açıklanmadığı için Hepburn'un hayatının hangi evresini ele alacağı bilinmiyor.

Audrey Hepburn'un oğlu Sean Hepburn Ferrer'den film projesiyle ilgili Fox News'a konuştuk. Projeden haberi olmadığını söyleyen Ferrer, annesini Ronney Mara'nın canlandıracak olmasından memnun olduğunu belirtti.

17 Ocak 2022

Amozon'da aşı yolculuğu: Babasını altı saat sırtında taşıdı

Brezilya'da bir Amazon yerlisinin babasını sırtında Covid aşısı yaptırmaya götürdüğü fotoğraf sosyal medyada büyük ilgi gördü.

Kaynak, Erik Jennings Si

Bir doktor tarafından geçen yıl çekilen ancak Instagram'da 1 Ocak'ta paylaşılan bu fotoğraf, aynı zamanda dünyanın ücra köşelerinde aşıya erişimin zorluğunu yansıtıyor.

Fotoğrafta 24 yaşındaki Tawy, 67 yaşındaki babası Wahu'yu aşıdan sonra eve götürürken görülüyor.

Tawy'nin aşı merkezine ulaşmak için babasını saatlerce sırtında taşıdığı belirtiliyor.

Brezilya makamlarının resmi verileri ülkede şimdiye kadar yerli topluluklardan 853 kişinin Covid-19'dan hayatını kaybettiğine işaret ediyor.

Ancak yerli hakları grupları bu sayının gerçekte çok daha fazla olduğunu söylüyor.

Apib adlı sivil toplum kuruluşunun araştırmasına göre sadece Mart 2020 ile Mart 2021 arasında yerli halktan bin kişi yaşamını yitirdi.

Tawy ve Wahu, yaklaşık 325 kişiden oluşan Zo'e topluluğuna mensup.

Topluluk, Para eyaletinde 1,2 milyon futbol sahası büyüklüğünde bir alana yayılan ücra köylerde yaşıyor.

Fotoğrafı çeken doktor Erik Jennings Simoes, Wahu'nun çok az gördüğünü ve idrar yollarındaki rahatsızlık nedeniyle yürüyemediğini söyledi.

Dr. Simoes BBC'ye Tawy'nin aşı kulübesine gelebilmek için babasını 5-6 saat sırtında taşıdığını belirterek fotoğrafın baba-oğul arasındaki sevgiyi yansıttığını ifade etti.


Kaynak, SESAI

Fotoğraf Ocak 2021'de, Brezilya'da aşılama programının başladığı günlerde çekildi.

Dr. Simoes, fotoğrafı yeni yılın başlangıcında dünyaya iyi bir mesaj göndermek için paylaştığını söyledi.

Brezilya, dünyada Covid-19 salgınından en ağır şekilde etkilenen ülkeler arasında yer alıyor. Ülkede şimdiye kadar Covid kaynaklı 621 bin ölüm kayıtlara geçti.

Baba eylülde öldü

Brezilya'da aşılama programı başlatıldığında Zo'e halkı öncelikli grup kategorisine alınmıştı.

Ancak aşılama ekibi Zo'e topluluğunun çok geniş bir alana yayılması nedeniyle tüm köylere gidemedi. Doktorlara göre her köye ulaşılması haftalar alacağı için ormanda bir kulübe kuruldu ve köylere telsizlerle haber verildi.

Tawy'nin babası Wahu'nun geçen eylülde henüz bilinmeyen bir nedenle hayatını kaybettiği belirtiliyor. Üçüncü doz aşısını yaptıran Tawy, ailesiyle yaşıyor.

  • Vinícius Lemos
  • BBC Brezilya Servisimões

02 Aralık 2021

Dyatlov Geçidi Vakası

Dyatlov Geçidi vakası veya Dyatlov Geçidi kazası, 9 kayakçının Ural Dağları'nda tahminen 2 Şubat 1959 gecesinde gizemli ölümlerini belirtmek için kullanılır. Olay, Holat Syahl (Rusça: Холат-Сяхыл) dağının doğusunda bulunan ve bu olayın ardından grubun lideri olan İgor Alekseyeviç Dyatlov'un soyadını alan Dyatlov Geçidi'nde gerçekleşmiştir. Araştırmacılar, kayakçıların olay gecesi bilinmeyen bir nedenden dolayı çadırlarını yırtarak -30 °C sıcaklıkta ve ağır kar yağışında yalın ayak çadırı terk ettiğini saptamıştır. Bulunan cesetlerden ikisinin kafatasında; diğer iki tanesinin ise kaburgalarında kırıklar bulunmuştur.


Grup kuzey Ural dağlarının Otorten dağına bir gezi yapmayı düşünüyordu. İgor Dyatlov liderliğindeki grup, sekiz erkek ve iki kızdan oluşuyordu. Çoğu Ural Teknik Üniversitesi mezunuydu.


İgor Alekseyeviç Dyatlov (Игорь Алексеевич Дятлов), grup lideri, d. 13 Ocak 1936

Zinaida Alekseyevna Kolmogorova (Зинаида Алексеевна Колмогорова), d. 12 Ocak 1937

Lyudmila Aleksandrovna Dubinina (Людмила Александровна Дубинина), d. 12 Mayıs 1938

Aleksandr Sergeyeviç Kolevatov (Александр Сергеевич Колеватов), d. 16 Kasım 1934

Rüstem Vladimiroviç Slobodin (Рустем Владимирович Слободин), d. 11 Ocak 1936

Yuri (Georgiy) Alekseyeviç Krivonişenko (Юрий (Георгий) Алексеевич Кривонищенко), d. 7 Şubat 1935

Yuri Nikolayeviç Doroşenko (Юрий Николаевич Дорошенко), d. 29 Ocak 1938

Nicolai (Nikolay) Vladimiroviç Thibeaux-Brignolles (Tibo-Brinyol) (Николай Владимирович Тибо-Бриньоль), d. 5 Temmuz 1935

Semyon (Aleksandr) Aleksandroviç Zolotarev (Семен (Александр) Александрович Золотарёв), d. 2 Şubat 1921

Yuri Yefimoviç Yudin (Юрий Ефимович Юдин), d. 19 Temmuz 1937 ö. 27 Nisan 2013

Grup 25 Ocak'ta İvdel'e (Ивдель) trenle vardılar. Buradan Vijay'ye (Вижай) giden bir otobüsle devam ettiler. Grubun onuncu üyesi Yuri Yudin, ayağını burktuğu ve hastalandığı için Vijay'da yolculuğuna son verdi ve geri gönderildi. 27 Ocak grubun son görüldüğü tarih oldu. Gruba ait kameralar ve günlükler kampta bulundu. Grubun son olarak kamplarını kurduğu yer ise Yuri Yudin tarafından Dyatlov'un ormandan dolayı zirveyi kaybetme korkusu olarak nitelendirildi. Nitekim kar fırtınasından korunmak için ormana yapılabilirdi fakat kamp oldukça açık bir araziye kurulmuştu.

Igor Dyatlov
  

Arama çalışmaları ve cesetlerin bulunması

Gezi planı dahilinde grubun 12 Şubat'ta Vijay'a dönmesi ve spor kulübüne telgraf çekmesi gerekiyordu. Fakat Dyatlov, Yudin'e gecikme olabileceğini söylediği için bundan sonraki birkaç gün içinde grup için kimse endişelenmedi. İlerleyen günlerde gruptan haber alınamaması sonucu gönüllüler ile başlatılan arama çalışmalarına polisler ve ordu da helikopterlerle katıldı.

26 Şubat'ta kurtarma ekibi terk edilmiş ve parçalanarak kullanılamaz hale gelmiş çadırı buldu. Çadırı bulan Mihail Şaravin, çadırın parçalandığını ve karla kaplı olduğunu, fakat grubun eşyalarını ve ayakkabılarını burada bıraktığını belirtti. Araştırmacılar ise sonrasında çadır üzerinde yaptıkları araştırmalarda, çadırın içeriden yırtıldığını teyit ettiler. Dokuz kişiye ait olduğu belirtilen ve sadece çorap, bazen de çıplak ayak ve tek bir ayakkabı izleri ormanlık alana yöneliyordu. 500 metre sonra ise izler karla örtülüyordu. Ormanın girişindeki sedir ağacının altında yanarak kül olmuş odunlar ve Yuri Krivonişenko ve Yuri Doroşenko'nun cesetleri bulundu. İkisi de yalnızca iç çamaşırı ve çorap giyiyorlardı. Yakmaya çalıştıkları odunlar ise cesetlerinin bulunduğu sedir ağacının beş metre yukarısından kırılmıştı. Araştırmacılar bundan, ikilinin bir şeylere bakınmak (belki kamp veya grubun diğer üyeleri) için ağaca çıktığını çıkardı. Araştırmacılar sedir ağacı ile kamp arasında üç ceset daha buluyorlar. İgor Dyatlov, Zina Kolmogorova ve Rüstem Slobodin. Araştırmacılar birbirlerinden 150 metre uzaklıkta bulunan bu gençlerin kampa giderken öldüklerini düşünüyor. Cesetler ağaçtan sırasıyla 300, 480 ve 630 metre uzaklıkta bulunuyor.

Diğer dört gencin cesedine ulaşmak ise iki aydan fazla sürdü. 4 Mayıs'ta sedir ağacından 75 metre uzaklıkta bulunan cesetleri ise diğerlerinden daha iyi giyimliydi. Zolotaryov, Dubinina’nın kürklü montunu ve şapkasını, Dubinina ise ayağına Krivonişenko’nun yün pantolonunu giymişti.


Raporlama

Bulunan ilk beş cesedin Yuri Krivonişenko, Yuri Doroşenko, Igor Dyatlov, Zina Kolmogorova ve Rüstem Slobodin'in hipotermi sonucu öldüğü belirtildi. Slobodin'in kafatasında bir kırık buluyordu. Araştırmacılar bu kırığın onu bayıltacak ama öldürmeyecek bir hasara yol açtığını not düştüler. Slobodin'in muhtemelen nereden geldiği belirsiz darbeyi aldıktan sonra bayıldığı ve donarak öldüğü belirtiliyor. Sonraki dört ceset ise anlaşıldığı kadarıyla travmatik şekilde ölmüşlerdi. Thibeaux-Brignolles’ın kafatası kırılmıştı. Dubinina ve Zolotarev’in kaburga kemikleri kırıktı ve Dubinina’nın dili, gözleri ve dudağı yoktu. Dört cesedin giysileri (2 pantolon ve bir hırka) üzerinde yapılan araştırmada normalinden yüksek oranda radyasyona rastlandı.

Diğer bulgular

12 yaşındaki Yuri Kuntseviç, cesetlerin üzerinde kahverengi bronzlaşmış lekeler olduğunu söylüyor.

Grubun 50 kilometre uzağındaki diğer kayakçılar olay gecesinde kuzeyde garip turuncu küreler gördüklerini rapor ettiler. Bu tip raporlar 1959 yılında Ocak ayından Mart ayına kadar alındı. Fakat bunların sonra R-7 Semyorka roket testi olduğu teyit edildi.

Olay gecesi grubun çektiği son fotoğrafın garip turuncu küreleri gösterdiği iddia edilmektedir.

Olay yerinde garip bir metal parçası bulunduğu rapor ediliyor. Bu metal parçası arama ekibi tarafından fotoğraflanmıştır.

Araştırmacılar Yuri Krivonişenko ve Yuri Doroşenko'nun kamp ateşini kuru odunlar yerine sedir ağacından kırdıkları yaş dallarla yaktıkları tespit etmişlerdir. Bundan dolayı gençlerin olay gecesi görme yetilerini kaybettikleri düşünülmektedir.

Grubun son kamp yeri Baykonur Uzay Üssü'nden (R-7 roket testinin yapıldığı alan) Novaya Zemlya'nın (Sovyet Rusya'nın nükleer araştırmalar yaptığı yer) arasında kuruluydu.

Olay yerinde gruba ait ayak izlerinden başka yabancı ayak izi yok. Bu bulgu ise Mansi yerlileri veya başka yabancılar tarafından öldürüldükleri tezini çürütüyor.

Cesetlerin aldıkları darbelerle kırıkları olduğu görülüyor.

Rüstem Slobodin'in dudakları ve yüzünün sol yarısının şiş olduğu tespit edildi. Vücudunun değişik yerlerinde darp izleri görülüyor. Slobodin midesini kramp girmiş veya darbe almış gibi tutuyor. Cesedin bulunduğu pozisyona bakarak araştırmacılar Slobodin'in bir şeyle mücadele etmiş olabileceğini düşünüyorlar. Darp izleri, dudağının ve yüzünün sol yarısının şişik olması bu iddiayı doğrularken, çevrede yabancı ayak izi olmaması iddiayı çürütüyor.

Dere yatağında suyun içinde bulunan dört cesedin giysileri üzerinde mor renkte lekeler görülüyor. Araştırmacılar bunların minerallerden kaynaklandığını düşünüyor.

Grubun; İgor Dyatlov, Yuri Krivonişenko, Rüstem Slobodin, Semyon Zolotarev'a ait 4 kamerası olduğuna inanılıyor, fakat Dyatlov dışındaki diğer kameraların içinde ne olduğu bilinmiyor veya açıklanmıyor. Semyon Zolotarev olay gecesi çadırdan kaçarken kamerasını yanına alan tek kişi.

Yuri Krivonişenko'nun burnunun bir kısmı yok. (Otopsi resimlerinde görülebilir.)

İddiaya göre Yuri Doroşenko'nın gruptan ayrı özel bir günlüğü var ve grubun günlüğü ile birlikte çadırda bulundu. Günlükte felaketin tam nedeninin yazdığı söyleniyor.

Semyon Alexandroviç Zolotarev, grubun en yaşlı üyesi olup diğer ekip üyeleri öğrenci iken kendisi II. Dünya Savaşı sırasında Kızıl Ordu saflarında yer almış eski bir asker olup uzun yıllar zorlu şartlarda savaşmıştır.


Niye öldüler?

Öğrencilerin bedenlerinde garip yaralar bulunması nedeniyle kimse donarak öldüklerine inanmadı ve bu ölümlerin sorumlusunun kim olduğu sorgulanmaya başlandı. Ölümlerinden hemen sonra gözler bölgede yaşayan Mansi halkına çevrildi. Rusya'da yaşayan 45 yerli halktan biri olan Mansiler, yüzlerce yıl boyunca avlanarak, balık tutarak ve rengeyiği çobanlığı yaparak hayatta kalmıştı.Bölgedeki Mansilerin liderlerinden biriyle buluşmaya gidiyorum.40'larında çetin bir adam olan Valeri Anyamov, korucu olarak çalışıyor ve artık yıkılmaya yüz tutmuş çalışma kampı binalarına uzak sayılmayacak Uşma'da yaşıyor.Valeri'nin babası Nikolay kayıp öğrencileri arama çalışmasına yardım etmiş. Fakat kısa süre içinde kendi topluluklarının hedef haline gelmesine tanık olmuş."Sovyet savcıları biz Mansilerin onları öldürmüş olduğumuzu düşünmeye başladıktan sonra çevremizden çok sayıda kişi tutuklandı. Artık aramızda olmayan köylü bir kadın, gizli polisin kendilerine işkence ettiğini anlatıyordu. Doğru mudur bilmem ama haftalarca sorgulanmışlardı" diyor Valeri. Sovyet yetkililer, uğraşlarına rağmen delil bulamadı. Bunun üzerine bir kere daha helikopterlerine atlayıp Mansi köyüne gittiler: Bu sefer yardım istemek için. Valeri, "Bizimkiler sayesinde Mayıs ayında kalan dört kişiyi buldular" diyor. Bir Mansi avcısı, Lyudmila'nın kıyafetinden kopmuş bazı parçaları gördükten sonra ekip, izleri takip ederek cesetlerin yer aldığı koyağı bulmuştu.



Mansilerin olaydaki rolü hakkında hâlâ şüpheler var. 2015'te yayımlanan bir kitap, Mansi avcıların şaman ritüellerinde kullanılan sihirli mantarlardan yiyip halüsinatif etki altında olduklarını, öğrencilerin kutsal Mansi topraklarına girdiklerini görünce çıldırmışçasına saldırdıklarını iddia ediyor.

Valeri bu tür teorilerin gerçeği yansıtmadığını söylüyor:

"Halkımızdan biri suç işlemiş olsaydı hepimizi cezaevine atarlardı, çünkü o zamanlar daha zalimdi devlet. O günlerde insanlar dava veya soruşturma bile olmadan ölüm mangası tarafından infaz ediliyordu. "Uğursuz mekanlar veya negatif enerjili alanlar" ise ana akım medya tarafından uydurulmuştu. Valeri, benim edindiğim bilgilere küçük de bir düzeltme yapıyor: Ortorten Dağı, rehberimin ve pek çoklarının iddia ettiği gibi "oraya gitme" anlamına gelmiyormuş. Gerçek anlamı ise "Türbülanslı Rüzgarlara Sahip Dağ" imiş. Valeri bunun bir hatalı tercüme olduğunu veya trajedinin etrafındaki gizemi artırmak için birinin uydurduğunu düşünüyor.

Peki onun senaryosu ne?

Bunun teknolojik bir açıklaması olduğunu düşünüyor ve 80 yaşındaki annesi Sanka'yla konuşmamı tavsiye ediyor. Sanka o dönemden bugüne hayatta kalmış az sayıda köylüden biri. Şubat 1959'da bir akşam odun toplarken gökyüzünde sıra dışı bir şey gördüğünü hatırlıyor. "Ormandan geri dönerken karşımızdaki köyü görmeye başlamıştım" diyor ve ekliyor: "O sırada gökyüzünde parlak, yanan bir nesne ortaya çıktı. Önü daha geniş, arkası dar ve bir kuyruğu vardı. Uçarken üstünden kıvılcımlar düşüyordu." Belki bir kuyrukluyıldızdı, fakat Sanka bunu gören köydeki yaşlıların bunun kötü şans getireceğini söylediğini hatırlıyor. Peki o ışıklar insan yapımı mıydı? Mansilerle buluştuktan sonra Yekaterinburg'a uzun dönüş yolculuğuma başlıyorum. Öğrenciler üniversiteyi bu kentte okumuşlardı. Onların anılarını yaşatmayı hayatının görevi edinen Yuri Kuntseviç de kent merkezinden uzak olmayan bir yerde yaşıyor. İgor'un kardeşi Tatyana gibi o da olay yaşandığında 12 yaşındaymış. Fakat Tatyana'nın aksine öğrencilerin cenazesine katılmış. "Kentteki söylentiler öğrencilerin bir tür test veya deney yapılan bir bölgeye girmiş olduğu yönündeydi" diyor. Evi, Dyatlov grubu hakkında bir mini müzeye dönüştürülmüş. "Tabutlar açıktı, yüzlerini görebiliyordum. Tenleri garip bir renk almıştı, tuğla rengiydi" diyor ve ekliyor:


"Gazetelerde hiçbir şey yazmasa da herkes onlardan bahsediyordu. Bunun bir devlet sırrı olduğunu düşünüyorduk." Yuri büyüdükçe bu olaya merakı da artmış. Grubun lideri İgor Dyatlov'un soyadından yola çıkarak Dyatlov Tepesi denilen noktaya kadar aynı rotayı yürümüş. Sonrasında bunu, yer yıl yaptığı ve geçide dikilen granit anıta çiçek bıraktığı bir anma yolculuğuna dönüştürmüş. Evinin salonu öğrencilerin büyük yağlı boya portrelerinin olduğu bir türbeye benziyor. Raflarda bir zamanlar öğrencilerin sahip olduğu kalemler, kağıtlar, fotoğraflar ve harita, okul karnesi, pusula gibi kişisel eşyalar var. Yuri öğrencilerin bir askeri deneye kurban gittiğini ve olay yerinde öldüğünü düşünüyor. Hızla bir diyagram çiziyor ve bana öğrencilerin cesetlerinin helikopterlere yüklenerek bölgeye götürüldüğünü ve donarak ölmüş süsü verildiğini anlatıyor. Sovyet ordusu insanlık dışı eylemlerde bulunmuştu ama gerçekten bir yerde öldürdüğü insanları bir dağ tepesine atarlar mıydı? Sonuçta cesetlerden kurtulmanın daha kolay yolları var…Yuri'den tatmin edici bir yanıt veya bu teorisini destekleyecek bir kanıt alamadım. Fakat ortada bir devlet destekli kaybetme vakasının olduğunu düşünen tek kişi kendisi değil. Hatta Rusya'nın ilk devlet başkanı, Urallar Politeknik Enstitüsü'nde İgor Dyatlov'dan birkaç yıl önce ders almış Boris Yeltsin de bu vakayla ilgili garip bir şeyler olduğunu düşünüyordu. Yakınlardaki Tümen kentinde yaşayan Oleg Arkipov bugüne kadar Dyatlov Geçidi vakası hakkında üç kitap yazmış. Sherlock Holmes'un yazarı Arthur Conan Doyle'un sıkı bir hayranı. Oteldeki buluşmamıza, tıpkı Sherlock Holmes gibi avcı şapkası giyinerek geliyor.

1959'da soruşturmayı yürüten, dosyanın eski savcısı Lev İvanov ile arkadaş olduktan sonra ortaya ilginç belgeler çıkarmış. Oleg ilk savcının çok gayretli ve gizemi çözmek ister gibi gözüktüğünü söylüyor. O dönemde adli tıp uzmanlarına danıştığını ve yaraların "bir patlama dalgası" sonucu oluşmuş gibi gözüktüğünün söylendiğini aktarıyor.

Fakat İvanov'un bir anda dosyaya ilgisini kaybetmeye başladığını ve üstlerinden gelen baskıyla soruşturmayı kapattığını belirtiyor: "Reddetseydi Sibirya'daki İvdel bölgesine gönderilirdi. Fakat savcı olarak değil, tutuklu olarak, çalışma kampına... O günlerde Parti'ye karşı çıkmak kariyerinizin sonunu getirirdi. "Maalesef ülkemizin gerçekliği buydu."


Fakat bu vaka o kadar karmaşık ve birbiriyle çelişen öğelerle dolu ki Sovyet yetkilileri de olan biteni nasıl açıklayacaklarına karar verememişti. Oleg "Ölümleri açıklamanın en iyi yolunu düşündüler ve 'başa çıkılamayan bir doğa gücünü' sorumlu tutmaya karar verdiler. Tabii ki herkes bunun ne anlama gelebileceğine dair farklı düşüncelere sahip. Bir fırtına da olabilir, tornado da, başka bir şey de" diyor. Savcı İvanov, dosyanın kapanmasının ardından Kazakistan Cumhuriyeti'ne bağlı küçük bir kente gönderildi ve konuşma cesaretini yalnızca Sovyetler Birliği çöktükten sonra buldu. 1990'da İvanov bir gazeteye verdiği söyleşide otopsi sonuçlarının kendisini çok şaşırttığını ve bölgede o dönemde gökyüzünden inen ateş toplarına dair anlatımlar olduğunu aktardı. İvanov, kendisine bu bilgileri gizli olarak sınıflandırması ve olanları unutmasının söylendiğini belirtti. İvanov ayrıca hayatını kaybedenlerin ailelerinden, gerçeği sakladığı için özür diledi ve elinden geleni yapsa da o dönemde ülkede "çok yoğun ve baskın bir güç" bulunduğunu söyledi. İvanov'un ölümünün ardından Oleg, onun kişisel arşivine erişim izni aldı ve otopsiler hakkında bazı merak uyandırıcı detaylara ulaştı. Bunların arasında, bazı öğrencilerin kıyafetlerinde radyasyona rastlanması da vardı. Öğrencilerin cesetleri İvdel kentinde kurulan derme çatma morgda incelenmişti. Morgun etrafında polis yerine dönemin gizli servisi Devlet Güvenlik Komitesi'nin (KGB) görevlileri önlem almış, içeri kimsenin girmesine izin vermemişti. Oleg sıra dışı bir olaydan daha bahsediyor: Otopsilerden önce morga bir varil dolusu alkol götürülmüştü. Bunun, radyasyona karşı ilkel bir korunma yöntemi olduğunu düşünüyor: "O zamanlar küçük alkol dolu kavanozlarda organ parçaları depolanırdı bazen. Ama bu bir varil dolusu alkoldü ve adli tıp ekibine bütün çıplak bedenlerini alkolle yıkamaları için açık emirler verilmişti. O dönemde normalde böyle emirler verilmezdi."

Norveç'in 46 yıldır unutamadığı gizemli ölüm

Norveç'te 46 yıldır çözülemeyen gizemde büyük ilerleme

Peki bölgede yeni silahlar denenmiş ve bir radyasyon sızıntısı yaşanmışsa neden sadece bu dokuz öğrenci etkilendi de bütün bölgede radyasyon tespit edilmedi? Oleg bölgenin çok büyük olduğunu, ücra yerlerde radyasyonu fark edecek kimse olmayacağını belirtiyor. Ayrıca öğrencilerin öldüğü dönemde çok sayıda hayvan ve kuş da ölü bulunmuştu. Bölgede yaşayanların su kuyularından su içmeleri ansızın yasaklanmış, başka bölgelerden su getirilerek halkın su ihtiyacı karşılanmıştı. Mansi korucu Valeri, rengeyiği çobanlarının bölgeye girişinin de aynı dönemde yasaklandığını ve bölgede dört yıl boyunca avlanmaya izin verilmediğini belirtiyor. Oleg'in şüphesini artıran bir şey daha var: Otopsi raporlarında ilk beş cesedin iç organlarından parçaların kimyasal analize gönderildiği yazıyordu. Bu organların teslim edildiği ve buzdolabına konulduğunu gösteren bir belgeyi ortaya çıkardı. Fakat kimyasal analiz sonuçları çıkar çıkmaz laboratuvara gelen bazı insanlar organları ve belgeleri götürdü. Oleg "Sorunun gökten indiği ihtimalini reddetmiyorum" diyor ve ekliyor: "Yani bir patlama olmuştu. Belki de askeri bir roket. Peki bu gençler neden çadırlarını içerden kesecek kadar bir aceleyle dışarı çıkmaya çalıştılar? Belki de nefes alamadıklarındandı, olabilir mi?" Belki de zehirli roket yakıtından etkilenmişlerdi. Alçak uçuş yapan bir jetin veya ilginç, tornado benzeri bir rüzgarın öğrencileri korkutup yarı çıplak kaçışmalarına yol açtığına dair varsayımlar da var. Bazıları da şiddetli yaraların Yeti tarafından yapıldığına inanıyor. İnsandan daha uzun ve güçlü, goril benzeri bir yaratık olduğuna inanılan Yeti senaryosuna itibar edenlerin tek kanıtı da öğrencilerden birinin kamerasında bulanık bir şekilde görülen büyük bir insan figürü. Bugüne kadar aralarında uzaylıların kaçırması dahil 75 ayrı teori ortaya atıldı.

Belki de bu kadar çok spekülasyonun sonucunda, Şubat 2019'da Rusya Başsavcılığı dosyanın tekrardan açılacağını duyurdu. Merakım canlandı. Yetkililer bir şeyler saklamak isteseydi, 60 yıllık bir dosyayı açmazlardı diye düşündüm. Öte yandan yetkililer öğrencilere ne olduğuna çoktan karar vermiş gibi gözüküyor. Başsavcılık Sözcüsü Aleksandr Kurennoy yalnızca üç olası ölüm senaryosunun inceleneceğini, bunların tümünün sıra dışı hava olaylarıyla ilişkili olduğunu söyledi: "Cinayet senaryosunu ciddiye almıyoruz. Tek bir kanıt bile yok. Ya çığ ya sert bir kar kütlesinin düşmesi ya da bir fırtına olabilir." Holat Syahl'ı ziyaret etmiş biri olarak bir çığ senaryosunu hayal etmekte zorlanıyorum. Bölge çığa yol açacak kadar dik değil. Ayrıca öğrencilerin çadırları, kar katmanları altında bulunmadı. İgor Dyatlov'un kız kardeşi de savcılığın açıklamasını ikna edici bulmayanlardan: "Çadırları olduğu gibi dururken nasıl üstlerinden çığ geçmiş olabilir? Ya fırtınaya ne demeli? Evet bir fırtına yaşanmış olabilir ama fırtınada hayatta kalmak mümkündür.

"Üstlerine bir kar kütlesi düştüğü senaryosu ise bedenlerindeki yaraları açıklamıyor. Ve ayrıca bu sıra dışı hava olayları nedeniyle sorun yaşanan sıradan bir olaysa neden devletin en üst kesimlerine kadar herkes olaya dahil oldu? "Bütün bunlar orada sıra dışı bir şeylerin yaşandığını gösteriyor." Peki gerçekten de öyle mi? Belki de en basit olasılık görmezden geliniyor: Bazıları, Lyuda'nın dilinin ve gözlerinin olmamasını vahşi hayvanlara atfediyor. Zira cesetler neredeyse dört ay boyunca bulunamamıştı. Moskova'da Rusya'nın en fazla satan gazetesi Komsomolskaya Pravda'dan Natalya Varsegova ile buluşuyorum. Gazeteci eşi Nikolay ile birlikte yedi yıldır Dyatlov vakası üzerine yazıyorlar. O da ne hava olayları senaryosunu ne de silah testi teorisini inandırıcı buluyor. "Bu gençler bir deney nedeniyle ölseydi ordu sivillerin, öğrencilerin arkadaşlarının aramaya katılmasına asla izin vermezdi. "Birinin onları öldürüp cesetlerini dağa atması ihtimali pek gerçekçi gelmiyor. Öyle olsaydı, bu operasyona katılan askerlerden elbet biri sarhoşken veya ölmeden önce ailesinden birilerine bunu anlatırdı. "Artık kimsenin sır tutamadığı bir ülkede yaşıyoruz." Natalya dağda ölenlerin en yaşlısı olan, 38 yaşındaki Semyon Zolotaryov'un cesedinin mezardan çıkarılarak incelenmesi için lobi yapmış ve başarıya ulaşmıştı. Zolotaryov, komplo teorisyenlerinin CIA veya KGB ajanı olabileceğini düşündüğü biri. Natalya onun ardından daha fazla öğrencinin cesedinin incelenmesini istiyor:

"En azından kemiklerdeki yara izlerini inceleyebilirsek bunun bir çığ, kar kütlesi veya cinayet olup olmadığını anlayabiliriz." Bu gerçekten bir cinayet olabilir mi? Rusya'da bir televizyon kanalında işlenen son teori bu. Na Samom Dele adlı bir saatlik programda, adli tıpçı Edvard Tumanov şok içindeki izleyicilere öğrencilerden birinin bir ağaca bağlı bulunduğunu ve işkenceyle öldürüldüğünü söyledi. İgov Dyatlov'un ablası Tatyana Perminova, bu tür spekülasyonlardan rahatsız olduğunu söylüyor ve ölenlerin huzur içinde yatması gerektiğini belirtiyor: "Duygusal olarak bu çok zor bir şey. Mezarlarını kazmak… Ama cevap bulmanın başka bir yolu yoksa tamam. Bakalım bundan sonra ne olacak. Bu kadar yıl geçti hiçbir şey belli olmadı." 

Popüler Kültür

Olay 2013 yılında Devil's Pass adıyla sinemaya uyarlandı. Ayrıca 2015 yılında da Kholat isimli bir oyunu IMGN.PRO ekibi tarafından geliştirilmiştir.

Olay 2020 yılında Pereval Dyatlova adıyla diziye uyarlandı.

11 Ekim 2021

Ailemizin sonu Türk halkının kurtuluşu oldu.

Neslişah Evliyazade: Ailemizin sonu Türk halkının kurtuluşu oldu.


Neslişah Evliyazade Sultan Vahdettin’in 5’inci kuşaktan torunu. Hanedan mensuplarının prensiplerine göre çok mütevazı büyütülmüş. Tam bir Atatürkçü. “Mustafa Kemal padişah olsaydı Osmanlı devam ederdi” diyor. Ve ekliyor “Hanedan kadınları iyi eğitimli ve feministti. Bizde herkes kendi işini kendi yapar.”

■ Sultan Vahdettin'in tam olarak kaçıncı kuşak torunusunuz?

5’inci kuşaktan torunuyum. Annem Hanzade Hanım’ın annesi Hümeyra Sultan, Ulviye Sultan’ın kızı ve Yıldız Sarayı’nda doğmuş. Sultan Vahdettin İstanbul’dan sürgün edildiğinde onunla önce San Remo’ya, oradan Nice’e birlikte giden torunu da anneannem Hümeyra Sultan.

■ O sürgünden dönebiliyor mu?

Evet. Hümeyra Sultan Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye’ye dönebilen ilk hanedan mensubu. Atatürk, sadece kadınlara özel bir izin veriyor, o da öyle dönebiliyor.

■ Atatürk’le karşılaşmışlar mı peki?

Bir baloda Atatürk onu dansa kaldırıyor. Ama anneannem ölene kadar, “Benim Hümeyra Sultan olduğumu bildiği için mi kaldırdı, yoksa öylesine mi dans ettik, hâlâ bilmiyorum” derdi. Anneannem Atatürk’e bayılmış.

DEDEM VAHDETTİN’İN TABUTUNA HACİZ KONDU

■ Sürgünün ilk yıllarına dair neler anlatırlardı?

Hiç paraları olmadan Nice’e geliyorlar. Biraz sefil bir hayat... Nice’te Alfred Nobel’in evini tutuyorlar. Ben yıllar sonra o evi gördüm. Dedem Vahdettin’in tabutuna bile haciz konuyor, o kadar diyeyim. Yaşadıkları ülkelerde hanedan üyeleri olduklarını da söylemezlerdi, mütevazılıktan.

■ Sarayın kadınları aslında nasıllar?

Hepsi çok zeki ve zarif kadınlar. Çok çalışkanlar ve sözleri erkeklerden daha fazla geçiyor. Dahası sürgünde farklı işler yapmak zorunda kaldıkları için karakterleri daha da güçlü. Mesela anneannem sonraki yıllarda Amerika’ya gidiyor. Orada Nato askerlerine Türkçe öğretiyor.

■ Yani bizim hayal ettiğimiz gibi etraflarında hizmetliler yok mu?

Hepsi çok düzenli ve işlerini kendileri yapıyor. Çok hoş, sade ve bakımlılar. Hiçbir şeyi atmazlar. Hani hep anlatıldığı gibi, “saray kadınlarının mücevherleri, savruklukları” falan yok. Bu arada bütün Osmanlı hanedan mensupları yüksek sesle konuşur. Ve çok hayvanseverler.

■ Peki anneanneniz Hümeyra Sultan ve annesi Ulviye Sultan, saraydan dışarı çıkmazlar mıymış?

Hayır! Çok sosyal kadınlar. Hepsi iyi derecede İngilizce, Fransızca, İtalyanca gibi Avrupa dillerini biliyorlar ve iyi yüzüyorlar. Çok demokratlar.

■ Ne severlermiş, nasıl yaşarlarmış?

Et yemeklerine bayılırlar, sorbe ve dondurmaya da... Yüksek sesle konuşarak yemek yerler! Futbol delisiydi çoğu! Fotoğrafa çok meraklılar. Ellerinden her iş gelir. Sarayda öğretilirmiş ama dışarıda “Haydi çalış” deyince afallamışlar. Feministlerdi bir de! Cüceleri de var. Hepsini aile ferdi gibi sahiplenmişler.

■ Çok fakirlik çeken olmuş mu?

Evet. Mesela Şehzade Orhan Efendi Fransa’da mezar bekçiliği yapmış. Vefat ettiğinde cenazesinde beş kişi varmış.

■ Dedeniz Vahdettin vatan haini ilan edilmişti...

Ailem buna çok üzüldü, çok kırıcı bir şey. Üstelik Sultan Vahdettin Kurtuluş Savaşı’nı da, Mustafa Kemal’i de destekliyor. Ama yeni yönetimlerde her zaman böyledir ya... Eskisi suçlanır.

■ Tarih derslerinde siz de zorlandınız mı?

Tabii. Ben öğrenciyken de ‘vatan haini’ diyorlardı. Üstelik tarih bir bütün; Fatih’i kahraman yapıyoruz, Vahdettin’i hain... Olur mu öyle şey? Sultan Vahdettin, bir gün geri dönecek diye yanına hiçbir eşyasını almamış. Bu nasıl kaçmak? İsteseydi kalırdı. Halktan da destek görürdü. Gitmeseydi iç savaş çıkardı...

■ Aileniz Atatürk’e kızgın mı?

Süründüler, evet. Ama aksi olsaydı şimdi bu ülkede oturmazdık. Ne olurdu hain denmeseydi, biraz paraları olsaydı, bu dramları yaşamasalardı... Sadece bu var. 35 padişahın mezarı burada, Vahdettin’inki Suriye’de. Niye orada kalsın? Ama asla Atatürk’e düşman ya da kızgın değiller. Belki ailemin, Osmanlı hanedanının sonu oldu ama Türk halkının da kurtuluşu oldu.

■ Sultan Vahdettin Atatürk’ü sever miydi?

Sürgündelerken, kalfalardan biri anneannem Hümeyra Hanım’a, İzmir Marşı’ndaki “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” sözlerini “Kahrolsun Mustafa Kemal” diye öğretmiş. Anneannem de beş yaşında, ne bilsin... Şarkıyı böyle söylerken Sultan Vahdettin duymuş ve “Bir daha benim askerime kahrolsun deme” diyerek kızmış. Kimsenin böyle bir şey demesine izin vermezmiş.

■ Ailenizde Vahdettin’den ya da saraydan kalan yadigarlar var mı?

Tuğrası bizde. Çok şık, zarif.

■ Parlamenter sistem mi yoksa başkanlık mı?

Ben liberalim, parlamenter sistemden yanayım.

■ En çok hangi sarayı seviyorsunuz?

Topkapı Sarayı’nı çok beğeniyorum. Bir gece kalacaksın deseler orayı tercih ederim.

TAPUSU OLAN TOPRAĞINI ALABİLİR

■ Sizin de Nilhan Sultan gibi “Şurası bizim, geri verin” diye isteyeceğiniz yerler var mı?

Benim bildiğim tapusu Osmanlı hanedanına ait olan bir yer yok. Sultan Vahdettin’e ait olan bir mülk varmış, orayı da o dönem satmış. Ellerinde tapuları olan hanedan üyeleri varsa, tabii ki almalılar. Ona bir şey diyemem.

■ At biniyorsunuz; çok şampiyonluğunuz var...

Evet, şampiyonluklarım var. 15 yaşından beri at biniyorum. Milli biniciyim. Babam Osman Refik’in dedeleri Nejat ve Sedat Evliyazade, atlara çok meraklıymış. Bana da onlardan geçmiş. Türkiye Jokey Kulübü’nü kurmuşlar. Altay Spor Kulübü’nü de onlar kurmuş. Kırmızıya yakın renkteki atlarından birinin adı Al Tay’mış.

ATATÜRK SULTAN OLSAYDI OSMANLI DEVAM EDERDİ

■ Saray içi o kadar modernken, bu yönetime niye yansımamış?

Bence bu zamanlama ve karakterle ilgili. Dedem Vahdettin, sultan olmayı zaten hiç istememiş. O dönem hanedanın başına kim gelse bir şey değiştiremezdi. Ancak Mustafa Kemal gibi bir karakter sultan olsaydı, belki Osmanlı yönetimini modernleştirebilirdi. Osmanlı devam edebilirdi.

09 Eylül 2021

İzmir Enternasyonal Fuarı

İzmir Enternasyonal Fuarı, kısaca İzmir Fuarı veya -özellikle İzmir içinde- Fuar, her yıl Ağustos ve Eylül aylarında genellikle İzmir'in kurtuluş günü olan 9 Eylül'ü içine alacak şekilde düzenlenen Türkiye'nin en köklü, en tanınmış ve en kapsamlı fuarıdır. Kültürpark'ta düzenlenir.


Tarihi

İzmir Enternasyonal Fuarı'nın doğuşu, 17 Şubat 1923'te (henüz Cumhuriyet ilan edilmemişken) Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle İzmir'de toplanan İzmir İktisat Kongresi'ne uzanır. İktisat Kongresi ile eş zamanlı olarak bir ticari ürünler sergisi düzenlenmiş, sergi mekânı olarak İkinci Kordon'da Osmanlı Bankası'nın depo olarak kullandığı Hamparsumyan Binası seçilmiştir. Burada, el tezgâhı ve küçük sanayi ürünleri; Isparta, Kula, Gördes, Uşak kilim ve halıları, yağ ürünleri, sabunlar, makarna ve unlu yiyecekler, kolonyalar, helvalar, ihraçlık pamuklar, ayakkabı, mobilyalar, deri ürünleri, tarım araçları, kiremit, tuğla, maden örnekleri, tütün, sigara, şarap örnekleri, kereste çeşitleri sergilenmiştir.

İzmir İktisat Kongresi Sergisi'nden sonraki ilk sergi 4 Eylül 1927'de, "9 Eylül Mahalli Sergisi" adı altında İzmir Sanatlar Mektebi'nde açılmıştır. İzmir Ticaret Odası'nın teklifi ve İzmir Valisi Kâzım Dirik'in kararı ile açılan sergide yetmiş bir resmî kuruluş, yüz doksan beş yerli firma ve dokuz ülkenin yetmiş iki kuruluşunun ürünleri sergilendi. Sergiyi 80.744 kişi gezdi. İkinci 9 Eylül Sergisi, Eylül 1928'de yine aynı binada ve uluslararası düzeyde gerçekleşti. Sergiye yüz elli beşi yabancı olmak üzere beş yüz on beş firma katıldı. Bir sonraki serginin 1931'de düzenlenmesine karar verildi ancak ekonomik nedenlerle sergi toplanamadı.


1933'te günümüzde Swissôtel Büyük Efes'in bulunduğu yerde 9-30 Eylül tarihleri arasında yirmi üç yabancı şirket, yüz otuz yerli şirket ile yirmi ticaret ve sanayi odasının katılımıyla İzmir Millî 9 Eylül Panayırı gerçekleştirildi. Panayır bir sonraki yıl 26 Ağustos-15 Eylül tarihleri arasında İzmir Beynelmilel 9 Eylül Panayırı adıyla düzenlendi. 1935 İzmir Arsıulusal 9 Eylül Panayırı, dönemin İktisat Vekili Celâl Bayar tarafından 21 Ağustos'ta açıldı. 311.000 kişinin gezdiği panayır, bugünün organize uluslararası fuarının öncüsü oldu.

Fuar alanının temeli, evvelce 1922 İzmir Yangını'nda kül olmuş mahallelerin bulunduğu ve sonraki yıllarda şehrin ortasında bir pislik ve derbederlik yuvası hâline gelmiş bulunan bugünkü yerinde 1 Ocak 1936'da törenle atıldı. 360.000 m2lik alanın Kültürpark hâline getirilmesi ve yılın belirli bir ayında bu alan üzerinde uluslararası bir fuarın gerçekleştirilmesi planlandı. Kültürpark alanının düzenleme çalışmaları, dönemin İzmir Belediye Başkanı Dr. Behçet Uz'un ve gazeteci sıfatıyla Moskova'daki Gorki Parkı'nı gezmiş olan yardımcısı Suat Yurtkoru'nun yönetiminde, proje aşamasında da dönemin Moskova Belediye Başkanı Bulganin tarafından görevlendirilen mimarların tasarımı çerçevesinde 1936'da tamamlanmış; 01 Eylül 1936'da Heyeti Vekile Reisi İsmet İnönü'nün katıldığı bir törenle İzmir Enternasyonal Fuarı, Kültürpark'ta açılmıştır. İzmir, Kültürpark ve Fuar âdeta özdeşleşmiştir. Lozan Kapısı önünde yapılan törene Mısır, Yunanistan ve Sovyetler Birliği'nden kırk sekiz yabancı kuruluş, otuz iki vilayet pavyonu ve kırk beş yerli kuruluş katıldı. 1937 İzmir Enternasyonal Fuarı, diğer yıllara göre çok daha kapsamlı hazırlandı. Açılışı İktisat Vekili Celâl Bayar yaptı. Fuar'ın en büyük özelliği Kültürpark'ın sürekli bir kurumuna dönüşecek olan Paraşüt Kulesi'nin açılışı oldu. Yüz dört yabancı şirketin katıldığı Fuar'da dört yüz yirmi dört yerli kuruluş temsil edildi. Bu rakamlar 1938'deki fuara yüz kırk yabancı, kırk altı devlet kurumu ve beş yüz yirmi yedi yerli kuruluşun, 60.000 m2 fuar alanının eklenmesiyle hazırlanan ve açılışını Başvekil Dr. Refik Saydam'ın yaptığı 1939 fuarına beş yüz yetmiş dört yabancı şirket, yirmi yedi devlet kurumu ve üç yüz otuz üç yerli şirketin katılmasıyla giderek arttı.

1940 yılında sürmekte olan II. Dünya Savaşı yüzünden katılımın olmayacağı ileri sürülmesine karşın yerler çok önceden kiralandı, ancak fuar zararla kapatıldı. Açılışı Ticaret Vekili Nazmi Topçuoğlu yaptı. 30 Ağustos tarihinde Millî Piyango ilk kez fuarda çekildi. Fuara iki yüz kırk üç yabancı, dört yüz altmış üç yerli şirket katıldı. Savaşa karşın 1941'de fuar hazırlıkları eksiksiz gerçekleşti. 1942'de ise sürmekte olan savaş gerekçesiyle hükûmet kararı ile açılamadı ancak İzmir halkı için fuar kapsamındaki kültür ve eğlence etkinlikleri düzenlendi. 1943 İzmir Enternasyonal Fuarı Başvekil Şükrü Saracoğlu himayesinde açıldı. Ziyaretçi sayısı bir milyon kişiyi aştı. 1944, 1945 ve 1946 fuarları ulusal düzeyde açılabildi. Uluslararası fuarlar 1947 yılından itibaren kesintisiz ve giderek önem kazanarak devam etti. 1947'de Uluslararası Fuarcılık Endüstrisi Birliği'ne üye oldu.

1950'lerden itibaren büyük rağbet görmeye başlayan Fuar gazinoları çok kanallı televizyonlar dönemine kadar Türkiye eğlence hayatının zirvelerinden ve referanslarından biri olarak kalmışlardır. Fuar Göl Gazinosu, Mogambo Gazinosu, ismini Zeki Müren'in verdiği Manolya Bahçesi bu gazinoların en önemlilerindendir. Safiye Ayla, Zeki Müren, Bülent Ersoy, Gönül Yazar, Sezen Aksu, Tanju Okan ve daha pek çokları, isimleri İzmir Fuarı ile özdeşleşmiş sanatçılardır. Günümüzde de Fuar günlerindeki müzik faaliyetleri daha ziyade açık hava konserleri ağırlıklı olarak sürdürülmektedir. Fuar, Soğuk Savaş sırasında başta Uzay Yarışı olmak üzere çeşitli alanlarda ABD ve Sovyetler Birliği'nin rekabetine sahne oldu.

Önceleri bir ay süren ve 20 Ağustos-20 Eylül tarihleri arasında düzenlenen fuarın süresi önce 1979'da ve 1986'da yirmi güne, 2004'te ise on güne indirildi. İzmir Enternasyonal Fuarı günümüzde, İzmir Kültürpark'ta yer alan pek çok fuarcılık etkinliğini düzenleyen İzmir Fuarcılık Hizmetleri Kültür ve Sanat İşleri (İZFAŞ) tarafından organize edilmektedir.


Etkisi

İzmir Enternasyonal Fuarı'nı İzmir'de düzenlenen diğer fuarlardan ayıran özellik, tarihçesinin yanı sıra, belli bir sektör ile kısıtlı kalmayan, ithalat ve ihracat potansiyeli olan ürünlere dönük, teknolojik yenilikler içeren ve Türkiye piyasasına ilk adımlarını atan partönerler açısından önem arz eden kimliğidir.

Bölge ve ülke ekonomisine büyük katkısı olan İzmir Enternasyonal Fuarı, böylece Türkiye'nin "dünyaya açılan penceresi" sloganıyla ülke tanıtımında ve ikili ticari ilişkilerin gelişmesinde önemli bir işlev üstlenmektedir. Teknolojinin ve yenilikçiliğin ön plana çıktığı sektörler olan otomotiv, elektrik, elektronik, iş makineleri, gıda ve ambalaj makineleri gibi uzmanlaşmaya dayalı faaliyet alanları fuar etkinlikleri içinde ağırlıklı bir yer işgal etmektedir.

Fuarlar listesi

Tarih

Ad

Notlar

4-25 Eylül 1927

1. İzmir 9 Eylül Sergisi

4-20 Eylül 1928

2. İzmir 9 Eylül Sergisi

9-30 Eylül 1933

3. İzmir Millî 9 Eylül Panayırı

26 Ağustos-15 Eylül 1934

4. İzmir Beynelmilel 9 Eylül Panayırı

22 Ağustos-11 Eylül 1935

5. İzmir Arsıulusal 9 Eylül Panayırı

1-22 Eylül 1936

6. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1937

7. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1938

8. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1939

9. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1940

10. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1941

11. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1943

12. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1944

13. İzmir Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1945

14. İzmir Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1946

15. İzmir Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1947

16. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1948

17. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1949

18. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1950

19. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1951

20. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1952

21. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1953

22. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1954

23. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1955

24. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1956

25. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1957

26. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1958

27. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1959

28. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1960

29. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1961

30. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1962

31. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1963

32. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1964

33. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1965

34. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1966

35. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1967

36. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1968

37. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1969

38. İzmir Enternasyonal Fuarı

20 Ağustos-20 Eylül 1970

39. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

20 Ağustos-20 Eylül 1971

40. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

20 Ağustos-20 Eylül 1972

41. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

20 Ağustos-20 Eylül 1973

42. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

20 Ağustos-20 Eylül 1974

43. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

20 Ağustos-20 Eylül 1975

44. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

20 Ağustos-30 Eylül 1976

45. İzmir Enternasyonal Fuarı

Ramazan Bayramı nedeniyle fuarın süresi bu yıla özel on gün uzatıldı.

20 Ağustos-20 Eylül 1977

46. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

20 Ağustos-20 Eylül 1978

47. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

20 Ağustos-10 Eylül 1979

48. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

20 Ağustos-20 Eylül 1980

49. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

20 Ağustos-20 Eylül 1981

50. İzmir Uluslararası Atatürk Fuarı

Mustafa Kemal Atatürk'ün 100. doğum yılının Atatürk Yılı olması nedeniyle fuara Atatürk'ün adı verildi.

20 Ağustos-10 Eylül 1982

51. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

20 Ağustos-10 Eylül 1983

52. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

20 Ağustos-10 Eylül 1984

53. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

20 Ağustos-10 Eylül 1985

54. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

26 Ağustos-15 Eylül 1986

55. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

26 Ağustos-20 Eylül 1987

56. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

26 Ağustos-20 Eylül 1988

57. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

26 Ağustos-20 Eylül 1989

58. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

20 Ağustos-3 Eylül 1990

59. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

26 Ağustos-10 Eylül 1991

60. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

26 Ağustos-10 Eylül 1992

61. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

8-20 Eylül 1993

62. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

8-20 Eylül 1994

63. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

26 Ağustos-10 Eylül 1995

64. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

26 Ağustos-10 Eylül 1996

65. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

26 Ağustos-10 Eylül 1997

66. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

26 Ağustos-10 Eylül 1998

67. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

26 Ağustos-10 Eylül 1999

68. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

26 Ağustos-10 Eylül 2000

69. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

26 Ağustos-10 Eylül 2001

70. İzmir Enternasyonal Fuarı

26 Ağustos-10 Eylül 2002

71. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

26 Ağustos-10 Eylül 2003

72. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

27 Ağustos-5 Eylül 2004

73. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

8-18 Eylül 2005

74. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

1-10 Eylül 2006

75. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

31 Ağustos-9 Eylül 2007

76. İzmir Enternasyonal Fuarı

İlk kez 2007 yılında bünyesinde, uluslararası bir kongre olan 3. Türkiye Acil Tıp Kongresi'ni de barındırdı.

22-31 Ağustos 2008

77. İzmir Enternasyonal Fuarı

52'si yabancı, 791'i yerli toplam 843 firma katıldı. Onur konuğu ülkesi Küba, onur konuğu ili Karabük, teması "Küresel Isınma ve İklim Değişikliği" idi.

28 Ağustos-6 Eylül 2009

78. İzmir Enternasyonal Fuarı

Onur konuğu ülke Etiyopya, onur konuğu il Çanakkale oldu. Fuar teması ise iletişim teknolojileri ve telekomünikasyon olarak belirlendi.

27 Ağustos-5 Eylül 2010

79. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

8-18 Eylül 2011

80. İzmir Enternasyonal Fuarı

Ana teması çevre ve çevre teknolojileri olan organizasyonun onur konuğu ili Denizli, partner ülkesi ise Avusturya oldu.

31 Ağustos-9 Eylül 2012

81. İzmir Enternasyonal Fuarı

 

29 Ağustos-8 Eylül 2013

82. İzmir Enternasyonal Fuarı

Sağlık teması, "Gücü Geçmişinde, Heyecanı Geleceğinde" sloganı ve altmış üç ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen fuarın partner ülkesi Sri Lanka oldu.

29 Ağustos-7 Eylül 2014

83. İzmir Enternasyonal Fuarı

Lojistik temasıyla gerçekleştirilen fuarın partner ülkesi Mauritius, odak ülkesi Hırvatistan, onur konuğu illeri ise Diyarbakır ve Malatya oldu.[100]

28 Ağustos-6 Eylül 2015

84. İzmir Enternasyonal Fuarı

Eğitim teması ve "Köklü geçmiş, aydınlık gelecek" sloganıyla gerçekleştirilen fuarın partner ülkesi Türkmenistan, onur konuğu ili ise Eskişehir oldu.

26 Ağustos-4 Eylül 2016

85. İzmir Enternasyonal Fuarı

İnovasyon teması, "Gelecek İzmir'de" sloganı ve kırk iki ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen fuarın partner ülkesi Malezya, onur konuğu ili ise Manisa oldu.

18-27 Ağustos 2017

86. İzmir Enternasyonal Fuarı

Enerji teması, "İzmir On'u bekliyor" sloganı ve yirmi altı ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen fuarın partner ülkesi Rusya, onur konuğu ili ise Muğla oldu.

7-16 Eylül 2018

87. İzmir Enternasyonal Fuarı

Teknoloji teması, "Eylül'de gel" sloganı ve yirmi beş ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen fuarın partner ülkesi Sırbistan, odak ülkesi ise Hindistan oldu.

6-15 Eylül 2019

88. İzmir Enternasyonal Fuarı

"Fuardayız" sloganı ve otuz dokuz ülke ile yirmi bir ilin katılımıyla gerçekleştirilen fuarın partner ülkesi Çin, odak ülkesi Hindistan, onur konuğu illeri ise İstanbul ve Kahramanmaraş oldu.

4-8 Eylül 2020

89. İzmir Enternasyonal Fuarı

Akdeniz temasıyla gerçekleştirilen fuar, COVID-19 pandemisi nedeniyle on gün yerine beş günle sınırlı tutuldu.

3-12 Eylül 2021

90. İzmir Enternasyonal Fuarı

"90 Yıldır Birlikte Kutluyoruz" ve "Geleceği İzmir'de Birlikte Kuruyoruz" temalarıyla gerçekleştirilen fuara altmıştan fazla ülke temsilcisi katıldı.


Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!