Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Mayıs 2022

Bir Ramazan Bayramı Hikayesi

Kalabalıklaştı bir ara dedemin evi. Önce babamın tertibi Mustafa abi geldi çocuklarıyla, peşine en küçük teyzemler, ardından da bir miktar komşu deyince zaten doğal bayram horantası kalabalık olan dede evinin salonunda bir kişinin daha adım atmasına mecal kalmadı.


Pek öyle standart “aman efendim biz de çok iyiyiz, asıl sizler daha daha nasılsınız” muhabbeti olmaz bizim evimizde. Siyaset, futbol, esnaflık halleri falan konuşulur oldum olası. Çünkü o uzak ve yapmacık samimiyetle ilgimiz yoktur. “Daha daha nasılsınız”lar kesmez bizi. Ankaragücü ile rahmetli Erbakan’ı, geçmiş günlerle tüp fiyatlarına gelen zammı aynı coşkuyla konuşmaktır itiyadımız.

Yine de o kalabalıktan kısa bir anlığına sıyrılmak istedim dün. Mustafa abileri uğurlayınca usulca oturuverdim büyükbabamın merdiven boşluğundaki taburesine. Tabii ki bu yalnız kalmama, o kalabalıktan bir anlığına sıyrılmama yetmedi. Bahçedeki giriş kapısından merdivenlere kadar olan ve dutun gölgelediği o beton alanda on kadar çocuk çılgınlar gibi bayram kutlamakla meşguldüler çünkü. Bağıra çağıra “sessiz film” oynuyorlardı. Bu küçük ironiye gülümsedim. Ardından oyun izlemeye kaptırdım kendimi. Kızımın “Alemin Kralı” filmini anlatırkenki gayreti ve ciddiyetini kendiminkine benzettim. Oyun, oyun olamayacak kadar ciddi bir şeydir zira.

Çocuklar oyunlarını oynarken bahçenin turkuaz renkli demir kapısını iterek genç bir kadın girdi içeriye. Hikaye de beni böylece buldu işte.

Genç kadına dair iki şey dikkatimi çekti ilk anda. İlki, tertemiz fakat çok ucuz olduğu her halinden anlaşılan kahverengi-kırmızı ayakkabısı. İkincisi de elindeki şeffaf poşette tuttuğu yarım kilo kadar bayramlık şeker.

Sonra kılık kıyafetine de baktım ister istemez. Ankara’nın artık merkezileşmiş yerleşik varoşlarında sıklıkla gördüğümüz bir bayramlık kıyafetti bu. Kahverengi, uzun, “kapalı yırtmaç” dedikleri bir etek; genişçe bir koyu yeşil gömlek; yeşilli kahverengili bir çiçekli eşarp.

Genç kadın bana iyice yaklaştığında şundan emindim: Evleneli 3 yıl olmuştur ve 3 yıl önceki herhangi bir bayramda hangi kıyafeti giyiyorsa bu bayramda da onu giyiyordur. Yoksulluğu tertemiz taşımaktadır üzerinde.

Bizim eve bayramlaşmaya geldiğini düşünmüştüm ama o başında olduğum merdivenin birkaç basamak altında durup “abi hayırlı bayramlar, bu evin gelinini çağırabilir misin?” diye sordu.

“İyi bayramlar ablam, tabii” deyip içeri giderken iki şeyi aynı anda düşündüm. “Bu evin gelini” üç idi ama bu genç kadın muhakkak teyzemi çağırıyordu. Onu çözmüştüm. Çözemediğim şeyse genç kadının elindeki yarım kilo bayramlık şekerdi. “Yahu acaba mı” diye düşündüm kendi kendime. Belki de bizim oraların “tatlı” diye tarif ettikleri biriydi bu genç kadın. Zekası yavaş işleyen, hareketleri çocuksu anlamında “tatlı” yani. İşte elinde bir poşet, şeker topluyordu konu komşudan. Başka ne olacaktı?

Yine de teyzemin ardından usulca seğirttim. Yenemedim merakımı.

Genç kadın elindeki şeker poşetini teyzeme uzatıp tam tamına şöyle anlattı derdini: “Ablam, hayırlı bayramlar. Sen bu Türkmenlere yardımcı oluyormuşsun. Beyim bir kilo almış şekeri. Bir kilo bize fazla gelir. Şunu bir Türkmen aileye verir misin? Ben yine verilecek bir şeyim olduğunda bulurum seni.”

Teyzem elinde yarım kilo şekerle “Lazların üst katında oturan aile alamamıştır belki de. Sen hiç merak etme, yerine ulaştırırım ben” diyerek uğurladı genç kadını.

Tam o noktada rahat bırakıverdim göz pınarlarımı. İnsan, bu yarım kilo şekere bakarken ağlamasın da ne yapsındı?

İYİ BAYRAMLAR

05 Şubat 2022

ÖZLÜ SÖZLER KISA HİKAYELER...

Soğuk bir kış sabahı sahildeki küçük bir köyden bir balıkçı filosu denize açıldı. Öğleden sonra büyük bir fırtına koptu. Gece olduğunda balıkçı teknelerinden hiçbirisi limana dönememişti. Bütün gece boyunca eşler, anneler, çocuklar ve sevgililer ellerini açıp, kaybolan sevdiklerini kurtarması için Tanrı'ya yakararak kıyıda dolaştılar. Bu berbat durumda, bir de kulübelerden birinde yangın çıktı.. Hiçbir şeyi kurtarmak mümkün olmadı. Gün ışırken, herkes sevinçle balıkçı teknelerinin tümünün sapasağlam limana döndüğünü gördü.. Kıyıda ağlayan tek kişi vardı. Yangında evi kül olan kadın.. Kocası karaya çıkarken "Mahvolduk! Evimiz, içindeki her şeyle birlikte yangında kül oldu" diye haykırdı. Adam karısına sarıldı.. "O yangına şükürler olsun! Gecenin zifiri karanlığında, o müthiş fırtınada, dağ gibi dalgalar arasında, yanan kulübemizin ışığı sayesinde bütün tekneler, yolumuzu bulduk ve salimen dönebildik." HAYAT BU Üzülüyorsun, takma diyorlar Kızıyorsun, değmez diyorlar, Boş veriyorsun gamsız diyorlar. Konuşuyorsun, muhatap olma diyorlar, Çekip gidiyorsun, mücadele et diyorlar, Alttan alıyorsun, tepene çıkardın diyorlar. Bağırıyorsun, sakin ol diyorlar, Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz diyorlar.. Ölünce ne diyecekler? Muhtemelen ...ölüm sana yakışmadı. Normal tabii, dirimizi beğenmediler ki ölümüzü beğensinler Neyzen Tevfik demiş ki: Hayat, çatlak bardaktaki suya benzer, İçsen de tükenir içmesen de; Bu yüzden hayattan tat almaya bak, Çünkü yaşasan da bitecek yaşamasan da.. İlginç bir saptama... Masallarda bile kadın olmak zordur...:) Ya ormanda 7 tane minicik adamla yaşarsın, ya kurbağa öpersin, ya en sevdiğin meyveden zehirlenirsin, ya kuleye kapatılırsın, ya saçlarını elin adamı tırmansın diye uzatırsın, ya gece 12'de külkedisine dönersin elbiselerin yırtılır... ve en kötüsü bazen seni sadece ayak numarandan tanıyan bi salağa aşık olursun... Bilge der ki İnsan dediğin, "Noksan da olur". Bir ben varım deme, "Yoksan da olur" Hatasız Dost Arayan,"Dosttan da olur". hikaye... I. Kıssa Avrupa'nın ünlü sanat merkezilerinden birinde, çocuğun biri, vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablonun bedeli oldukça yüksektir. Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile mağazaya gider. Şanslıdır, tablo hala satılmamıştır. İçeri girer, tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve; "Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum, tüm param da bu kadar" der. Ressam bir süre düşündükten sonra resmi paketler ve çocuğa satar. Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar.Mağazada adamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar: "Sen ne yaptın, o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar düşük bir rakama sattın?" Ressam cevap verir: "Evet, ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim, ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim?... " Sözün Özü: Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyor, fakat hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.
2. Kıssa Hz.Ali'nin ağabeyi Cafer b. Ebu Talib'in oğlu Abdullah, sıcak bir günde, bir kabilenin hurmalığına inmişti. Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç parça ekmek geldiğini gördü. Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki, birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi. Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi süpürdü. Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp, yeniden işine dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu: "Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?" Köle sıkılarak cevap verdi: - "İşte bu üç parça ekmek." - "O halde neden kendine hiç ayırmadın?" - "Baktım ki, hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim. " - "Peki sen ne yiyeceksin şimdi?" - "Oruç tutacağım." Bunun üzerine, Abdullah b. Cafer, köleden sahibini, evinin nerede olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın aldı. Sonra döndü, köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve ekledi: "Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum." Cömertliğiyle meşhur Abdullah b. Cafer, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve: "Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin" dediklerinde, şu karşılığı verirdi: "Ama o elindeki herşeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını... OYUN BİTİNCE ŞAH DA, PİYONDA AYNI KUTUYA KONUR..... "Yaptıkları işin doğruluğuna inanan insanlar, çalışmalarının denetlenmesinden, karşı fikirler ortaya atılmasından ve tercihleri üzerinde münakaşa yapmaktan zevk alırlar. ." M.KEMAL ATATÜRK "

21 Aralık 2021

Dışarda Kar Yağıyordu (Hüzünlü gerçek bir hikaye)

Hayatı boyunca çok sevmişti vapurları. Deniz üzerinde dans edercesine ilerleyen büyük beyaz balıklara imrenerek bakmıştı hep. Vapura ilk bindiği günü bugün bile tüm detaylarıyla hatırlıyordu. Beş yaşını doldurduğu gün doğum gününü kutlamak üzere Kuzguncuk’taki halasına gitmek için binmişlerdi vapura. Tam yirmi yıl geçmişti üzerinden. Ne Kuzguncuk’taki halası hayattaydı nede hayat o gün ki kadar güzeldi. Yaşamının altüst olduğu bugün bindiği bu vapura yirmi beş yıl önceki saf ve sorusuz haliyle binebilmeyi çok isterdi. Şu an bu vapurda o sevecen, hayat dolu çocuk değil yıkılmış, ezilmiş ve hayattan kopmuş bir insan vardı. Bir gece öğrendiği korkunç gerçek onun hayatını alt üst etmiş ve intihar noktasına getirmişti. Şimdi hayatı boyunca öğrendiği tüm kutsal değerleri reddederek vapura binmiş ve boğazın azgın sularına boş bakışlarla bakıyordu. Orta halli bir ailenin tek çocuğu olarak doğmuştu. Babası bir doktor annesi ise ev hanımıydı. Tek çocuk olmanın sağladığı tüm avantajları yaşamıştı. En iyi okullarda okumuş, en pahalı kıyafetleri giymiş ve ilginin en alasını görmüştü. Üniversite eğitimini babasının isteğiyle Fransa ‘da tamamlamış ve mimar olmuştu. Daha birkaç gün önce dönmüştü ülkesine. Uçakta gelirken hayaller kurmuştu dönüşüne dair. Evindeki bayram havasını hayal etmişti. Annesinin gözyaşlarıyla karışık mutluluğunu, babasının gururlu bakışlarını hayal ederken gözleri dolmuş ve diğer yolculara fark ettirmeden ağlamıştı. Babası söz vermişti; diplomasını alıp eve döndüğü gün son model bir araba alacaktı. Acaba ne marka almıştı arabasını? Hayallerinin sınırı yoktu. Mutluluğa dair kurduğu tüm hayaller gerçekleşmişti şimdiye kadar. Ve uçaktan iner inmez yine kurduğu hayaller gerçek olacaktı. Eve geldiğinde onu karşılayanlar arasında annesi yoktu. Meraklı gözlerle etrafı araştırıyor alacağı cevaptan korktuğu için kimseye soramıyordu. Babasıyla beraber oturma odasına geçtiler. Babası yaşlanmış gibi görünüyordu ve bu görüntü kötü bir şeylerin yaşandığının sinyallerini veriyordu. Babası tedirgin ses tonuyla anlatmaya başlamış acı gerçekleri su yüzüne çıkartıyor, genç delikanlı ise duydukları karşısında dehşete kapılıyordu. Babası sözünü bitiremeden hıçkırıklara boğulmuş, kendi kontrol edemez halde ağlıyordu. Genç delikanlıya cebinden çıkardığı bir mektubu uzattı titreyen elleriyle. Delikanlı babasının anlattıklarının ezici ağırlığının yanında birde bu mektubu okumak zorundaydı. Evden koşarak adımlarla çıktı ve çocukluğundan beri en çok sevdiği yere ;vapur iskelesine gitti. Zarfı açmak istemiyor fakat içinde yazılanları merak ediyordu. Üzerinde Canım Oğluma yazan bu zarfı açtığında altüst olmuş hayatının daha da çıkmaza gireceğini tahmin edebiliyordu. Ve tüm cesaretini toplayarak mektubu açtı; ‘’ Canım Oğlum! Bu satırları okuduğuna göre her şeyi öğrendin. Baban, yani senin bildiğin baban sana ne anlattıysa hepsi doğru. Bana kızdın biliyorum hatta benden nefret ediyorsun. Sana mantıklı bir açıklama yapamam ama biliyor musun oğlum, aşkın mantığı yoktur. Evet ben kocamı aldatarak en büyük günahı işledim. Ama tanrı bana bu günahın karşılığı olarak seni; dünyanın en büyük hediyesini verdi. Bu benim en büyük tesellim. Mutlu bir yuvam vardı fakat bana daha büyük mutluluklar yaşatan gerçek babana karşı koyamadım. Sevdim; sadece sevdim oğlum, kocamdan öncede sevmiştim, kocamla beraberken de sevdim. Yüreğimde başka birinin sevgisini taşıyarak evlendim kocamla ve o sevgiyi yüreğimden atamadım. Bir yüreğe iki sevda sığdıramadım oğlum ve birini tercih etmek zorunda kaldım. Yirmi beş yıl gecikmelide olsa ben gerçek sevdama gidiyorum. Yaşlanmış bedenim toprağa uzanacaksa bu onun yani gerçek babanın kollarında olmalı. Sana yanımıza gel, bizimle yaşa diyemem. Senden tek isteğim benden nefret etme ve sende annen gibi her şeyi göze alarak sev. Seni seviyorum; annen.’’ Elinde annesinin yazdığı mektupla vapur iskelesinde bir heykel misali donup kalmıştı delikanlı. Vücuduna komut veremeyecek kadar karışmış belleği sadece mektupta yazılanları hatırlayabiliyordu. Annesi, hayatta en güvendiği en sevdiği en kutsal varlıktı onun için. Meleklerin neye benzediğini sorsalar annesini tarif etmeye başlayabilirdi. Fakat şuan elindeki kâğıt parçasında yazılanlar annesinin düşündüğünün tam tersi bir insan olduğunu anlatıyordu. Ne düşüneceğini, neye inanacağını bilemiyordu. Annesi bunu yapmış olamazdı; babasını aldatmış, yıllarca babasının yanında başka bir erkeğin aşkıyla yatmış, babasıyla sevişirken başka bir erkeği hayal etmiş olamazdı. İşin en kötü tarafı yirmi yaşının tazeliğinde bir piç olduğunu öğrenmesine neden olmuş olamazdı. Kimdi gerçek babası, neredeydi, şuana kadar neden ortaya çıkmamıştı, annesi bu gerçeği saklamayı nasıl başarmıştı. Sorular, sorular, sorular. İskeleye yanaşan vapurun düdüğüyle kendine gelmişti. Aklındaki sorular bir sonuca varmıştı bir anda. Kabullenemezdi bu gerçeği, annesinin yaptığını kabullenemezdi. Vapur yavaş yavaş hareket ederken bir anlık bir çeviklikle atladı. Hava çelik bir ustura gibi soğuktu ve zemherinin en acımasız günlerinden bir yaşanıyordu. Buna rağmen delikanlı güverteye çıkarak bir koltuğa oturdu. Dalgalı denize bakan gözleri adeta derinliklerde bir çıkar yol arıyordu. Ağır ağır ilerleyen vapurdan boğaz bir başka güzel görünüyordu. Ama bu güzellik delikanlıyı hiç etkilemiyor, aklındaki kötü düşünceleri dağıtmaya yetmiyordu. Zihninin içinde gerçekten çok kötü düşünceler vardı ve bu düşünceleri uygulaması an meselesiydi. Yavaşça doğruldu oturduğu koltuktan ve güverte korkuluklarına doğru ağır ağır ilerlemeye başladı. Annesinin sıcak sinesine kavuşamamıştı ve denizin soğuk sinesine doğru ilerliyordu. Kararlıydı intihara; az sonra yaşadığı tüm acılar bitecekti. Bir günah tohumu olarak yaşamak istemiyordu. Korkuluklara tutundu ve denizin derinliklerine doğru uzun uzun baktı. Güverte kapısının arkasındaki dolabın kapağının hafifçe aralandığını fark etti ve o yöne dikkatle bakmaya başladı. Bu görüntü onun bir an içinde olsa intihar fikrinden uzaklaştırmıştı. Ağır adımlarla dolaba doğru ilerlemeye başladığında dolabı içinde bir çift gözün korku dolu bakışlarla kendini izlediğini fark etti. Dolabın kapağını açtığında gördüğü manzara karşısında derin bir ürperti yaşadı. Minicik elleriyle üşümüş ayaklarını ovuşturan bir çocuk ürkek gözlerle biletçiyi kolluyordu. Bakışları adeta dolabın kapısını örtmesini ister gibiydi. Üstü başı yırtılmış, sefil durumdaki bu çocuk delikanlıyı intihar fikrinden tamamen uzaklaştırmıştı. Kimi kimsesi gidecek bir yeri yoktu anlaşılan. Yoksa neden bu vapurun güvertesinde saklanacaktı ki. Belki kendi gibi bir günah meyvesiydi. Sokaklara terkedilmiş bir günah meyvesi. Şefkatle tuttu çocuğun elinden delikanlı ve yavaşça dışarı çıkardı.korkmaması gerektiğini, ona yardım edeceğini söyledi. Yavaşça oturdular koltuklardan birine. Güvertede sadece ikisi vardı ve birde soğuk esen bir rüzgâr. Kırılmasından korktuğu bir çiçeğe dokunur gibi okşadı çocuğun başını. Merakla sorular sormaya başladı ve aldığı cevaplar karşısında hüzünlenmesi gerekirken gülümsüyordu. Çocuk annesi tarafından sokağa terkedilmişti ve babasını hiç tanımamıştı. Gündüz sokaklarda dolaşıyor, tezgahlardan çaldığı yiyeceklerle karnını doyuruyor, akşamları ise son vapura binip bir köşede saklanarak soğuktan korunuyordu. Beş yaşının tazeliğinde sokaklara terkedilmiş ve sefalete itilmiş olarak yaşamaya çalışıyordu. İntihar kelimesinin anlamını bilmese de kendini denize atmayı hiç düşünmüyor sadece günü yaşamaya ve rahata kavuşma hayallerinin gerçekleşeceği anı düşünüyordu. Yaşam kutsiyetinin farkına varmış içi rahatlamıştı. Kuzguncuk iskelesine yanaşan akşam vapurundan inen iki terkedilmiş yolcu el ele tutuşarak köşe başındaki çörekçiye doğru yol almaya başladı. Biri aç karnını diğeri ise aç yüreğini doyuracaktı. Açlık hisleri belki hiç tükenmeyecekti ama yaşamdan asla kopmayacaklardı. Dışarıda kar yağıyordu ve soğuğa rağmen yürekleri sımsıcaktı. Alıntı

05 Eylül 2021

Yolunacak kaz..

Padişah Mehmet veziriyle birlikte gezintiye çıkmış. Gezi sırasında bir köye gelmişler. Küçük, şirin bir evin önünde oturmuş, örgü ören bir genç kız görmüşler. Padişah Mehmet kızın yanına yaklaşıp sormuş:

– Merhaba kızım. Baban evde mi?
Kız: – Babam evde yok! Azı çok etmeye gitti.
Padişah Mehmet: – Annen evde mi?
Kız: – Annem de evde yok! O da biri iki etmeye gitti.
Padişah Mehmet: – Kızım eviniz çok güzel ama bacası eğri.
Kız: – Bacası eğridir ama dumanı doğru tüter.
Padişah Mehmet: – Sana bir kaz yollasam yolar mısın?
Kız: – İzninizle en ince tüylerine kadar yolarım!
Padişah Mehmet kıza “Öyleyse selametle kal!” deyip, veziriyle tekrar yola koyulmuş.
Saraya varınca padişah Mehmet vezirine sormuş:
– Kız ile ne konuştuğumuzu anladın mı?
Vezir: – Doğruyu söylemek gerekirse anlamadım padişahım, demiş.
Padişah Mehmet: – O halde tez vakitte git öğren! Yoksa seni vezirlikten azlederim! demiş.
Vezir telaşla fırlamış. “Nasıl öğrenirim?” diye düşünürken, en iyisi ilk ağızdan bilgi almak deyip, gitmiş padişahın konuştuğu kızı bulmuş.
Vezir: – Aman kız, hanım kız!…
Biz bu gün yanımda biriyle senin yanına gelmiştik. Yanımdaki kişi senle sohbet etmişti. O sohbette konuştuklarınız ne anlama geliyordu? Onları bana bir deyiver. Dile benden ne dilersen.
Kız: – Konuştularımızı açıklarım ama her cevap için on altın isterim, demiş. Vezir kabul etmiş. Kız anlatmaya başlamış:
– O amca bana babamı sorduğunda “Azı çok etmeye gitti” demekle; babamın çiftçi olduğunu, tarlaya tohum ekmeye gittiğini anlatmak istedim. Vezir on altını vermiş, kız devam etmiş:
– O amca annemi sorduğunda “Annem biri iki etmeye gitti” demekle; annemin ebe olduğunu, doğum yaptırmaya gittiğini anlatmak istedim. Kız vezirden on altın daha alıp devam etmiş:
– Amca “Eviniz çok güzel ama bacası eğri” demekle; benim güzel olduğumu ama gözlerimin şaşı olduğunu söyledi. Ben de “Bacası eğridir ama dumanı doğru tüter” diyerek; şaşıyım ama gözlerim iyi görür demek istedim.
Vezir kıza on altınını verip hemen atılmış:
– Peki ya “Sana bir kaz yollasam yolar mısın?” ne demek?
Kız tebessüm edip açıklamış:
– O kaz da sizsiniz, demiş. Bunları öğrenmek için bana onlarca altın verdiniz!…
GÜNÜN SÖZÜ:
İŞİTMEK BİR KABİLİYET, DİNLEMEK İSE BİR SANATTIR
ALINTI

19 Ağustos 2021

Duvarı Aşamıyorsan bir Kapı Aç

Genç Macar Sanatçı Arpad Sebesy multimilyoner Elmer Kelen in portresini yapmak için görevlendirilmişti. Görev özellikle zordu, çünkü Kelen sadece üç kısa poz vermeye razı olmuştu. Sonuçta, Sebesy portrenin çoğunu ezberden yapmak zorunda kalmıştı.


Kısıtlamalara rağmen, Sebesy portrenin Kelen e yeterince benzediği görüşündeydi. Ancak, Kelen ayni fikirde değildi. Kibirli milyoner resmin kendisine benzemediğini öne sürerek portrenin parasını ödemeyi reddetti.

Genç ressam resmini yapabilmek için saatlerce titizlikle çalışmıştı, ve birdenbire bunu gösterecek hiç bir şeyi olmadığını fark etti. Milyoner stüdyodan ayrılırken, sanatçı bir ricada bulundu, " Portreyi size benzemediği için reddettiğiniz belirten bir mektup yazabilir misiniz?"

Kelen bu kadar kolay kurtulduğuna sevinerek razı oldu. Aylar sonra, Macar Sanatçıları Derneği, Budapeşte Güzel Sanatlar Galerisinde sergi açtı. Kelen in telefonu çalmaya başladı. Biraz sonra galeriye geldiğinde Sebesy nin yaptığı portresinin, üzerinde "Bir Hırsızın Portresi" etiketiyle teshir edildiğini gördü. Mağrur milyoner resmin indirilmesini istedi. Müdür reddedince, Kelen resim kendisini topluma alay konusu edeceği için dava açmakla tehdit etti. Bunun üzerine müdür Kelen in resmin kendisine benzemediği için almayı reddettiğini belirten imzalı mektubunu çıkardı.

Milyoner artık resmin parasını ödeyip almaktan başka çare kalmadığını anlamıştı. Genç sanatçı sadece son gülen olmakla kalmamış, ayni zamanda güçlüğü karlı bir alışverişe dönüşmüştü. Çünkü milyoner resmi almağa kalktığında fiyatının eskisinden on kat daha fazla olduğunu görmüştü.

Gördüğünüz gibi, güçlüklere teslim olmayı kabul etmemişti. Bunun yerine öfke ve acıya teslim olmaktansa yaratıcı ve yararlı bir kapı açacak bir yol düşündü. Kısaca ressam değerli bir prensip keşfetmişti :

Yeni fırsatlar bizi genellikle sıkıntılı anlarda ziyaret eder, çünkü bir kapı kapanırsa, başka bir kapı açılır.

Dr. Charles C. Lever 

18 Haziran 2021

Ateş pahası deyiminin anlamı nedir? Ateş pahası deyiminin hikayesi!

 

Günlük hayatınızda sık kullandığınız deyim ve atasözlerinin büyük bir çoğunluğunun anlamını biliyorsunuzdur. Peki bu sözlerin kaynağını hiç merak ettiniz mi? İlkokul döneminizde deyim ve atasözleriyle ilgili anlatılan pek çok eğlenceli hikayeye kulak misafiri olmuşsunuzdur. Zengin kültürümüz bu özlü sözlerin kulaktan kulağa, nesilden nesle aktarılmasını sağlamıştır. Peki ya hikayeleri nelerdir?

Türkçe’nin en güzel yanlarından biri olan deyim ve atasözleri çoğu durumda kurtarıcı olur. Paragraflarca anlatılması gereken olaylar atasözleri ve deyimler ile kısaca özetlenebilir. Hepimizin anlamını bildiği bu sözlerin ortaya çıkış hikayesi ise bir hayli ilginçtir. Sizler için ‘ateş pahası’ deyiminin hikayesini mercek altına aldık. Akdeniz ülkesine mensup bir millet olarak duyguları had safhada yaşıyoruz. Sevdiğimizde çok seviyor adeta kaburga kemiklerini kırmak istercesine bağrımıza basmak istiyoruz. Sinirimizde bir o kadar coşkun...

Günlük hayatta sıkça kullandığımız bu deyimin kökeni Osmanlı dönemine kadar uzanıyor. Kanuni Sultan Süleyman adamlarıyla bir gün ava gitmiş. İstanbul çevresinde avlandıklarını düşünürken uzaklaştıklarını fark etmemişler. Bu sırada hava birden bozmuş ve çok şiddetli bir yağmura tutulmuşlar. Islanmış ve üşümüş olarak bir kömürcü kulübesine sığınmışlar. Misafirlerine hemen ısınmaları için ateş yakmış, sıcak yemekler ikram etmiş. Ev sahibinin yaktığı ateşin karşısında elbiselerini kurutup ısınan padişah, yanındakilere dönerek, “Şu ateş bin altın eder” demiş. Yağmurun dinmemesi üzerine padişah ve maiyetindekiler, geceyi de bu evde geçirmişler. Konuklarını tanıyamasa da kıyafetlerinden önemli ve zengin şahıslar olduklarını anlayan ev sahibi, sabah ona borcunu soran sultana “Binbir altın” cevabını vermiş. Bu cevabın şaşkınlıkla karşılanması üzerine ise ateşe bin altın değeri kendisinin biçtiğini, gecelik konaklamanın ise bir altın olduğunu söylemiş.

“Ateş pahası” deyimi günümüze kadar ulaşmıştır. Ateş pahası deyiminin anlamı ederinden fazla çok pahalı şeyler için bugün de yaygın şekilde kullanılır.

16 Haziran 2021

ODTÜ ve Hocam Efsanesi

 


1986 yılı idi… ODTÜ ye başladığımda çok şaşırmıştım... Herkes ''Hocam'' diye hitap ediyordu bana... Sakallarım filan vardı o zamanlar... Dedim acaba sakallarım olduğundan beni büyük mü zannediyorlar da hocam diyorlar? Gittim berbere aynı gün, kestirdim sakallarımı... Ertesi günü yine herkes ''Hocam'' diye hitap ediyordu… Dedim bana benzeyen bir hoca var kampüste çok popüler ve herkesin tanıdığı da, beni ona mı benzetiyorlar acaba???

O zamanlar kulakları çınlasın, uzaktan akrabamız ve köylümüz Süvari’nin oğlu Dursun ODTÜ Kampüsünde temizlikçi olarak çalışıyordu. O'na denk geldim, dedim böyle böyle... ''Herkes bana ''Hocam'' diyor... Beni birilerine benzetiyorlar galiba? Sakalımı kestim yine durum değişmedi'' Dedi burada bana da herkes ''Hocam'' diye hitap eder. Kimse temizlikçi demez... Burada herkes, ama herkes birbirine ''Hocam'' eder...

Öyleymiş meğer... Dikkat etmemiştim ama herkes birbirine ''Hocam'' diye hitap ediyormuş... Ondan sonra ben de herkese ''Hocam'' diye hitap etmeye başlamıştım... Süvarinin Dursun dahil... Ne güzeldi bir temizlikçiye herkesin ‘’HOCAM’’ diyerek onure etmesi? Aradan tam 32 yıl geçti... ODTÜ de herkesin birbirine ''Hocam'' diye hitap ettiğini ne merak ettim, ne de bir sebebinin olduğu aklıma geldi... Taaaa ki daha dün Ankara Lisesi Whatsapp grubundan konu ile ilgili aşağıdaki mesaj tarafıma düşene kadar:

‘’ Bugün Onun Doğum Günü! Sinan Cemgil günümüzde de çok kullanılan "HOCAM"lı hitap şeklini başlatan isimdi. Hikaye Ankara’da, ODTÜ’de başlamış ve Türkiye’de her bölgeye yayılmıştı. Cemgil, varlıklı ve aydın bir aileden gelişi, sosyal çevresi, aldığı eğitim ve yetenekleriyle İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca ve Latinceyi çok iyi biliyordu. Arkadaşlarına Dante’den İtalyanca dizeler ve henüz Türkçe’ye çevrilmeyen Marks kitaplarını Türkçeleştirerek okurdu. Hatta anlatılanlara göre, Sinan bir gün mimarlıkla ilgili bir kitap bakmak için arkadaşlarından biriyle Ankara'da İtalyan Kültür Merkezi'ne gider. Oradaki kadın memurla İtalyanca, yanındaki arkadaşıyla da Türkçe konuşur. Bu konuşmayı duyan görevli kadın dayanamayıp Sinan'a sorar: "Ne kadar güzel Türkçe konuşuyorsunuz. Nerede öğrendiniz?"... Sinan Cemgil, bir kütüphaneden farksız donanımı, politik birikimi ve hitabet yeteneği ile de herkesce kabul edilen bir isim olmuştu. Bu nedenlerle arkadaşları kendisine "Hoca" diye hitap ederdi. Ancak Sinan tevazu göstererek başka bir amaçla ''Hocam''lı cümleleri başlatıp yaygınlaştırdı. Sinan’ın “Hocam” dedikleri bildiğimiz hocalar değildi elbette. Amacı, müstahdeme, bakkala, otobüs biletçisine, arkadaşına vs vs kimle konuşuyorsa ''Hocam'' diye söze başlayarak ''sen benden daha iyi bilirsin'' tevazusuyla karşı tarafa üstünlük ve öncelik sağlamış olup onure ederek insanlar arasındaki sınıf farkını kaldırmaktı. Hümanist, halkçı ve eşitlikci yanıyla en hoşuna giden kelimelerden biriydi bu. Sinan Cemgil'in slogan olmuş anlamlı sözlerinden biri olan “Biz ODTÜ’de İngilizce Üç Kelime Öğrendik: Yankee Go Home” da unutulmayan duruşları arasındadır. Bugün onun doğum günü! 15 Kasım 1944... Eğer yaşasaydı, izin verilseydi yaşamasına 74 yaşında olacaktı. 68 kuşağının devrimci liderlerinden son derece iyi eğitimli, idealist ve hoca lakaplı dopdolu bir karakter olan Cemgil, işçi, köylü ve emekçi sınıfının hakları uğruna can veren emperyalizm karşıtı bir yurtseverdi. Üzüntüyle anıyorum. Tüm yiğitlere ve devrim ruhuna selam olsun...’’

Yıl 2018… Kendimden tam 32 sene sonra bu defa oğlum ODTÜ de idi… Çok küçük yaşta başlamıştı okula… Daha 3-4 yaşlarında okumayı, yazmayı, matematiği kendiliğinden öğrenmişti bilgisayardan... 5 yaşında ise zaten‘’BİLEN’’ olarak anaokuluna gitmişti… Anaokuluna Erzincan’da, Niğde’de İlkokul 3 ü tamamlamış, geri kalan eğitimine İstanbul’da devam etmişti… İyi derecede ilk öğretim puanına sahip olduğundan kolayca iyi bir liseye yerleştirebildik… Ama İstanbul’da mesafeler çok uzak olduğundan pek te kolay olmamıştı… Uzun araştırmalar sonucunda kendimize yakın olan Özel bir koleje %100 burslu verebilmiştik… Oğlumuz iyi bir eğitim gördüğünden YKS de de derece bekliyorduk, ilk sıralarda yer alamasa da yabancı dilden ilk 1000 ve sayısaldan ilk 3000 içindeydi… Yine uzun araştırmalar sonucu ve kendi istekleri neticesi Ankara ODTÜ ye gönderilmesini uygun bulduk. İngilizceyi iyi derecede bildiğinden hazırlık okumasına gerek te görmedik ki yeterlilik sınavını geçerek direk 1. Sınıftan başladı… Ama çocuktu daha… 18 yaşında bile yoktu… Yüzünde tüy bile çıkmamıştı…Kendinden 2-3-4 yaş büyüklerinin olduğu sınıflarda ezilirdi… Korkmuştuk ebeveyn olarak ama oğlumuza hissettirmemiştik hiç… Sonradan öğrendim ki aynı durumdan oğlumuz da korkmuş, ama bize hissettirmemişti… Taaa ki yukarıdaki ‘’HOCAM’’ yazısı düşene kadar böyle gidiyordu… Bu yazı dün telime düşer düşmez oğluma ilettim… Oğlum beni arayıp teşekkür etti bu yazı için ve dedi ki, ‘’Baba biliyorsun ben çok küçüğüm, bölümümüzde bulunan 1000 kişinin içinde en küçüğü benim… Ne kadar korkmuştum beni küçük diye ezerler diye… Oysa bu yazıda görüldüğü gibi buradaki insanlar ne kadar medeni, ne kadar anlayışlı… Yüzümde daha tüy yok ama herkes bana da ‘’HOCAM’’ diye hitap ediyorlar biliyor musun? Daha benim küçük olduğumu hissettirecek hiçbir olaya şahit olmadım…. Böyle medeni insanların içinde olduğumdan çok mutluyum’’

32 yıl önce bizim zamanımızda bu imkanlar yoktu… Bir tuşa basarak binlerce kişi ile bu bilgiler paylaşılamıyordu… Ama şimdi öyle mi ya? Bilgi çağında olmak bu olsa gerek !! Benim 7 senede öğrenemediğim ODTÜ deki ‘’HOCAM’’ kelimesini var eden kahramanları oğlum ilk senesinde, hatta ilk aylarında biliyor ve bu medeni insanlara minnettar… Bu vesile ile bizler de Sinan Cemgil ve nice adsız kahramanı hasretle selamlıyor, 81 milyon TC vatandaşın da birbirine ‘’HOCAM’’ diye hitap edebileceği günleri arzuluyoruz…

15 Kasım, 2018 Celal Ünsal

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!