Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


03 Kasım 2020

Merkür



Merkür'ün, MESSENGER uzay gemisi tarafından 03 Ağustos 2004 tarihinde çıktığı uzay
yolculuğunda, daha önceki Mariner 10 uzay probunun 03 Kasım 1978 tarihindeki çıktığı
Merkür yolculuğunda görüntülenememiş olan yüzünün çekilmiş fotoğrafıdır.

Merkür (Utarit), Güneş Sistemi'nin Güneş'e en yakın gezegenidir. 8 gezegenin en küçüğüdür. Adını Roma mitolojisinde ticaret ve yolculuk tanrısı ve tanrıların habercisi olarak bilinen Merkür'den alır. Çıplak gözle izlenebilen 5 gezegenden biri (diğerleri Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn) olarak eski çağlardan beri insanoğlunun dikkatini çekmiştir. Yer benzeri ya da 'kaya' yapılı gezegenler sınıfına girmektedir. Güneş'e yakınlığı nedeniyle yeryüzünden izlenmesi güçtür ve hakkında bilinenler sınırlıdır. Uydusu bulunmamaktadır.
Merkür, Güneş'e uzaklığı yaklaşık 46 milyon ile 70 milyon kilometre arasında değişen oldukça eliptik bir yörünge izler. Plüton'dan sonra Güneş Sistemi'nin gezegenleri arasında gözlenen en yüksek dışmerkezlik değerine sahip bu yörüngenin milyonlarca yıllık bir çevrim içinde zaman zaman daha da basıklaşarak dışmerkezlik derecesinin günümüzdeki 0,21'den 0,5 düzeyine dek yükselebildiği sanılmaktadır.
Merkür, Güneş Sistemi'nin iç gezegenler olarak adlandırılan diğer dört üyesi gibi katı bir yapıya sahiptir. 5,43 g/cm³ olan yoğunluğu Dünya ile karşılaştırılabilecek denli yüksektir ve Dünya'dan sonra Güneş Sistemi'nde karşılaşılan en büyük değerdedir. Merkür Güneş'e yakınlığı nedeniyle güneş ışınlarının güçlü etkisi altındadır ve sıcak bir gezegendir. Yüzey ısısı uzun süren Merkür gündüz sırasında 457 °C üzerindeki düzeylere çıkabilirken, etkili bir atmosferin yokluğu nedeniyle gece -172 °C'ye kadar düşmektedir. Gezegenin koyu bir yüzeyi vardır. Yüzeyin 0,11 albedo değeri vardır, yani üzerine düşen güneş ışınlarının ancak yaklaşık onda birini yansıtır.

Yüzey şekilleri

Merkür yüzeyinin en dikkat çeken özelliği tüm gezegen üzerine dağılmış irili ufaklı çarpma kraterleridir. İlk bakışta Ay yüzeyine benzetilebilecek bu görünümün, daha dikkatli bir incelemede birçok farklılıklar içerdiği anlaşılır. Ay'da olduğu gibi kraterlerin yoğun bir şekilde iç içe geçtiği alanlar arasında, krater yoğunluğunun çok düşük olduğu, yumuşak engebeli geniş düzlükler yer alır. Bu bölgeler kraterlerin sık olduğu bölgelere göre daha alçakta yer alırlar ve Ay'daki 'deniz'lere benzer şekilde, büyük çarpmalar sonucunda gezegen içinden yüzeye çıkan lav akıntıları ile oluştukları sanılır. Gerek bu oluşumların, gerekse büyük kraterlerin çoğunun, Güneş Sistemi içinde büyük çarpışmaların sürdüğü 4,5 ile 3,8 milyar yıl öncesini kapsayan dönemde meydana geldiği düşünülür. 3,8 milyar yıl öncesinden günümüze kadar, Güneş Sistemi büyük çarpışmaların sıklığının azaldığı, nispeten sakin bir döneme girmiştir. Merkür üzerindeki en büyük çarpışma izi, 1300 km çapındaki Caloris Havzasıdır. Bu dev lav denizi 100 km çapında bir gökcisminin çarpması ile gezegenin manto tabakasından yüzeye çıkan sıvılaşmış materyel ile oluşmuş, bu arada şok dalgalarının gezegen boyunca yayılarak diğer yüzünde odaklanması sonucunda Caloris Havzasının tam karşı kutbunda 500.000 km²lik bir alan son derece engebeli bir hal almıştır. Ayrıca düzlükler üzerinde yüzlerce kilometre uzunluğunda ve yüksekliği 2–3 km'yi bulan kırıklar dikkati çeker. Bunlara, gezegenin soğuması sırasında küçülen hacminin neden olduğu sanılmaktadır. Kırıkların bazı kraterlerin içinden de geçmeleri krater oluşum döneminden daha sonra meydana geldiklerini düşündürür.
Gezegen yüzeyinin en dışta kalan birkaç metre kalınlığındaki kısmının, Ay yüzeyindekine benzer biçimde çok küçük göktaşlarının milyarlarca yıldır süren bombardımanı sonucunda ince bir toz haline gelmiş regolit tabakası olduğu varsayılır. Aynı Ay'da gözlendiği gibi az sayıdaki genç kraterin, ışınsal olarak kendilerini çevreleyen parlak beyaz çizgilerin ortasında yer aldığı görülür. Bu çizgiler, çarpma sırasında 'kirli' regolitin üzerine sıçrayan taze materyal ile ilişkilidir.

Yüzeyindeki maddeler

Merkür'ün yüzeydeki kurtulma hızı gezegenin düşük kütlesi nedeniyle Dünya'nın ancak % 40'ı kadardır. Bu düzeydeki bir çekim gücü, gezegen yüzeyindeki 400 °C'yi aşan sıcaklıklar karşısında gazların uzaya kaçmasına engel olamayacak denli güçsüzdür. Bu nedenle Merkür'ün çoğunlukla orta ağırlıktaki elementler içeren (oksijen, sodyum, potasyum) son derece seyrek bir atmosferi bulunmaktadır. Bu atmosfer durağan olmaktan çok, Merkür'ün konumunda etkisi güçlü olan güneş rüzgarı ve yüksek yüzey ısıları nedeniyle gezegen yüzeyinden koparılan ve kısa sürede uzay boşluğuna kaybedilen atomlardan oluşmuş, sürekli yenilenen bir yapıdadır. Bu şekliyle, Merkür atmosferini Dünya'nın egzosferi ile karşılaştırmak olasıdır.

Merkür'ün Manyetik Alanı

Merkür'ün küçük boyutuna oranla önemli sayılabilecek bir manyetik alanı bulunmaktadır. Ekseni Merkür'ün dönüş eksenine 11° eğimli, kutupları Dünya'nın manyetik kutuplarına göre ters yerleşmiş durumda, yani kuzey manyetik kutbu gezegenin coğrafi güney kutbuna komşu olan ve gezegen yüzeyinde Dünya manyetik alanının % 1'i kadar güçlü bu alan, Merkür çevresinde küçük bir manyetosfer oluşturmaya yeterlidir. Manyetosfer, Güneş rüzgarı adı verilen ve güneş kökenli hızlı parçacıkların oluşturduğu plazma akımının, gezegenin manyetik alanın etkisi ile saptırılarak engellendiği bölgedir. Manyetosferin en dışında, plazma akımının yavaşlayarak hızının ses hızının altına indiği ve yön değiştirdiği bir şok dalgası gözlenir. Merkür'ün manyetik alanı güneş rüzgarı ile gelen parçacıkları yakalayıp gezegen çevresinde tutacak kadar güçlü olmadığı için, Van Allen kuşakları yoktur.
Küçük bir gezegen olan Merkür'ün çekirdek sıcaklığının bir manyetik alan oluşturmak için gerekli olan sıvı demir kütlesini barındırmaya izin vermeyecek kadar düşük olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle, bugün gözlenen manyetik alanın gezegen içindeki aktif bir manyetik dinamo tarafından sağlanmak yerine, çok önceleri mıknatıslanmış olan katı haldeki çekirdek tarafından sürdürüldüğü görüşü ortaya atılmıştır.

Merkür'ün kendi ekseni etrafında dönüşü

Gözlem koşullarının güçlüğü, Merkür'ün teleskopla ayırdedilebilen yüzey yapılarının hareketlerine dayanarak dönüş periyodunun hesaplanmasını zorlaştırmıştır. 1960'lı yıllara gelinceye dek gezegenin kendi ekseni etrafında dönüşünün, Güneş çevresindeki hareketi ile 'kilitlenmiş' şekilde 88 günde tamamlandığına inanılıyordu. Gezegenin bir yüzünün sürekli karanlıkta kalarak çok düşük sıcaklıkta bulunması ile sonuçlanacak bu durum, 1962 yılında radyo gökbilim tekniklerinin Merkür'ün gece yüzünde sıcaklığın hiçbir zaman -160 °C'nin altına düşmediğini ortaya koyması ile tartışmalı hale geldi. 1965 yılında radar incelemeleri, gezegenin dönüş hızının yaklaşık 59 günlük bir devir ile uyumlu olduğunu gösterdi. İtalyan gökbilimci Giuseppe Colombo bu sürenin Merkür'ün yörünge periyodunun 2/3 ü kadar olduğuna dikkati çekerek, gezegenin alışılmamış bir dönüş-yörünge kilitlenmesi olabileceğini bildirdi. Bu, Mariner 10 uzay sondasının 1974 yılında Merkür'ü ziyareti sırasında doğrulandı. Bugün, Merkür'ün kendi etrafındaki dönüşünü 58,65 günde tamamladığı bilinmektedir. Yörünge ve dönüş periyodlarının bu şekilde 3:2 oranındaki senkronizasyonu, gezegenin oldukça eliptik yörüngesinin yol açtığı önemli yörünge hızı değişimleri ile daha uyumlu görülür. Bu şekilde, 1:1 oranındaki bir kilitlenmenin özellikle günberi dönemindeki hızlanma sırasında yol açacağı librasyon hareketleri ve buna bağlı güçlü gel-git etkileri ve iç gerilimler önlenmiş olmaktadır.
Merkür'ün bu dönüş biçimi ilginç sonuçlar doğurur. Gezegen kendi ekseni etrafında bir dönüşünü tamamladığı 58,65 günlük süre içinde Güneş çevresindeki dönüşünün de üçte ikisini gerçekleştirdiği için, güneşin görünür hareketi çok daha yavaş olmaktadır. Merkür'ün herhangi bir noktasında güneşin iki doğuşu arasında geçen süre dünya ölçülerine göre 176 gündür; diğer bir deyişle bir Dünya yılı, 2 Merkür gününe eşittir. Bunun yanı sıra aşırı eliptik yörünge nedeniyle değişen yörünge hızı, gezegenin güneş çevresindeki açısal hızının bazen kendi etrafındaki açısal hızı aşmasına, yani güneşin görünür hareketinin ters yöne dönmesine yol açar; gezegenin bu eliptik çizgi üzerinde güneşe yaklaşıp uzaklaşmasıyla güneşin görünür boyutunun da değişmesi tabloya eklendiğinde Merkür üzerinde geçen bir günün öyküsü iyice renklenir:

Caloris Havzası, Güneş'in meridyenden yani öğle noktasından geçişi ile günberi geçişinin aynı zamana geldiği bir konumdadır. Merkür'ün her iki yılında bir, bu bölge öğle ile yaz ortasını bir arada yaşayarak gezegenin (ve Güneş Sistemi'nin) en sıcak yeri olur. Caloris Havzası'ndaki bir gözlemci Güneş'in doğudan yükseldikçe büyüdüğünü ve doğudan batıya doğru hareketinin yavaşladığını görür. Güneş en yüksek noktayı geçtikten ve alçalmaya başladıktan kısa bir süre sonra durur ve geriye doğru hareket etmeye başlar. En yüksek noktadan bu kez ters yönde ikinci geçişinde en büyük görünür çapa ulaşır ve batıdan doğuya alçalırken yeniden küçülmeye başlar. Bir süre sonra tekrar yavaşlayarak durur ve doğudan batıya alışılmış hareketine döner. Batı-doğu doğrultusundaki bu geriye hareket dünya ölçüleriyle birkaç gün sürmüştür. Güneş öğle çizgisinden üçüncü kez geçer ve batıya doğru alçalırken küçülmeye devam eder. Güneş battığında bir Merkür yılı dolmuştur. İkinci yıl Caloris Havzası'nın gecesi boyunca geçer, Güneş doğudan yükselmeye Havza'sının 3. bir Merkür yılına girilmiştir.
Caloris Havza'sının 90 derece doğusunda bulunan bir gözlemci için gün çok farklı başlar. Büyük ve sıcak bir güneş doğudan yavaşça yükselmeye başlar, ancak bir süre sonra durarak yeniden alçalır, batarken en büyük çapa ulaşır, dünya ölçüleriyle 2 gün sonra tekrar doğar ve yükseldikçe görünür büyüklüğünün azaldığı gözlenir. Öğle çizgisinden geçerken en küçük halini almıştır, batıya doğru alçaldıkça tekrar büyümeye başlar. Batıdan battıktan kısa bir süre sonra aynı noktadan tekrar en büyük şekliyle doğduğu gözlenir, batı ufkundan bir süre yükseldikten sonra yeniden alçalır ve bir Merkür yılı boyunca görünmemek üzere batar.

Merkür'ün tanınmasının tarihçesi

Eski çağlardan günümüze ulaşan kaynaklarda Merkür Ay, Güneş, Venüs, Mars, Jüpiter, ve Satürn ile birlikte, görünür hareketlerinin diğer yıldızlardan farklılığıyla tanınan 7 gökcisminden biri olarak gösterilir. Bu yönüyle, antik gökbilim için olduğu kadar astroloji açısından da önem taşıyan gezegen, birçok dilde haftanın yedi gününe adını veren gökcisimlerinden biri olarak, tarihöncesinden günümüze insan kültüründe yerini korumuştur. Eski Yunan'da sabah yıldızı olarak görüldüğünde Hermes, akşam yıldızı olarak görüldüğünde ise Apollo olmak üzere iki ayrı ad taşımaktaydı. Pisagor sayesinde bu iki yıldızın aslında aynı gökcismi olduğunu öğrenen ilkçağ dünyası, Merkür ve Venüs'ün Güneş çevresinde döndüğünü ileri süren Heraklit ile ilk kez güneşmerkezli görüş ile tanıştı. Romalılar ise gezegene Hermes'in Roma mitolojisindeki eşdeğeri olan ayakları kanatlı haberci tanrı Merkür'ün adını verirken büyük olasılıkla Merkür'ün sabah ufku ile akşam ufku arasındaki hızlı geçişlerinden etkilenmişlerdi.
1639'da İtalyan gökbilimci Giovanni Battista Zupi basit bir teleskop yardımı ile Merkür'ün evreleri olduğunu farketti. Gezegenin Güneş etrafında döndüğünü bildirdi.

1880'lerde İtalyan gökbilimci Giovanni Schiaparelli atmosferin olumsuz etkilerini en aza indirebilmek amacıyla, Merkür'ün gökyüzünde yüksekte bulunduğu gündüz saatlerinde teleskopla yaptığı gözlemlerle, Merkür yüzeyindeki koyu ve açık renkli bölgeleri gösteren ilk 'albedo haritası'nı çizdi ve Merkür'ün dolanma süresi ile kendi etrafında dönme süresinin eşit olduğunu iddia etti.
Yunan asıllı ve Türkiye doğumlu Fransız gökbilimci Eugène Michel Antoniadi 1934 yılında yayınladığı kitabında Merkür'ün o zamana kadar yapılmış en ayrıntılı albedo haritasını sundu ve gezegenin dikkate değer bir atmosferi bulunduğunu öne sürdü.

1962 yılında Michigan Üniversitesinden W.E. Howard, gezegenin kızılötesi ve radyo ışınımları ölçümlerine dayanarak Merkür'ün gece yüzünün hiçbir zaman güneş ışığı almayan bir yüzeyden beklendiği kadar soğuk olmadığını, bu nedenle 88 günlük dönüş süresi iddialarının akla yakın olmadığını ileri sürdü.
1965'te Gordon H. Pettengil ve Rolff B. Dyce Porto Riko'daki Arecibo radyoteleskopu yardımıyla yaptıkları radar incelemeleri ile gezegenden yansıyan ışınların Doppler kaymasını ölçerek Merkür'ün kendi ekseni etrafındaki dönüşünü yaklaşık 59 günde tamamladığını hesapladılar. Bu bulgu üzerine İtalyan bilim adamı Giuseppe Colombo bugün kabul edilen 3:2 yörünge-dönüş senkronizasyonu görüşünü ortaya attı.

1991 yılında Arecibo radyoteleskopundan yapılan radar gözlemlerinde gezegenin kutup bölgelerinde donmuş halde su bulunabileceğini düşündüren bulgular elde edildi.

Mariner 10 uzay sondası

Bugüne dek Merkür'e gönderilen tek uzay aracı 1973 yılında fırlatılan Mariner 10 uzay sondasıdır. Sonda, Şubat 1974'te Venüs yakın geçişini gerçekleştirdikten ve gezegenle ilgili bilimsel gözlemler yaptıktan sonra, Güneş çevresinde Merkür yörüngesi ile kesişen ve yörünge dönemi Merkür'ün periyodunun tam iki katı olan eliptik bir yörüngeye girerek bu çizgi üzerinde her 176 günde bir Merkür'le karşılaşmaya başladı. 29 Mart 1974, 21 Eylül 1974 ve 16 Mart 1975 tarihlerinde gerçekleşen üç yakın geçişte gezegen hakkında çok değerli bilgiler elde edildi:
 



Merkür'ün kütlesi,çapı, dönüş süresi duyarlı olarak ölçüldü.
Gezegenin daha önce bilinmeyen manyetosferi keşfedildi, ince atmosferi hakkında veriler toplandı.
Ayrıntılı fotoğraflar çekildi, gezegenin yüzey haritası çıkarıldı. Ancak sondanın her geçişinde Merkür aynı konumda bulunduğundan, yüzeyin ancak yarıya yakın bölümü haritalanabildi.
Üçüncü geçişte gezegene 327 km yaklaşan sonda, bu geçişten kısa bir süre sonra yakıtının bitmesi ile görevini sonlandırdı. 1975 yılından bu yana bağlantı kurulamayan Mariner 10, sabit yörüngesinde her iki Merkür yılında bir gezegenle aynı noktada buluşmaya devam etmektedir.

MESSENGER uzay sondası
Yer'den Merkür'e gönderilen uzay araçları, gezegenin Güneş'e yakın konumu nedeniyle, gezegen çevresinde yörüngeye girebilmek için çok yüksek enerjiye gereksinim duymaktadır. Bu nedenle, Mariner 10 programında, gözlemler için çok az zaman tanıyan hızlı yakın geçişler ile yetinmek zorunda kalınmıştır.

1980'lerin sonlarına doğru NASA bilim adamlarından Chen-Wan Yen, bir uzay sondasını Merkür çevresinde yörüngeye sokmaya olanak tanıyabilecek ekonomik uçuş yolları tasarladı. MESSENGER bu plan üzerine kurulmuş karmaşık ve uzun bir rota izleyerek Mart 2011'de Merkür etrafında yörüngeye girmek üzere, 3 Ağustos 2004'te fırlatıldı. Gelişmiş bilimsel aygıtlarla donatılan sonda, yörüngeye girmeye uygun bir açı ve hız elde edebilmek için gerekli kütleçekim yardım manevralarını 1 kez Yer, 2 kez Venüs ve 3 kez de Merkür yakın geçişi ile gerçekleştirecektir. 1 yıl sürmesi planlanan yörünge etkinlikleri şu konular üzerinde yoğunlaşacaktır:

Merkür'ün tüm yüzeyinin yüksek çözünürlüklü (250 metre/piksel) görüntülerinin elde edilmesi
En azından gezegenin bir bölümünün topografik haritasının çıkarılması

Yüzey bileşenlerinin gezegen üzerinde dağılımı
Çekim alanının ayrıntılı haritası

Manyetik alanın 3-boyutlu modeli
Çeşitli elementlerin yüksekliğe göre dağılımı

Kutuplarda kraterlerin güneş almayan alanlarında korunmuş uçucu bileşenlerin araştırılması

BepiColombo programı
ESA (Avrupa Uzay Ajansı) tarafından 2012 yılında fırlatılması planlanan ve Merkür'ün kendi ekseni etrafında dönüşünü aydınlatan Giuseppe Colombo'nun onuruna adlandırılan BepiColombo uzay aracı iki ayrı sondadan oluşacaktır. Merkür çevresinde iki değişik yörüngeye oturtulması planlanan sondalardan birinin gezegenin manyetosferi, diğerinin ise yüzey ve atmosferi ile ilgili gözlemler yapması öngörülmektedir.

Gözlem koşulları
Merkür, Güneş çevresinde yaklaşık 88 gün süren dolanma süresi ve 116 günlük kavuşum dönemi ile, gökyüzündeki görünür hareketini yılda üç kez yineler. Bir alt gezegen olması nedeniyle ile her zaman Güneş'e yakın konumdadır ve gözlenmesi Güneş'in parlak ışığı nedeniyle oldukça güçtür. -1,9 kadir derecesine varabilen parlaklığı ile en parlak yıldızlardan ve bazen Satürn, Mars ve hatta Jüpiter'den daha ışıklı olabilmesine karşın hiçbir zaman karanlık bir zemin üzerinde izlenemediği için, her kavuşum döneminin en fazla birkaç gün süren bir kısmında, en yüksek batı ya da doğu uzanımı esnasında çıplak gözle görülebilir. Bu gözlem koşulları, doğu uzanımı için güneşin batışını izleyen, batı uzanımı için ise güneşin doğuşundan az önceki kısa bir süre için gerçekleşir. Bu nedenle her 116 günlük dönemde Merkür bir kez 'akşam yıldızı', bir kez de 'sabah yıldızı' olarak izlenir. En yüksek uzanım, yörünge dış merkezliğin yüksek olması nedeniyle 18° ile 28° arasında değişir, ancak 28° bile rahat bir gözlem için yeterli değildir. Özellikle tutulum düzleminin ufka daha yakın olduğu yüksek enlemlerden gezegenin görülmesi çok zordur. Gözlem noktası Yer ekvatoruna yaklaştıkça Merkür'ün sabah ya da akşam alaca karanlığında ufuktan yüksekliği artacağı için çıplak gözle görülebilmesi daha kolay olur. Merkür'ün oldukça eliptik yörüngesinin uzun ekseninin Yer yörüngesine göre konumuna bağlı olarak, dünyanın güney yarı küresinin sonbahar başlangıcına denk gelen döneminde, gezegenin olası en yüksek batı uzanımı ile 7°'lik yörünge eğikliğinin üst üste gelmesi sayesinde Merkür için en uygun gözlem koşulları oluşur. Aynı şekilde olası en yüksek doğu uzanımı ile yörünge eğikliği açısının birbiri üzerine eklenmesi, yine güney yarı küreden bu kez kış aylarında gezegenin rahat gözlenmesine olanak sağlar. Yüksek dış merkezlik nedeniyle yörünge hızı dolanma sırasında çok değişir ve kavuşum süresi Yer'in Merkür yörüngesine oranla konumuna göre birkaç gün kayabilir.

Yer atmosferinin olumsuz etkilerini en aza indirebilmek amacıyla, teleskop kullanılarak yapılan profesyonel gözlemler Merkür'ün ufuktan iyice yüksekte bulunduğu gün ortası saatlerinde gerçekleştirilir. Tam güneş tutulmaları çok kısa süre için de olsa güneşe çok yakın konumdaki gezegenin gün ortasında çıplak gözle izlenebilmesine olanak sağlar.
Kısıtlayıcı etmenler nedeniyle, yeryüzünden yapılan gözlemler en güçlü teleskoplar kullanıldığında dahi Merkür'ün yüzey şekilleri hakkında yeterli bilgi sağlayamamış ve elimizdeki bilgilerin büyük kısmı Mariner 10 uzay sondası tarafından sağlananlarla sınırlı kalmıştır.

Evreler
Bir teleskopla izlendiğinde Merkür'ün Ay ve Venüs gibi evreleri olduğu görülür. Gezegenin yeryüzüne en uzak ve Güneş'in arkasında bulunduğu üst kavuşum anında görünen yüzeyinin tümü aydınlandığından ışıklı bir daire şeklinde 'dolun' evresi söz konusudur. Bu aynı zamanda uzaklık nedeniyle Merkür'ün görünür çapının en az olduğu dönemdir. En iyi gözlem koşullarının oluştuğu en yüksek uzanım anında gezegen bir yarım daire şeklinde görülür. Güneş ile Yer arasında kaldığı dönemlerde ise karanlık yüzünü göstererek bir 'hilal' şekli alır. Hilalin en ince olduğu dönemler gezegenin dünyaya en yakın olduğu ve görünür çapının en büyük olduğu dönemlerdir, ancak bu esnada güneş ışınları gezegenin görülmesini engeller.

Merkür'ün Güneş geçişleri
Merkür her yıl (ortalama) üç kez alt kavuşum konumundan geçtiği halde, yörüngesinin tutulum düzlemine 7 derecelik bir açı yapması nedeniyle güneş diskinin önünden geçişi nadiren gerçekleşir. Merkür yörüngesinin tutulum düzlemini kestiği noktalar, yani yörüngenin çıkan ve inen düğümleri ile Güneş ve Yer'in düz bir çizgi üzerinde yer almasını gerektiren bu durum her yüzyılda 12-14 kez ve yalnız Mayıs ve Kasım ayları içinde gözlenir. Güneş diski üzerinde küçük bir siyah beneğin ilerlemesi şeklinde izlenen bu olay, Merkür'ün yörünge hızının daha düşük olduğu günöte noktasına daha yakın olan Mayıs geçişlerinde daha yavaş olur ve 9 saat kadar sürebilir.


Yörüngesel özellikleri (Epoch J2000)
Güneş'ten ort. uzaklığı
57,909,176 km
0.387 098 93 AB
Yörünge uzunluğu
360,000,000 km
(2.406 AB)
Yörünge dış merkezliği
0.205 630 69
Günberi
46,001,272 km
0.307 499 51 AB
Günöte
69,817,079 km
0.466 698 35 AB
Yörünge periyodu
87.969 34 gün
(0.240 846 9 a)
Kavuşum süresi
115.8776 gün
Ort. yörünge hızı
47.87 km/s
Max. yörünge hızı
58.98 km/s
Min. yörünge hızı
38.86 km/s
Eğiklik
7.004 87°
(Güneş ekvatoruna göre 3.38°)
Çıkış düğümü boylamı
48.331 67°
Günberi açısı
29.124 78°
Uydularının sayısı
0
Gözlem özellikleri
Görünür parlaklık
max.
min.
-1.9
+2.6
Yer'e uzaklık
en yakın
en uzak
77.300.000 km
0,52 AB
221.900.000 km
1,48 AB
Görünür çap
en yakın
en uzak
13 ark saniye
4,5 ark saniye
Fiziksel özellikleri
Ekvatoral çap
4879.4 km
(0.383 Dünya çapı)
Yüzey alanı
7.5×107 km²
(0.147 Dünya yüzeyi)
Hacim
6.083×1010 km³
(0.056 Dünya hacmi)
Kütle
3.302×1023 kg
(0.055 Dünya kütlesi)
Ana özkütle
5.427 g/cm³
Ekvatoral yerçekimi
3.701 m/s²
(0.377 g)
Kaçış hızı
4.435 km/s
Dönme periyodu
58.6462 gün (58 gün 15.5088 h)
Dönme hızı
10.892 km/h (ekvatorda)
Eksen eğikliği
~0.01°
Kuzey kutbunun
bahar açısı
281.01° (18 h 44 d 2 s) 1
Yükselim
61.45°
Albedo
0.10-0.12
Yüzey sıcaklığı
min
ana
max
90 K
440 K
700 K
Ort. yüzey sıcaklığı: Gündüz
623 K
Ort. yüzey sıcaklığı: Gece
103 K
Atmosfer özellikleri
Atmosfer basıncı
çok düşük
Moleküler Oksijen
42%
Sodyum
29%
Hidrojen
22%
6%
Potasyum
0.5%
Diğer
0.5%

02 Kasım 2020

Antik Çağ’da Mutfak Kültürü

image İnsanların yaşaması için hava ve sudan başka yiyecek de çok önemli bir gereksinimdir. Yiyeceğe ulaşmak hayli zordu Antik Çağ’da. İlk evrelerde bitkisel besinini bulup toplayan, hayvansal besinini izleyip avlayan insan, giderek bazı buluşlarıyla beslenme uğraşları bakımından diğer canlılardan ayrılır. Ateşi bulan insanoğlu önce bununla ısınmış, sonra aydınlanma gereksinimini karşılamış ve yine ateşle yiyeceğini pişirmiş. Gittikçe besin yaratma konusunda deneyime sahip olan insanoğlu, besini sadece karnını doyurmak için değil, aynı zamanda farklı tatlar denemek için de pişirmiştir. Bir yandan ticaret yoluyla değişik besin maddeleri elde edilirken, bir yandan da yeni malzeme birleşimleri ve yeni pişirme yöntemleri denenmiştir. Hazırlanan yemeklerin kimyasında coğrafi etkenler özel bir rol oynamış, yöresel “mutfak”lar ortaya çıkmıştır.

Bir arada yaşayan çoğu canlı gibi insanoğlu da besinini paylaşmıştır, yalnız bunu kuru kuruya değil, sohbet ve eğlence eşliğinde yapmıştır. Böylece ortaya çıkan sofra adetleri de zaman, yer ve başka koşullara bağlı olarak, tüketilen yiyecek ve içecekler kadar farklılaşmıştır.

Yunan ve Roma toplumları­na özgü mutfak kültürünü antik kaynaklardan öğrenebiliriz. Antik yazarlar besin çeşitlerini, bunların üretim ve ticaretini; hazırlanan yemekleri ve sunuş biçimini; neyin, ne zaman, nerede, nasıl tüketildiğini bildirirler. Homeros ve komedya yazarlarının verdiği bilgiler önem­lidir. Klasik ve Hellenistik Dönem mutfak ve sofra kültürüne dair vazgeçilmez iki kaynak, lulius Polluks’un Onomastikon ve Athenaios’un Deipnosophistai adlı eserleridir. Polluks 2. yy. içlerinde, Athenaios aynı yüzyılın sonlarında eserlerini kaleme almışlar. Bu kaynakların arasında Mithaikos, Arkhestratos, Semonaktides gibi aşçı ­yazarların, Philistron, Diokles ve Mnesitheos gibi hekim­ yazarların kitapları da vardır. Polluks ve Athenaios, yemek ile ilgili tüm konuları, kap, mobilya, müzik, dans ve benzeri yan öğeleri bir araya getirir. Ksenophon ve Platon’un Symposion adlı eserleri ise, belki Yunan sofra kültürünün doruğunu oluşturan şarap şöleni (symposion) ile ilgili somut ayrıntıları yansıtmaz, fakat onun at­mosferini yaşatır.

image

Roma beslenme alışkanlıkları hakkında da birçok yazılı kaynak bulunmaktadır. Cumhuriyet Dönemi için Cato ve Varro, İmparatorluk Dönemi için Columella kırsal çevredeki uygula­maları aydınlatır. İmparatorluk Dönemi soylularının tükettiği yemeklerin tarifleri ünlü gurme Apicius’un De re coquinaria (Mutfağa dair) adlı yemek kitabında günümüze gelmiştir. Yaşlı Plinius’tan besin maddelerine, Vitruvius’tan yemek odası ve mutfak mimarisine, Horatius, Petronius, Martialis, luvenalis, Genç Plinius ve Macrobius’tan kent mutfağına ve sofra kültü­rüne ilişkin bilgiler ediniriz.

Antik yazarlar kadar açıklayıcı olmamakla birlikte, yazıtlar da beslenme konusuyla bağlantılı bazı bilgiler aktarır. Gerek Yunan, gerekse Roma toplumunun tükettiği besinleri ve onların fiyatlarını kapsayan listeler bu çerçevede ilk sırayı alır. Ayrıca yazıtlar besin maddelerinin halka ulaşmasında devletin tedarik ve denetim işlevlerine, özellikle Roma İmparatorluk Dönemi’nde devletin yanı sıra, varlıklı kişilerin halk yararına gerçekleştirdikleri şölen ve yiyecek dağıtımı etkinliklerine ışık tutar. Beslenme konusunda antik yazarlar ve yazıtların verdiği bilgi­ler, arkeolojik veriler ile desteklenmekte ve tamamlanmakta­dır. En somut ve dolaysız arkeolojik bulgular, besin maddele­rinin günümüze ulaşmış kalıntılarıdır. Çeşitli Yunan ve Roma yerleşmelerinde saptanan bu tür buluntular arasında özellikle Campania bölgesi örnekleri önemlidir. Çünkü Vezüv yanar­dağının İ.S. 79 yılında patlaması sonucunda Pompeii ve Hercu­laneum gibi çevre yerleşmeleri kaplayan küller, pek çok nesne ile birlikte türlü besin maddelerinin kusursuz denebilecek bir şekilde koruna gelmesini sağlamıştır.

Öte yandan Antik döneme ait mimari buluntular içerisinde yemek odası, mutfak, fırın, yağhane, şaraphane, lokanta birimleri ile bunlara bağlı araç ve kaplar da konu açısından birinci derecede önem image teşkil eder. Başta pişmiş toprak, maden ve cam olmak üzere farklı malzemelerden yapılmış sofra ve mutfak kapları, bir yandan beslenme ile ilgili eşya repertuarını tanıtırken, öbür yandan içerdikleri yiyecek ve içeceklere ilişkin dolaylı ipuçları verir. Beslenme konusuna ışık tutan bir diğer kaynak grubu­nu, sanat ürünleri oluşturur. Yunan vazo resimleri, besin maddelerinin satışı, yiyeceklerin hazırlanması ve şölenler hakkında bilgimizi artırır. Çoğu Arkaik Dönem’e tarihlenen pişmiş toprak figürinlerde yiyeceklerin hazırlanmasına ilişkin ayrıntılar bulmak mümkündür. Duvar resimleri ve mozaikler­de betimlenen natürmortlar ve günlük yaşamdan sahneler, Hellenistik Dönem’den başlayarak Roma imparatorluk Dönemi sonlarına dek benzer temaları ve özellikle besin maddelerinin çeşitliliğini sergiler. Mezar kabartmaları ise, ölü yemeği sahneleriyle şölen bağlamında, ölüyü iş başında gösteren sahnelerle besin maddelerinin üretimi ve satışı bağlamında aydınlatıcıdır. Bütün bu kaynakların yardımıyla, Yunan ve Roma toplumlarında beslenme alışkanlıkları, bazı eksikliklere rağmen, ayrıntılı bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

image

ESKİ YUNAN TOPLUMUNDA BESLENME

Besin Maddeleri ve Kullanımı

Yunan besinleri çok sağlıklıydı. En çok ekmek, et ve yağ tüketiliyordu. Tüketilen besinler mevsimlere göre değişiklik gösteriyor; yazın bol miktarda taze sebze ve meyveler, kışın da kuru meyve tüketiliyordu. Kışın ayrıca depoladıkları elmaları yerlerdi. Peynirlerini yazdan yaparlardı. Geç dönemlerde mürekkep balığı ve kabuklu deniz mahsulleri gibi pek çok deniz canlısıyla besleniyorlardı. Et ise, görünüşe göre sadece soylu kesimin yiyeceğiydi.

Eski Yunan uygarlığının erken evrelerine birçok yönden ışık tutan Homeros’un <I>İliada </I>ve Odysseia adlı destanları, Geometrik dönem’de beslenmenin ete dayandığı izlenimini verir. Destandaki kahramanlar şölen sahnelerinde et ve ekmekle karınlarını doyurur­lar. Başlıca kesim hayvanları sığır, koyun, keçi ve domuzdur. Kesim yemekten hemen önce yapılır. Yanan et parçala­rının üzerine şarap dökülmesiyle sıvı sunusu da gerçekleştirilir. Eti, ince ince kesip, bir miktar içyağı ile birlikte uzun şişlere geçirir, tuz ve un ekleyerek pişi­rirler. Arta kalan yağ bir kazanda eritilir. Yağa ve yağlı ete düşkünlük destanların çeşitli dizelerinde yansıtılmıştır.

İlginç husus, ete dayalı menünün, Homeros’un yaşadığı döneme ait buluntular ile çelişmesidir. Geometrik Dönem seramik repertuarında kızartılan etten çok, lapa ve sulu yemek­ler için elverişli olan çanak şeklinde tas ve kase tipleri baskındır. Belki de et servisinde kullanılan düz tabak ve tepsiler, ahşaptan yapılmış ve bu yüzden de günümüze kadar ulaşamamıştır. Ancak, sonraki yüzyıl­larda daha iyi belgelenen beslenme tablosunun tahıl ağırlıklı bir karakter göstermesi, böyle bir ihtimali dolaylı olarak zayıf­latır. Bu yüzden Homeros’un Geometrik Dönem günlük yaşantısını aynen yansıtmak yerine, kahramanlar dünyasına uygun, şaşalı ve idealize unsurlara yer verdiği kabul edilebilir. Sıradan insanların güç ulaştıkları et, destanlarda kahramanların olağan besini durumundadır.

Arkaik Dönem’in başlarında, Yunanlılar için et bolluğu şenlikten şenliğe görebildikleri tatlı bir rüyadır. Bu zamanlarda, et eskisi gibi şişlere geçirilip kızartılmak yerine, bir kazanın içinde kavrularak pişirilir. Taze etten yoksun sayılabi­lecek beslenme tablosunda domuz jambonu ve sucuğu, süt, peynir, yumurta ve balık başlıca protein kaynaklarıdır. Balık taze tüketilmesinin yanı sıra, kurutma yöntemleri ile konserve edilir. Balık konserveciliği özellikle Pontos (Karadeniz) ve Propontis (Marmara Denizi) kıyılarındaki bazı yerleşmelerde endüstrileşmeye başlar.

Arkaik Dönem’de beslenme, tahıl ağırlıklı yiyecekler ile onlara katık edilen sebzelere dayanır. Arpa unundan yapılan ve bir tür yufka ekmeği olduğu anlaşılan maza ön plandadır. Ekmek de önceleri arpadan yapılmış, giderek buğday onun yerini almıştır. Bu evrede lahana, ıspanak, pazı, ebegümeci, kuşkonmaz, pırasa, soğan, fasulye, bezelye, mercimek ve bakla gibi sebzelerden söz edilmektedir. Yunanlıların özellikle erken dönemlerde mantar çeşitlerine kuşkuyla baktıkları anlaşı­lır. Sebzeler çiğ ya da haşlanarak yenilmiş, baklagillerden lapa kıvamında yemekler yapılmıştır. Yunan mutfağı bütün yemek­lerde zeytinyağı kullanmıştır. Bu durum Akdeniz mutfağının bir özelliği olarak günümüze dek sürmüştür. Arkaik Dönem’in en sevilen meyveleri incir, üzüm ve elmadır. İncir yaş ya da kuru olarak sofraya getirilmiştir. Üzüm sofrada ve şarap yapı­mında tüketilmiştir.

Arkaik Dönem’de Yunan anakarasında yaşayanlar sade bir mutfak ile yetinirken, doğulu saray mensuplarının zengin sofraları vardı. Perslerin ve Lydialıların malzeme esirgemeden yapılmış yemeklerle donattıkları, gösterişli sofraları ünlüydü. İonia bölgesindekiler başta olmak üzere Anadolu’daki Yunanlı­lar görkemli doğu geleneklerinin etkisinde kaldı.

Yunan kadınları ve kızları genellikle yemeklerini kendileri yapıyor, zengin Yunan aileleri ise, yemeği hazırlamak için aşçı ve köleler çalıştırıyordu.

M.Ö. 5. yy. sonlarına gelindiğinde bir yandan doğu ile yoğun ilişki, diğer yandan gelişen ekonomi ve ticaret, yaşam koşulla­rına ve bu çerçevede beslenme alışkanlıklarına önemli yenilikler getirdi. Çok çeşitli ekmek ve çörekler yapan fırınlar kuruldu, fırıncılık bir meslek dalı olarak gelişti. Varlıklı kişile­rin evlerinde yemekler artık bir aşçı tarafından pişiriliyor, kimi kez aşçının yanında bir grup yardımcı çalışıyordu.

Ticaretteki hareketlilik, besin maddelerine çeşitlilik kazandırdı. Atina artık Fenike’den hurma ve buğday, Suriye’den incir, Lykia’dan et, Paphlagonia’dan badem ve ceviz ithal ediyordu. Önceki yılların baharlı sebzeleri yerine, uzak diyarlardan getirilen baharatlara revaç gösterildi.

Varlıklı çevrelerde, soslarla hazırlanmış balık yemekleri kadar, farklı tür etleri bir araya getiren yemekler de sevilmiştir. Et yemeklerinde baharat katkısı boldur. Baharat­lar arasında kimyon, kişniş, fesleğen, dereotu, nane, kekik ve silphium’un adı geçer. Kyrene’de (bugünki Libya) yetiştirilen silphium (silphion) öyle değerliydi ki, Roma devlet hazinesinde saklanırdı. Bunun sap ve köklerinden elde edilen özsu, özellikle et ve balıkları çeşnilendirmek amacıyla kul­lanılmış, ayrıca yaprakları sebze gibi pişirilmiştir. Aşçı­lar karabiber ile birlikte diğer Hint baharatlarına da revaç gösterir. Garum denen balık sosu yemeklerden eksik edilmez. Balık, bütün olarak tuzla karıştırılır ve üç ay kadar fermantasyona (mayalanmaya) bırakılırdı. Oluşan sıvı süzülüp şişelenir, pek çok Yunan ve Roma yemeğinde bol miktarda kullanılırdı. Aslında balık sosu imalatı, antik dünyanın tek fabrika endüstrisiydi. Eski­den yalnız tatlı ve çöreklere katılan bal, giderek yemek malzemeleri arasında sayılır. Böylece, Klasik Dönem sonlarında değişik tatları karış­tırma eğilimi, Yunan mutlağının önemli bir yönü olarak belirir. Bu eğilim daha sonra Roma mutfağının asal özelliği olacaktır.

Şarap

image

Eski Yunan toplumunda şarap yegâne içecek durumundadır. Bu yüzden bağcılık ve şarap üretimine büyük önem verilmiş­tir. Yunanlılar üzümleri ayakla ezer ve elde ettikleri şırayı pithoslarda mayalanmaya bırakırlar. Şaraba hoş bir tat ve koku vermesi amacıyla, pithos kapakları çam kozalakları ve baharlı otlarla ovulur. Pithoslar belli aralıklarla açılarak, içerikleri kontrol edilir. Şıranın yüzeyinde biriken köpük toplanıp atılır. Bazen şıraya pekmez de eklenir ki böylece şarabın ağırlık kazanması sağlanırdı. Bu gibi şarapları yunanlılar daima suyla karıştırarak içerlerdi. Karma oranı şarabın türüne, yoğunluğuna ve isteğe bağlı olarak değişirdi. Hesiodos, yoğun Byblos şarabının yirmi ölçü suyla karıştırılması gerektiğini söylemiştir.

Sofra Adetleri

Eposlarda üç öğün söz konusudur. En önemli öğün deipnon denen öğle yemeğidir. Kahramanlar üç öğünde de bir masa çevresindeki sekilere oturarak ve elleriyle yemek yerler. Arkaik Dönem’de günün ana öğünü akşam yemeğidir. M. Ö. 7. yy’da Yunanlılar kline denen yataklara uzanarak yemek yemeğe başlarlar. Kadınlar erkeklerden önce yemeğini yiyor ve böylece erkek yemeğini yerken kadın da ona hizmet ediyordu.

Şölen

image

Şölenler kuşkusuz soylu kesimlere ait olmalıdır. Böyle şölenlerde köleler hizmet eder hatta konukların yemekten önce ve sonra ellerini yıkamalarına yardımcı olurlardı. İlk şölen yemek şöleni, ikinci şölen ise symposion denen şarap şölenidir. Symposionda sohbet çok önemli bir unsur olmalıdır. Hatta o ki vazolarda birbiriyle konuşur vaziyette symposion konukları resmedilmiştir. Ayrıca müzik, dans ve oyunlarla da hoşça vakit geçirilirdi. Şölenlerde oynanan oyunlardan biri kottobos*’ dur.

Mutfak Eşyaları

Kazılarda en çok karşımıza çıkan, şarap karıştırma kabı olan krater, şarap soğutma kabı olan psykter, şarap dağıtma kapları olan oinochoe gibi sürahilerle kyathos denen kepçeler ve şarabı içmek için kullanılan kaplar yani kylix, rython ve bardaklardır. Bu da bize symposionun Yunan mutfak kültüründe çok önemli bir yere sahip olduğunu gösterir. Genel olarak, pişmiş toprak kaplar kullanılmıştır ancak symposionlarda madeni kaplar önemlidir. Çünkü symposionlar soylulara atfedildiğinden ucuz kap kullanımına gidilmemiş olması gerekir. Pişmiş toprak kaplar, daha çok orta halli kişiler için bir kullanım aracıdır ki bunları üretmek ucuz ve seridir. Yemekler için genellikle kaseler, tepsiler, lekythoslar kullanılmıştır. Lekythoslarla zeytinyağı dökülüyordu.

Mutfaklarda pişirmek için sabit ocaklar kullanılmıştır. Geometrik ve Arkaik dönemlerde en sık karşılaşılan pişirme kabı üç ayaklı kazandır. Klasik dönem’de bazı komedya yazarlarının optaneium denen yemek hazırlama ve yeme mekanları tam anlamıyla mutfak olarak kabul edilemezler. Bu dönemde ocaklar, diğer mutfak eşyaları gibi taşınabilir niteliktedir ki bu da ayrı bir mutfak biriminin olmadığına işarettir. Bu dönemde de Arkaik Dönem’deki gibi pişmiş toprak kaplar tercih edilmiştir. Mutfaklarda ele geçen kaplar arasında, pişirme kabı olan güveçler, su taşımaya yarayan hydria ve kalpisler, depolama kapları çoğunluktadır. Ayrıca yemek yapımında yardımcı unsurlar yani elek, havan, süzgeç, şiş ve bıçaklar da ele geçmiştir. Bu mutfak araçları genellikle duvarlara bir çivi yardımıyla asılmıştır ki bunların asılı olduğu kazılarda bulunan kapların bir bölümündeki çengel şeklindeki asma aparatından anlaşılır; kaplar ise, duvarlardaki raflara yerleştirilmiştir.

*Kottobos: Belirlenen hedefe konukların taslarında kalan son şarap damlalarını isabet ettirmesi gereken bir oyundur.

image

ROMA TOPLUMUNDA BESLENME

Roma uygarlığında beslenme, eski Yunan toplumuna bağlı olarak bir gelişim gösterir. Yiyeceklerden sofra adetlerine kadar her alanda bir gelişme söz konusudur.

Besin Maddeleri

M. Ö. 4. yy.’da tahıl türleri başlıca besin kaynağıydı diyebiliriz. Sebzeler boldur. Salatalık, soğan, pırasa ve kabak hemen hemen her evin bahçesinde yetiştirilmiştir. Bunlar muhtemelen suda haşlanarak tüketiliyordu. Yabani kereviz otunu ise, Romalılar, günümüzde kullanılan maydanoz kadar çok kullanıyorlardı.En çok kullanılan baharatlar, kişniş, nane, dereotu ve rezenedir. Ayrıca, Yunanlıların da kullandığı silphium denen baharat da Roma mutfak kültüründe çok önemli bir yere sahipti. Hatta o ki, hazine dairelerinde saklanırdı. Meyvelerin çeşitleri az olmakla birlikte, incir, elma ve muşmulanın tüketildiği bilinir. Roma sofrasında daha çok bitkisel besinler tüketilirdi ve bu yüzden sağlıklı bir besin tüketimleri vardı. Et ise, şenliklerde yenen bir yiyecekti. Genellikle beyaz et tüketiliyordu. Bazı kuşların yumurtasından da faydalanıyorlardı. Et tüketiminde avcılık önemli bir yere sahipti. Çoğu zaman av dönüşü de et ziyafeti yapılırdı. Romalılar da Yunanlılar gibi, koyun ve keçi sütünü tercih etmişler ama sütü daha çok krema ve peynir yapımında kullanmışlar. Romalılar, peynirlerin pek çok farklı türünü yapıyorlardı. Romalı bir tarım ve hayvancılık tarihçisi olan Columella, peynir yapımı hakkında şunları söyler: bir galon süte bir denarius ağırlığında peynir mayası konmalıdır. Bu karışım ısıtılır ve pıhtılaşmaya başlayınca süzülür ve tuz yardımıyla sertleştirilirdi.İ.Ö. 2. yy. sonlarında soylu ve varlıklı kişiler, zenginliklerinin ve artık sıkı ilişkiye girilen Hellenistik dünyanın etkisiyle, başka konularda olduğu gibi beslenmede de lükse yönelirler. Buna bağlı olarak da besinlerde çeşitlilik ortaya çıkar. Bu çeşitlilik kuşkusuz ticarete bağlı olmalıdır. Takas yöntemiyle antik dünyanın çeşitli kentleri birbirlerinden besin çeşitliliğini öğrenmiştir. Yemeklerde sos olarak, Yunan toplumlarında da kullanılan balık sosu ve zeytinyağı kullanılmıştır. Hayvanlar barınaklarda bir müddet beslendikten sonra yeniyordu. Böylece hayvanlar daha besili oluyor ve bunlardan daha fazla et elde edilebiliyordu.Zaman ilerledikçe, ekmek fırınları ortaya çıkar ve burada her kesime hitap eden mayalı ekmek satışı yapılırdı.Yoksul çevreler dışında sebze, tüketim alanında gözden düşer. Fakat enginar bir sebze için fazla lükstü ve genellikle soyluların tüketim alanına giriyordu ama mercimek ve bezelye her evde bulunuyordu. Romalılar için mantar da önemli bir tüketim kaynağıydı. Giderek Roma mutfağında et ve balık önem kazanır. Çeşitli hayvanlardan sucuk, sosis imal edilmiş, sahil villalarında balık yetiştirmek amacıyla havuzlar oluşturulmuş. Bu havuzlarda yetişen balıklar daha sonra sunum için ızgarada pişirilmiş olmalıdır. Ayrıca mürekkep balığı, istiridye ve kalamar da Roma mutfağında önemli bir yere sahiptir. Antik kaynakların bildirdiği yemek tariflerinde yer alan başka bir malzeme de baldır. Bal, hem tatlılarda hem de yemek soslarında kullanılan afrodizyak bir malzemeydi. Bundan yola çıkarak diyebiliriz ki Romalılar çeşitli türleri karıştırıp, karma tatlar oluşturmuştur.

Şarap

image

Romalıların da başlıca içeceği şaraptır. Şarap üretiminde Yunanlılardan öğrenilen teknikler kullanılıyordu ama üzümler artık ayakla değil, preslerde eziliyordu. Romalılar en iyi şarabın hiçbir katkı içermeyen olduğuna inanmışlar. Bağcılığı ve şarap yapımını Yunanlılardan öğrenen Romalılar koyu şaraplarını daima sulandırmışlardır.

Sofra Adetleri

Romalılarda da üç öğün söz konusudur. Cena adını taşıyan ana öğün öğle saatlerine denk gelir. Çoğu evde akşam yemeği bir çeşit yemekten oluşurken, soylular aşırıya kaçarak çok çeşitli yemeklerle sofralarını donatmışlardır. Başlangıçta oturarak yemek yenirken daha sonra uzanarak yenmeye başlanmıştır. Yunanlılardan farklı olarak kadınlar da bu klineler üzerinde yerlerini alırlardı.

Yemek Odası

Vitruvius’a göre yemek odalarının uzunluğu, genişliklerinin iki katı olmalıdır. Dikdörtgen şeklindeki odaların yüksekliği, uzunluk ve genişlik ölçülerini toplayıp sonucun yarısı alınarak imagehesaplanmalıdır. İlkbahar ve sonbahar için yemek odaları doğuya bakmalıdır; pencereler o yönde olursa batıya doğru yönelen güneş, bu odaları uygun ısıda tutarlar. Yazlık yemek odaları kuzeye bakmalıdır, çünkü o yön güneşin izlediği yol üzerinde olmadığı için sıcaktan kavrulmaz. Ancak günümüze ulaşan örneklerin Vitruvius ilkelerinden yoksun olduğu görülür. Çoğu evlerde triclinium da denen yemek odalarının konumu fazla önem teşkil etmemiş, hatta tek yemek odalı evler çoğunluktadır. Romalı yazarlar, varlıklı kişilerin evlerinde oecus denen özel şölen odalarından bahseder. Bu odalar daha çok kalabalık misafirler için kullanılmış ve çeşitli içki şölenlerine tanık olmuşlardır.

Şölen

Yunanlıların aksine Romalılar şölen için yazılı davetiye göndermişlerdir ve yine Yunanlıların aksine Romalı kadınlar da eşleriyle birlikte şölene katılmışlardır. Şölenlerde önce salatalar sonra ana yemekler ve daha sonrasında meyve ve yemişler yenir, bundan sonra da içki şöleni başlardı. Elleriyle yemek yiyen Romalılar sık sık köleler yardımıyla ellerini yıkamak zorunda kalıyorlardı. Varlıklı bir evde, aşçı erkek bir köle idi. Bazı çiftliklerde ise, aşçı genellikle bir kadındı.

Mutfak Eşyaları

Erken örneklerde tüm evlerde kullanılan pişmiş toprak kaplar daha sonra yalnızca yoksul kesimin tercihi olmuştur. Lükse düşkün olan Roma toplumunda madeni kaplar gitgide yaygınlaşmıştır. Şarapla ilgili kaplar önemli ölçüdedir. Yine şarap karıştırma, soğutma ve sunma kapları revaçtadır. Yemekler için ise, çukur kâseler, tepsiler, sosluklar, şişeler, testiler kullanılmıştır. Ayrıca tuzluk hemen her sofrada yer alıyordu. Evin tek ocağı atriumda bulunuyordu. Kolaylık sağladığından yapılan yemek de burada yeniyordu. Daha sonraları atriumun veya perystilin yakınına küçük boyutlu mutfaklar yapılmıştır. Vitruvius’a göre, çiftlik evindeki bir mutfak, avlunun en sıcak yerinde olmalı, öküzlerin ahırlarında yemlikleri mutfağın ateşine bakacak şekilde olmalıdır ki böylece ateşe bakan öküzlerin postları sertleşmez. Ayrıca, yağ çıkarma odaları da mutfağın yanında olmalıdır. Böylece zeytini işlemek daha kolay olacaktır. Bunun yanında kuzeyden ışık alabilecek konumda yerleştirilmiş olan şarap odası yer almalıdır. Mutfağın ana ögesi, tuğla ve kiremitten yapılmış olan ocaktı. Şiş kebap yapımında kullanılan gereçleri ocak üzerinde asılı tutan zincirler de günümüze gelen önemli kalıntılar arasındadır. Soyluların mutfak gereçleri yoksullara göre doğal olarak daha çeşitliydi. Tavalar, yemeği sıcak tutmaya yarayan sıcak su kapları, kevgirler, ağızlıklı kızartma tavaları, saclar, kazanlar, tepsiler, kovalar, tencereler, unguentarium bunlar arasında sayılabilir. Mutfaklarda havalandırma sistemi olarak muhtemelen duvara açılmış bir delik kullanılıyordu.

image

İnce hamur üzerine yerleştirilen üst malzemeler, Napolililerce tanıyorlardı. Buluşun ilk kim tarafından ve ne zaman gerçekleştirildiği bilinmese de, incecik, pide şeklinde açılarak pişirilmiş ekmeğin tarihi, unun bulunuşu kadar eski. Yani, yaklaşık 15.000 yıl öncesine uzanıyor. Ancak belgelere dayanarak söylemek gerekirse 5000 yıl boyunca biliniyordu. Kılçıklarından ve kabuklarından ayıklanmış buğdayın taşlar arasında öğütülmesiyle elde edilen un, suyla karıştırılıyor ve düz kil taşlar üzerine yayılarak kömür ateşinde pişiriliyordu. Ortaya, içinde hava kabarcıkları olmayan, mayasız, çıtır çıtır bir ekmek çıkıyordu. M.Ö. 2500′lerde mayanın bulunmasıyla birlikte ekmek göz göz kabararak pişmeye başladı. Ancak gerçek pizzaya ait en eski izler bizi İtalya’ya götürüyor. M.Ö. 700′lerde, yani Napoli ve Roma’nın kurulduğu tarihlerde, İtalikler Tanrılara yuvarlak, ince hamurdan pideler sunuyorlardı. Kaynaklarda, bu ekmekle birlikte katı yağdan da söz ediliyor. Ancak, İtaliklerin o zamanlarda, bu yağı pideye sürerek mi, yoksa ekmek ve yağı tanrılara ayrı ayrı mı sundukları tam olarak bilinmiyor. Dini belgelerde bir de “mensa“dan söz ediliyor. Normal yemek masalarındaki “mensa“nın ne anlama geldiği bilinmiyor. Ama Romalılar ve komşuları, mayasız buğday hamurundan pişirilen ve üzerine tanrılara sunulacak meyvelerle sebzelerin konduğu ince ekmek tabakasını böyle adlandırmışlardı. Sonradan bu kelime “masa” anlamında kullanılmaya başladı. Romalılar çok usta fırıncılara sahiptiler. Bunlar mayalı, mayasız ve bazıları pizzayı andıran en az 15 ekmek çeşidi pişirebiliyorlardı. Napoli yakınlarındaki Pompei’de böyle ince, kömürleşmiş ekmeklere rastlandı. Pizzaya benzeyen pide şeklindeki bir ekmek türüne “panis artolaganim” adını vermişlerdi. Bu, mayalı hamurdan yapılmış bir ekmekti. Romalılar ekmeklerine et suyu ve sos sürüyor; üstünü de peynir, sucuk, sebze ve balıkla süslüyorlardı. Ama bu işlemi, altındaki ekmeği pişirdikten sonra yaptıkları sanılıyor. Dolayısıyla bu ekmekler pek pizza özelliği taşımıyorlardı. Romalılar döneminde pizzanın pideden ayrılabilmesi için, katıkların, hamur fırına sürülmeden önce yiyeceğe dahil edilmesi gerekiyordu. Kaynaklara göre, hamurun üstüne domuz yağının sürülmesiyle pişirilen “adipatus“, pizzanın bir tür ilk örneğini oluşturuyor. Yeniçağ pizzalarıyla Roma’daki ilk pizza örnekleri arasında daha başka benzerlikler de vardı. Bunlar, yoksul insanlara özgü yiyeceklerdi. Çünkü Antikçağ’da yaşayan soyluların ünlü beslenme uzmanları, pizzaya tek bir kelimeyle bile değinmemişlerdi. Ortaçağ’da bu konuya ilişkin neredeyse hiçbir kaynak yok. Çünkü Antikçağ kültürüyle birlikte büyük çaplı fırıncılar da yok olmuştu. Ekmekler evlerde yapılmaya başlandı. Bu besini daha çeşitli ve besleyici kılabilmek için sardalye, sardunya, mantar, soğan gibi yerli ve ucuz malzemelerle hazırlanan pizzanın da buna dahil olup olmadığı bilinmiyor.

Kaynakça

DELEMEN, İnci, Antik Dönemde Beslenme, Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü Yayınları, İstanbul, 2000.

GRAINGER, Sally-DALBY Andrew, Antik Çağ Yemekleri ve Yemek Kültürü, çev. Betül AVUNÇ, Homer Yayıncılık, İstanbul, 2001.

HOMEROS, İlyada, çev. A. ERHAT-A. KADİR, Can yayınları, İstanbul,2002.

HOMEROS, Odysseia, çev. A. ERHAT-A. KADİR, Can yayınları, İstanbul, 2002.

“Pizza: Bir zamanların fakir yemeği”, 17 Nisan 2006.

PLATON, Symposion (Şölen), çev. Cenap KARAKAYA, Sosyal yayınlar, İstanbul, 2000.

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!