Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


21 Haziran 2020

Ankara Keçisi

Birçok ülkede mohair diye adlandırılan tiftik, bilindiği gibi bütün dünyaya yurdumuzdan yayılan Ankara Keçisinin ürünüdür. Bu nedenle Tiftik Keçisi, dünya literatüründe Ankara Keçisi (The Angora Goat) olarak tanınır.


01-4
Ankara Keçisini 13. yüzyılda Hazer Denizinin doğusundan, Anadoluya Türkler getirmişlerdir. Ankara Keçisi, Orta Anadolu`nun kurak iklim ve toprağı ile iyi bir şekilde bağdaşarak o zamandan beri bu bölgede gelişmiş, Orta Anadolu`ya özgü ve seçkin bir gelir hayvanı olma özelliğini bugüne kadar sürdürmüştür.
1939 yılına kadar sadece Orta Anadolu`da, özellikle Ankara ve çevre İllerde ekonomik bir değer olan Ankara keçisi, buradan değişik tarihlerde dış ülkelere götürülmüş ve gittiği yerlerde esas ismini koru¬muştur. Halen bütün dünyada Ankara Keçisi olarak tanımlanmakta ve bu sayede Ankara`nın dolayısıyla Türkiye`nin ismini tüm dünyaya duyurmuş bulunmaktadır.
Ankara Keçisi Ankara`nın bütün ilçelerinde yetiştirilmekle beraber, en çok ürün alman ilçeler Ayaş, Beypazarı, güdül ve Nallıhan`dır.
Ankara Keçisi`nin yünü olan tiftik, hayvansal kaynaklı elyafın "special kıl elyafı" bölümünde yer almaktadır. Gerek üretimin fazlalığı, gerekse sahip olduğu bazı özelliklere nedeniyle tiftik, bu gurupta incelenen kaşmir, alpaka, deve tüyü, keçi kılı vb. gibi hayvansal elyafın başında yer alır. Bugün dokuma sanayiinde yapağıdan sonra en çok kullanılan ve aranılan bir elyaf olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bir tekstil elyafı olmakla birlikte, genelde dokuma sanayiinde saf olarak kullanılmaz. Pamuk, yün, tabii ve akrilik gibi suni elyaflarla değişik oranlarda karıştırılarak kullanılır. En büyük tüketimi tekstil sanayi indedir. Kumaşlarda, lüks battaniyelerde, halıcılıkta, trikotaj endüstrisinde, peruk ve oyuncak sanayiinde ve paraşüt ipi yapımında kullanılmaktadır.
Tiftik Keçisi Anadolu`ya geldiğinden itibaren Ankara ve çevresinde yavaş yavaş sof üretimi görülmektedir. Tiftik Keçisinin tüyleri İşlenerek iplik haline getirilir ve bu İplikten Türk Kumaşları arasında ayrı bir özelliği olan "Ankara Sofu" üretilirdi. Renk çeşitleri, dokunuşlarındaki ustalıklar, desen incelikleri dikkat çekmekteydi. Yerli ve yabancı Tüccarlar tarafından önemli bir pazar oluşturmaktaydı.

12-14

Ankara Keçisi tiftik verimiyle diğer keçilerden ayrılan, Orta Asya'da tarih sahnesine çıkmış, günümüzden 7-8 yüzyıl önce, Türklerin Anadolu'ya gelirken beraberlerinde getirdikleri bir keçi ırkıdır.
Türklerin Anadolu’ya yerleşmesinden sonra, özellikle İç Anadolu'nun iklim koşullarına uyum sağlamış, ırk özellikleri netleşmiş ve bu bölgeye özel bir ırk olarak ünü dünyaya yayılmıştır. 1840'lı yıllara kadar sadece İç Anadolu'da yetiştirilmiş ve bu tarihten sonra Güney Afrika'ya(1838) ve Amerika'ya(1849) götürülmüş ve bu ülkelere de uyum sağlamıştır.
Anadolu'ya özgü olan bu ırk, tüm dünyada da Ankara Keçisi (Angora goat) olarak tanınmaktadır.
Ankara Keçisinden elde edilen en önemli ürün tiftik olmakla beraber, etinden, derisinden ve nadir olarak da sütünden yararlanılmaktadır. Tiftik, ayrıca mohair olarak da bilinir. Bu tanım batı dillerine Arapça ‘muhhayyer’den geçmiştir.
Bugün dünyanın bir çok ülkesinde Ankara Keçisi yetiştirilmekte ve yüksek verimler elde edilmektedir. Ancak elde edilen tiftik, incelik ve yumuşaklık gibi önemli özellikleri bakımından yurdumuzda üretilen tiftikler seviyesine ulaştırılamamıştır. Diğer ülkeler tiftik verimini ortalama 4 kg’a (3- 6) çıkarmıştır. yurdumuzda ise tiftik verimi 1,8-2 kg civarındadır.
Tiftik, parlak elastik, zararlı güneş ışınlarını geçirmeyen, nem çeken, ısıya dayanıklı, kolayca boyanabilen ve kolay kir tutmayan bir elyaf olmasından dolayı, dokuma sanayinin vazgeçilmez bir hammaddesidir; tekstil ve trikotaj sanayinde aranılan bir ürün özelliğiyle erkek ve kadın dış giyim sanayinde, döşemelik kumaş üretiminde, dekoratif amaçla, battaniye, halı, şal, şapka, atkı üretiminde, astarlık kumaş olarak, tela, battaniye ve kilim yapımı gibi değişik alanlarda kullanılmaktadır.
Ülkemizde Ankara Keçisi varlığı ekonomik, sosyal ve doğal faktörlerin etkisi altında her geçen gün azalma göstermektedir. Bu azalmada tiftik fiyatlarındaki yetersizlik ve pazar sorunu, meraların bilinçsiz kullanımı ve ziraat alanlarına dönüştürülmesi, yine meraların orman alanı olarak kullanılması, yetiştiricilere gerekli bilginin verilerek yoğun yetiştiricilik yöntemlerine alıştırılmaması, et fiyatlarının tiftik fiyatlarına göre daha fazla artması gibi nedenler rol oynamaktadır.
Şu an yetiştiriciliği sürdüren yurttaşlarımızın çoğu için tek neden, geleneksel değerlere bağlılıktır.

07-2



20 Haziran 2020

Zeki Müren



Zeki Müren (6 Aralık 1931 – 24 Eylül 1996), Türk şarkıcı, besteci, söz yazarı, oyuncu ve şair.
"Sanat Güneşi" ve "Paşa" olarak anılan Müren, Klasik Türk müziğinin en büyük isimlerinden
biri olarak kabul edilir. Sanata olan katkılarından dolayı 1991 yılında "Devlet Sanatçısı" unvanıyla
ödüllendirilmiş, Türkiye'de verilmeye başlanan Altın Plak Ödülü'nün de ilk sahibi olan sanatçı müzik
yaşantısı boyunca altı yüzü aşkın plak ve kaset doldurmuş üç yüzü aşkın şarkı bestelemiştir.

Bursa'nın Hisar semtinde, Ortapazar Caddesi'ndeki 30 numaralı ahşap evde Kaya ve Hayriye Müren çiftinin tek çocuğu olarak dünyaya geldi.Ailesi Üsküp'ten Bursa'ya göç etmişti. Babası kereste tüccarıydı. Ufak tefek ve çelimsiz bir çocuktu. 11 yaşında Bursa'da sünnet oldu.



İlkokulu Bursa Osmangazi İlkokulunda (sonradan Tophane İlkokulu ve Alkıncı İlkokulu) okudu. Henüz ilkokuldayken yeteneği öğretmenleri tarafından keşfedildi ve müzikli okul müsamerelerinde baş rolleri oynamaya başladı. Hayatındaki ilk rolü, bu müsamerelerden birindeki çoban rolüdür

Ortaokulu yine Bursa'da, Tahtakale'deki 2. Ortaokulda tamamladı. Ortaokulu bitirdikten sonra babasına İstanbul'a gitme arzusunda olduğunu açıkladı ve onun da onayıyla İstanbul Boğaziçi Lisesine yazıldı. Bu okulu birincilikle bitirdi. Olgunluk imtihanlarını pekiyi dereceyle verip İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisine (şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi) girdi. Yüksek Süsleme Bölümü Sabih Gözen atölyesinden mezun oldu. Desen çalışmalarını öğrencilik yıllarından başlayarak pek çok kez sergiledi.



Zeki Müren, Bursa'da tamburi İzzet Gerçeker'den aldığı solfej ve usul dersleriyle musiki bilgileri öğrenmeye başladı. 1949'da, Boğaziçi Lisesi'nde okurken sinema yönetmeni ve yazar Arşavir Alyanak'ın babası Agopos Efendi ile birbaşka hocası Udi Krikor'dan aldığı derslerle de musiki eğitimini sürdürdü. Daha sonra fasıl musikisini iyi bilen ve geniş bir repertuvarı olan Şerif İçli'den çeşitli eserler meşk etti; Refik Fersan'dan, Sadi Işılay'dan, Kadri Şençalar'dan faydalandı.

1950 yılında henüz üniversite öğrencisiyken TRT İstanbul Radyosunun açtığı ve 186 adayın katıldığı solist sınavını birincilikle kazandı. 1 Ocak 1951'de, İstanbul Radyosunda canlı olarak yayımlanan bir programda ilk radyo konserini verdi ve bu konseri çok beğenildi. Bu konserde kendisine eşlik eden saz ekibi Hakkı Derman, Serif İçli, Şükrü Tunar, Refik Fersan ve Necdet Gezen'den oluşuyordu. Konserden sonra Hamiyet Yüceses stüdyoyu arayarak kendisini tebrik etti. O yıllarda TRT Ankara Radyosu Anadolu'da en çok dinlenen radyo idi ve İstanbul Radyosu Anadolu'dan net olarak dinlenemiyordu. Aynı hafta klarnet sanatçısı Şükrü Tunar Müren'i Yeşilköy'deki kendisine ait plak fabrikasına götürerek yine kendi eseri olan "Muhabbet Kuşu" şarkısını plağa doldurttu. Bu plak sayesinde Müren tüm Anadolu'da tanındı.

Zeki Müren, bu başarılı ilk konserden ve plak çalışmasından sonra Türkiye radyolarında düzenli olarak eserler seslendirmeye başladı. Radyo programları on beş yıl sürdü, bunların çoğu canlı yayın programlarıydı. Müren bundan sonra kendini daha çok sahne ve plak çalışmalarına verdi. İlk sahne konserini 26 Mayıs 1955 tarihinde verdi. Genellikle kendi dizayn ettiği sahne kıyafetlerini giyiyordu. Saz heyetine tek tip kıyafet giydirmek ve T podyum kullanmak gibi çeşitli yenilikler getirdi.

Maksim Gazinosu sahnelerinde aralıksız 11 yıl Behiye Aksoy ile dönüşümlü olarak sahne aldı. 1976'da Londra'daki Royal Albert Hall'da konser vererek bu mekânda sahne alan ilk Türk sanatçı oldu.

Zeki Müren 600'ü aşkın plak ve kaset doldurdu. Plağa okuduğu ilk şarkı Şükrü Tunar'ın "Bir Muhabbet Kuşu" güfteli şarkısıdır. Müren 1955'te "Manolyam" adlı şarkısıyla Türkiye'de ilk kez verilen Altın Plak Ödülü'nü kazandı. 1991 yılında Devlet Sanatçısı seçildi.

300 dolayında şarkı besteledi. On yedi yaşındayken bestelediği "Zehretme hayatı bana cânânım" mısrasıyla başlayan acemkürdi şarkı bestelediği ilk şarkıdır. "Şimdi Uzaklardasın" (suzinâk), "Manolyam" (kürdilihicazkâr), "Bir Demet Yasemen", "Gözlerinin İçine Başka Hayal Girmesin" (nihavend) güfteli, "Elbet Bir Gün Buluşacağız" gibi şarkıları sık sık okunan, en sevilen şarkılarıdır. Zeki Müren bu şarkıları plaklara da okumuştur.

Zeki Müren 1954'te Beklenen Şarkı adlı filmde sinema oyunculuğuna başladı. Büyük bir ticarî başarı kazanan bu filmden sonra, şarkılarının çoğunu kendisinin bestelediği 18 filmde daha oynadı. 1965'te de Arena Tiyatrosu'nca sahneye koyulan Çay ve Sempati adlı oyunda baş rolü oynadı.

Zeki Müren, başarılı yorumculuk ve oyunculuk kariyerlerinin yanı sıra yüksek eğitimini aldığı desen tasarımına da devam etti. Sahne kıyafetlerinin pek çoğunu kendisi tasarladı. Resimle de uğraşan Müren öğrencilik yıllarından itibaren gerek desenlerini, gerekse resimlerini pek çok ilde sergiledi.

1965 yılında 100'e yakın şiirinin yer aldığı Bıldırcın Yağmuru adlı şiir kitabını çıkardı. Bu kitabında yer alan şiirlerinden bazıları Pembe Yağmurlar, Bursa Sokağı, İkinci Sadık Dost, Çim Makası, Son Kavga, Bu Bestecikler Sana, Alınyazım, Kazancı Yokuşu ve Kendimi Arıyorum'dur.


Zeki Müren hayatı boyunca hiç evlenmedi. 1950'lerin Türkiye'sinde alışılmış kalıpları zorlayan elbiseleri ve sahne davranışı ile halkın ilgisini sürekli olarak üstünde tutmayı başardı. Mesleğe başladığı ilk yıllarda daha sıradan kıyafetler ve saç stilleri taşımasına rağmen ileriki yıllarda kadınsı kıyafetler, saç modelleri ve makyajı ile sahnelerde yer aldı. Kendisi hiçbir zaman cinsel yönelimi ile ilgili bir açıklama yapmadı ve zaman zaman adı kadınlarla anıldı ancak genel kanaat eşcinsel olduğu yönünde idi..

Kurallı ve ağdalı bir Türkçe konuşmaya özen göstermesi ile bilinir. "Müziğin Paşası" olarak anılması, 1969'da Aspendos konserinden sonra ilk defa Antalya halkının kendisi için kullanmasıyla başlamıştır. Kendisi, bu şekilde anılmaktan memnun olmakla birlikte neden uygun görüldüğünü bilmediğini açıklamıştır. Askerliğini 1957-1958 yıllarında yedek subay olarak Ankara Piyade Okulu (6 ay), İstanbul Harbiye Temsil Bürosu (6 ay) ve Çankırı'da (3 ay) yaptı. Zeki Müren'in Karagöz sanatçısı Hayali Saf Deri, Metin Özlen tarafından hazırlanan kuklası doğum yeri olan Bursa'da sahne aldı. Doğum günü olan 6 Aralık tarihi ise, Onur Akay'ın TRT Müzik ekranlarından yaptığı öneri ile, 2012 yılından bu yana Türk Sanat Müziği Günü olarak kutlanmaktadır.



Zeki Müren kalp rahatsızlığı ve şeker hastalığı nedeniyle hayatının özellikle son 6 yılında sahne hayatından ve medyadan uzaklaştı. Bodrum'daki evinde inzivaya çekildi. Bu dönemi "kendini dinlemek" olarak tarif eder. 24 Eylül 1996 günü, TRT İzmir Televizyonunda kendisi için düzenlenen tören sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu. Cenazesi büyük bir halk kalabalığının katıldığı büyük bir törenle kaldırıldı. Mezarı, doğum yeri olan Bursa'da Emirsultan Mezarlığı'ndadır.

Vasiyetinde tüm mal varlığını Türk Eğitim Vakfı ve Mehmetçik Vakfına bıraktı. TEV ve Mehmetçik Vakfı, 2002 yılında Bursa'da Zeki Müren Güzel Sanatlar Anadolu Lisesi'ni yaptırdı. TEV Bursa Şube Başkanı Mehmet Çalışkan 24 Eylül 2016 tarihinde yaptığı bir açıklamada vakfın Zeki Müren Burs Fonu'ndan 20 yılda 2.631 öğrencinin yararlandığını belirtti.

Ölümünün ardından sanatçının Bodrum'da son yıllarını yaşadığı evi Kültür Bakanlığı'yla yapılan protokol ile Zeki Müren Sanat Müzesi'ne dönüştürüldü ve 8 Haziran 2000 tarihinde ziyarete açıldı.



Başarıları ve ödülleri
YılKategoriÖdül TöreniSonuç
1955Altın Plak ÖdülüMüyapKazandı
1973En İyi Erkek SolistiAltın Kelebek ÖdülleriKazandı
1997Yekta Okur Özel ÖdülüKral TV Video Müzik ÖdülleriKazandı

Paraguay

Coğrafi Verileri

Konum: Orta Güney Amerika, Arjantin'in kuzeydoğusunda yer alır.
Coğrafi konumu: 23 00 Güney enlemi, 58 00 Batı boylamı
Haritadaki konumu: Güney Amerika
Yüzölçümü: 406,750 km²
Sınırları: toplam: 3,920 km
sınır komşuları: Arjantin 1,880 km, Bolivya 750 km, Brezilya 1,290 km
Sahil şeridi: 0 km (kara ile çevrili)
Denizleri: yok (kara ile çevrili)
İklimi: Subtropikalden ılımana değişiklik gösterir.
Arazi yapısı: Rio Paraguay'ın doğusunda çimenli ovalar ve ağaçlı tepelikler yer alır; Rio Paraguay'ın batısındaki Gran Chaco bölgrsi genel olarak alçaktır, nehrin bir yakasında bataklıklar, diğer tarafında ise seyrek ormanlar ve dikenli çalılıklar yer alır.
Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Rio Paraguay kavşağı ve Rio Parana 46 m
en yüksek noktası: Cerro Pero (Cerro Tres Kandu) 842 m
Doğal kaynakları: Hidro enerji, kereste, demir, manganez, kireçtaşı
Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %6
daimi ekinler: %0
otlaklar: %55
ormanlık arazi: %32
diğer: %7 (1993 verileri)
Sulanan arazi: 670 km² (1993 verileri)
Doğal afetler: Su baskınları, düzensiz akan nehirlerin ortaya çıkardığı çamurlar
Coğrafi not: Kara ile çevrili; Arjantin, Bolivya, ve Brezilya arasında yer alır.


Nüfus Bilgileri

Nüfus: 6,995,655 (Temmuz 2009 verileri)
Nüfus artış oranı: %2.6 (2001 verileri)
Mülteci oranı: -0.09 mülteci/1,000 nüfus (2001 tahmini)
Bebek ölüm oranı: 29.78 ölüm/1,000 doğan bebek (2001 tahmini)
Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 73.92 yıl
erkeklerde: 71.44 yıl
kadınlarda: 76.52 yıl (2001 verileri)
Ortalama çocuk sayısı: 4.11 çocuk/1 kadın (2001 tahmini)
HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.11 (1999 verileri)
HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 3,000 (1999 verileri)
HIV/AIDS - hastalıklarından ölenlerin sayısı: 220 (1999 verileri)
Ulus: Paraguaylı
Nüfusun etnik dağılımı: melez %95
Din: Roma Katolikleri %90, Mennonite, ve diğer Protestanlar
Diller: İspanyolca (resmi), Guarani (resmi)
Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler
toplam nüfusta: %92.1
erkekler: %93.5
kadınlar: %90.6 (1995 verileri)



Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Paraguay Cumhuriyeti
kısa şekli : Paraguay
Yerel tam adı: Republica del Paraguay
yerel kısa şekli: Paraguay
Yönetim biçimi: Başkanlık Tipi Cumhuriyet
Başkent: Asuncion
İdari bölümler: 17 bölge ve 1 başkent; Alto Paraguay, Alto Parana, Amambay, Asuncion, Boqueron, Caaguazu, Caazapa, Canindeyu, Central, Concepcion, Cordillera, Guaira, Itapua, Misiones, Neembucu, Paraguari, Presidente Hayes, San Pedro
Bağımsızlık günü: 14 Mayıs 1811 (İspanya'dan)
Milli bayram: Bağımsızlık günü, 14 Mayıs (1811)
Anayasa: 20 Haziran 1992
Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: CCC (Gümrük İşbirliği Konseyi), ECLAC (Birleşmiş Milletler Latin Amerika ve Karayipler Komisyonu), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G-77, IADB (Amerika Bölgesi Kalkınma Bankası), IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı), IBRD (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası), ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), ICFTU (Uluslararası Serbest Ticaret Birlikleri Konfederastonu), ICRM (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi), IDA (Uluslararası Kalkınma Birliği), IFAD (Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu), IFC (Uluslararası Finansman Kurumu), IFRCS (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Toplulukları Federasyonu), ILO (Uluslarası Çalışma Örgütü), IMF (Uluslararası Para Fonu), IMO (Uluslararası Denizcilik Örgütü), Intelsat (Uluslararası Telekomünikasyon ve Uydu Örgütü), Interpol (Uluslararası Polis Teşkilatı), IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi), IOM (Uluslararası Göçmen Teşkilatı), ISO (Uluslararası Standartlar Örgütü), ITU (Uluslararası Haberleşme Birliği), LAES, LAIA (Latin Amerika Entegrasyon Birliği), Mercosur (Güney Amerika Ülkeleri Ortak Pazarı), NAM, OAS (Amerika Devletleri Teşkilatı), OPANAL, OPCW (Kimyasal Silahları Yasaklama Organizasyonu), PCA (Daimi Hakemlik Mahkemesi), RG, UN (Birleşmiş Milletler), UNCTAD (Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı), UNESCO (Eğitim-Bilim ve Kültür Örgütü), UNIDO (Endüstriyel Kalkınma Örgütü), UNMEE (BM Etyopya-Eritre Misyonu), UPU (Dünya Posta Birliği), WCL (Dünya Emek Konfederasyonu), WHO (Dünya Sağlık Örgütü), WIPO (Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı), WMO (Dünya Meteoroloji Örgütü), WToO (Dünya Turizm Örgütü), WTrO (Dünya Ticaret Örgütü)



Ekonomik Göstergeler


GSYİH: Satınalma Gücü paritesi - 26.2 milyar $ (2000 verileri)
GSYİH - reel büyüme: %1 (2000 verileri)
GSYİH - sektörel bileşim: tarım: %28
endüstri: %21
hizmet: %51 (1999 verileri)
Enflasyon oranı (tüketici fiyatlarında): %8 (2000 verileri)
İş gücü: 2 milyon (2000 verileri)
Sektörlere göre işgücü dağılımı: tarım %45
İşsizlik oranı: %16 (2000 verileri)
Endüstri: Şeker, çimento, tekstil, meşrubat, ağaç ürünleri
Endüstrinin büyüme oranı: %0 (2000 verileri)
Elektrik üretimi: 51.554 milyar kWh (1999)
Elektrik tüketimi: 1.915 milyar kWh (1999)
Elektrik ihracatı: 46.03 milyar kWh (1999)
Elektrik ithalatı: 0 kWh (1999)
Tarım ürünleri: Pamuk, şeker kamışı, soya fasulyesi, mısır, buğday, tütün, manyok, meyve, sebze, dana eti, domuz eti, yumurta, süt, kereste
İhracat: 3.5 milyar $ (2000 verileri)
İhracat ürünleri: Elektrik, soya fasulyesi, pamuk, et, bitkisel yağlar
İhracat ortakları: Brezilya, Arjantin, AB
İthalat: 3.3 milyar $ (2000 verileri)
İthalat ürünleri: Araçlar, tüketim malları, tütün, petrol ürünleri, elektrikli makineler
İthalat ortakları: Brezilya, ABD, Arjantin, Uruguay, AB, Hong Kong
Dış borç tutarı: 3 milyar $ (2000 verileri)
Para birimi: Guarani (PYG)
Para birimi kodu: PYG
Mali yıl: Takvim yılı




İletişim Bilgileri


Kullanılan telefon hatları: 290,475 (2001)
Telefon kodu: 595
Radyo yayın istasyonları: AM 46, FM 27, kısa dalga 6 (1998)
Radyolar: 925,000 (1997)
Televizyon yayını yapan istasyonlar: 4 (2001
Televizyonlar: 990,000 (2001)
Internet kısaltması: .py
Internet servis sağlayıcıları: 4 (2000)
Internet kullanıcıları: 20,000 (2000)




Ulaşım ve Taşımacılık


Demiryolları: 971 km
Karayolları: 25,901 km (2001)
Su yolları: 3,100 km
Limanları: Asuncion, Villeta, San Antonio, Encarnacion
Hava alanları: 915 (2000 verileri)



Benzinli Motorlar nasıl Çalışır

İÇTEN YANMALI MOTORLAR
benzinlimotorr1wb5
Otomobillerin motoru içten yanmalı motorlardır. Nedir peki bu içten yanmalı motorlar? Bu sorunun cevabını vermeden önce dıştan yanmalı motor nedir onuanlatayımsize İçten yanmalı motorlar icat edilmeden önce buhar makineleri vardı Sanayinin ve ulaşımın pek çok yerinde bu makinler kullanıyordu Mesela, pekçoğunuz filmlerde görmüştür buharlı lokomotifleri ve buharlı gemileri.Bu buharlı makinelerin çalışması için sudan elde edilen buhara ihtiyaç duyuluyordu. Suyu buhara dönüştürmek içinse odun, kömür veyapetrolgibi yakıtlar kullanılıyordu Yakıt motorun dışında bulunan başka bir ortamda yanıyordu. Bu yüzden buhar makinelerine dıştan yanmalı motorlar denmektedir Şimdi gelelim içten yanmalı motorlara: Bu tip motorlarda kullanılan yakıt(genelliklebenzin ve mazot) motor içinde yanma evrimini gerçekleştirmektedir Buyüzden bu tip motorlara içten yanmalı motorlar denir. Yakıtın yanması patlama şeklinde olduğu için aynı zamanda patlamalı motorlar da denilmektedir. İster içten yanmalı, ister dıştan yanmalı olsun her iki motorda yakıt kullanılır ve bu yakıtın yanmasıyla ortaya çıkan enerji harekete dönüştürülür. Şimdide içten yanmalı bir motor olan ve benzin yakıtını kullanan benzinli motorların nasıl çalıştığına bir bakalım!
NASIL ÇALIŞIR ?
Benzinli motorlarda kullanılan yakıt benzindir. Fakat benzin motorun içindeki silindire sıvı halde ve yalnız olarak girmez. Karbüratör sayesinde havayla karışan benzin buharlaşarak silindirin içine girer Benzinin havayla karıştırılması sonucunda bir yanma olur. Bildiğiniz gibi havasız daha doğrusu oksijensiz bir ortamda yanma gerçekleşemez. Yakıt hava karışımının silindirin içinde bir kıvılcımla yanmasıyla ufak bir patlama olur, Bu patlamanın yarattığı basınç, piston tarafından hareket enerjisine dönüştürülür.
untitled
Yukarıdaki animasyonu incelersiniz, pistonun iki kez aşağı inmesi ve iki kez yukarı çıkması ile motorun bir çevrimini tamamladığını görürsünüz.Motorun bir çevrimi zaman dediğimiz birbirini izleyen dört evreden geçerek oluşur: Emme,sıkıştırma, yanma ve egzoz zamanları Şimdi bu dört zamanı daha ayrıntılı olarak inceleyelim
1) Emme zamanı: Karbüratörden gelen benzin ve hava karışımı, emme sübabının açılmasıyla silindirin içine dolar. Bu sırada piston aşağı doğru inmektedir.
2) Sıkıştırma zamanı: Emme ve egzoz sübaplarının her ikisi kapalı durumdadır ve piston yukarı doğru çıkar Bu sayede benzin ve havakarışımı sıkıştırılır ve hacmi küçülür Bu hacim küçülmesi aynı zamanda karışımın ısınmasına sebep olur
3) Yanma zamanı: Sıkışan ve ısınan yakıt karışımı, bujiden çıkan bir kıvılcımla yanar Yanma ufak bir patlama şeklindedir Patlamayla genişleyen karışım pistonu aşağı doğru iter Motorun güç üretme zamanı burasıdır
4) Egzoz zamanı: Patlamayla aşağı inen piston, bu aşamada yukarı doğru hareket etmeye başlar Yanmış gazların dışarı atılması zamanıdır artık.Piston yukarı çıkarken egzoz sübabıda açılır Bu sayede yanmış gazlar dışarı atılır Bundan sonra motor yeni bir çevrime başlar
SİLİNDİR SAYISI VE HAREKETİN OLUŞUMU
benzinlimotorr2yd5
İçten yanmalı,dört zamanlı bir motordaki silindir sayısı 1'den 16'ya kadar çeşitlilik gösterebilir Genelde otomobillerde kullanılan motorlar 4 silindirlidirler Silindirlerin içindeki pistonların her biri aynı krank miline farklı noktalarda bağlanmışlardır Tüm silindirlerin ortak çalışması sonucunda krank mili dönmekte ve hareketi sağlamaktadır Bir krank mili Silindirlerin yerleşim durumlarına göre motorların tipi değişiklik gösterir.Genelde otomobillerde kullanılan düz motorlarda, silindirler aynı hizaya yerleştirilmişlerdir V-6 bir motorda ise 6 adet silindir, 3'ü sağda 3'ü solda olmak üzere V biçiminde yerleştirilmişlerdir.

19 Haziran 2020

Anadolu Tarihi - 1

Anadolu tarihi, Batı Asya yarım adası Anadolu etrafında yerleşen birçok devlet ve uygarlığı kapsar. Ayrıca Latince adı olan Asia Minor Ön Asya olarak da isimlendirilir. Coğrafi olarak modern Türkiye'nin, batıda Ege Denizi'nden doğuda Ermenistan sınırındaki dağlara kuzeyde Karadeniz'den ve güneyde Akdeniz'e kadarki kısmını oluşturur.

Anadolu tarihi
Bronz Çağı
Akadlar yak. 2400-yak. 2150 İ.Ö.
Asurlar ticari koloniler yak. 1950-1750 İ.Ö.
Akalar Krallığı (münakaşalı) yak. 1700-1300 İ.Ö.
Kizzuvatna Krallığı yak. 1650 İ.Ö.-1450 İ.Ö.
Hititler yak. 1680 İ.Ö.-1220 İ.Ö.
  Eski Krallık
  Orta Krallık
  Yeni Krallık
İyonya Gizli Anlaşması yak. 1300 İ.Ö.-700 İ.Ö.
Neo-Hitit Kralları yak. 1200-800 İ.Ö.
Frigya Krallığı yak. 1200 İ.Ö.-700 İ.Ö.
Troya I-VIII yak. 3000 İ.Ö.-700 İ.Ö.
Demir Çağı' dan Klasik Antik dönem'e
Lidyalılar yak. 685-547 İ.Ö.
Persler'in Ahameniş İmparatorluğu yak. 559-331 İ.Ö.
Büyük İskender İmparatorluğu 334-yak. 301 İ.Ö.
Selevkos İmparatorluğu yak. 305-64 İ.Ö.
Pontus Hükümdarlığı yak. 302-64 İ.Ö.
Pergamon'un Attalid Hanedanlığı 282-129 İ.Ö.
Ermeni Hükümdarlığı 190 İ.Ö.-428
Roma Cumhuriyeti 133-27 İ.Ö.
Roma İmparatorluğu 27 İ.Ö.-330 CE
Orta çağlar
Bizans İmparatorluğu 330-1453
Anadolu Selçuklu Devleti 1077-1307
Klikya Ermeni Krallığı 1078-1375
Artuklu Beyliği 1101-1409
Trabzon İmparatorluğu 1204-1461
İznik İmparatorluğu 1204-1261
İlhanlılar ca. 1256-1355
Osmanlı İmparatorluğu'nun doğuşu 1299-1453
Modern dönem
Osmanlı Devleti yükselme dönemi 1453-1683
Osmanlı Devleti duraklama dönemi 1683-1827
Osmanlı Devleti gerileme dönemi 1828-1908
Osmanlı Devleti dağılma dönemi 1908-1922
Türkiye 1922-günümüz

Anadolu'daki ilk uygarlık izlerine orta ve doğu Anadolu'daki arkeolojik bulgularda rastlıyoruz. Bazı eski halkların kökenlerindeki sırlar henüz bilinmemesine karşın, Hatti, Akad, Asur, Luvi ve Hitit uygarlıklarının kalıntıları; halklarının günlük yaşamları ve ticaret hayatları ile ilgili pek çok örnek sunuyor.

Hititler'in düşüşünden sonra Anadolu'nun batı yakasında Lidyalılar ve Frigyalılar sahneye çıktı. O dönemde onlar için tek tehdit olarak Pers Krallığı görünüyordu. Lidyalıları yıkan Persler döneminde Anadolu'da da liman şehirleri gelişti ve zenginleşti. Zaman zaman isyanlar olsa da bu isyanlar çok büyük tehdit oluşturmadı.

Sonunda Büyük İskender sahneye çıktı ve III. Darius'a karşı kazandığı zaferlerle tüm bölgenin kontrolünü ele geçirdi. Ölümünden sonra, kazandığı topraklar; güvendiği generallerinden birçokları ve ayakta kalmayı başaran Galya, Pergamon, Pontus ve Mısır'daki diğer güçlü hükümdarlar arasında bölüşüldü. İskender'in payından en fazla dilimi alan Selevkos İmparatorluğu, Romalıların iştahını kabarttı ve Romalılar bölgeyi parça parça ele geçirdiler. Romalılar yerel yönetimlere büyük yetkiler tanıdılar ve askeri güç sağlayarak bölgeyi güçlendirdiler. Bunun sonucunda Konstantin, Konstantinapol'de yeni bir doğu imparatorluğu olan Bizans İmparatorluğu'nu kurdu. Bizans başlangıçta akıllı yöneticilerle zenginleşti ancak sonra yönetimdeki ihmaller ve Moğol saldırılarından büyük zararlar gördü.

Anatolia_Ancient_Regions_base_svg


Türkler'in Anadolu'ya girmesinden sonra, Selçuklu ve İlhanlı orduları kısa bir süre içinde Bizans topraklarının büyük kısmını ve ticaret merkezlerini ele geçirdi. En sonunda da Osmanlılar ve II. Mehmet ile 1453'de Konstantinapol'u fethetti ve Bizans İmparatorluğu'na son verdi.

Osmanlılar 1453'ten sonra uzun yıllar boyunca diğer dinlere de hoşgürülü davrandı ve çok başarılı oldular ülkenin sınırlarını Kuzey Afrika'dan, Orta Avrupa'ya kadar genişlettiler. Neden sonra Rusya ile savaşları, kötü yönetimler ve ülkedeki diğer halkların ayaklanmaları imparatorluğu zayıflatttı. Yeniçeri ayaklanmalarından sonra yeniçeri ocağı kapatıldı. Ekonomiyi düzeltmek için yapılan reformlar, ağır vergi ve harçlar olarak kendisini gösterdi ve karlı olan ticareti tersine çevirdi. Sonunda umutsuzluk, imparatorluğu Almanya ve Avusturya yanında I. Dünya Savaşı'na katılmaya zorladı. Savaştan yenilgiyle ayrıldıktan sonra devletin elinde sadece Anadolu toprakları kalmıştı ve bu topraklara da Yunanlıların göz dikmesi yeni bir savaşın başlangıcı oldu. Yunanlıları yendikten sonra Mustafa Kemal Atatürk 1922'de Osmanlı Devleti'ni kaldırdı ve Anadoluda yeni bir devlet Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu. O zamandan beridir Türkiye Devleti, Anadolu topraklarında varlığını modern bir ülke olarak sürdürmektedir

Taş Devri

Yontma Taş Devri (Paleolitik Dönem)

Bu çağ buzul devrin olduğu,insanların henüz üretime geçmedikleri, mağara ve ağaç kavukarında barındıkları bir dönemdir. Bu dönemin Anadolu'daki izlerini, günümüzde Karain, Beldibi (Beldibi Mağarası, Antalya-Kemer sahil yolunun yaklaşık 40. km'sinde Çamdağ tünelinin hemen çıkışında yer alan bir kaya altı sığınağıdır. Obaköy mevkiindedir. Deniz sahilinde 25 m. yükseklikte sığınak biçiminde bir mağaradır. Doğal tahribatla büyük ölçüde zarar gördüğünden içindeki dolgu tabakaları yağmur suları ve rüzgarla sürüklenerek akıp gitmiştir. Beldibi Mağarası, Antalya bölgesinin ikinci önemli Prehistorik merkezidir. Tümü Mezolitik kültürleri içeren 6 tabaka tespit edilmiştir. Yapılan kazılarda Üst Paleolitik ve Mezolitik döneme ait çakmaktaşı aletler ele geçirilmiştir. Ayrıca kaya altı sığınağının duvarlarında, şematize insan, dağ keçisi ve geyik resimleri bulunmaktadır. Yerli ve yabancı turistlere devamlı açık olan bir arkeolojik SİT alanıdır. Mezolitik Çağ'n, seramikli ve seramiksiz bölümleri en güzel bir biçimde, Beldibi Mağarası'nda bulunan malzemelerle tanınmaktadır. Çakmaktaşı gereçlerin yanı sıra, çanak-çömlek parçaları ve özellikle aşı boyası ile kayalar üzerine yapılmış yaban keçisi ve benzeri hayvan figürleri ile ilgi çekicidir. 1956 yılında E.Y Bostancı tarafından bulunan mağaradaki bilimsel kazılar, ancak 1959 yılında başlamıştır. 1960,1966 ve 1967 yıllarında kazıya devam edilerek doğuda altı metre derinliğe inilmiştir. Çevresi çam ormanı ile kaplı Beldibi Mağarası üst Paleolilitik, Epipaleotilik ve Neolitik avcılar tarafından gerektiğinde bir sığınma ve yurt yeri olarak kullanılmıştır. Kazılarda Paleolitik, Mezolitik ve Mezolitik’ten Neolitik’e geçiş evrelerini yansıtan 6 katmanla karşılaşılmış; 4, 5 ve 6. katmanlar Üst Paleolitik döneme tarihlendirilmiştir. Buluntular arasında, beyaz kalker ve deniz hayvanı kabukları, katkılı hamurdan iyi fırınlanmamış çanak çömlek parçaları, dar ağızlı kaplar ve çeşitli biçimli tutamaklarda vardır. Buna karşılık bezemeli parçalar bulunmamaktadır. Ayrıca çakmak taşından bol miktarda alet ve artıklar bulunmuştur. Bunlar arasında mikro kalemler, aylar, saplı uçlar, trapez biçimliler, saplı bıçaklar ve ok uçları, orak -bıçak dikkati çekmektedir. Beldibi Mağarası'nda yaşayan toplulukların avcı ve toplayıcı oldukları, ancak çevrelerindeki yabani tahılları orak-bıçaklarla topladıkları, ele geçen diğer bulgulara bağlı olarak söyleyebilmek mümkündür. Karain Mağarası’nda eksik olan mezolitik kültürünü de bu yerleşme yeri tamamlamaktadır.)  ve  Belbaşı Mağaralarında  (Belbaşı Kaya Sığınağı  Kumbucağı Sığınağı’ndan sonra Taşdevri buluntuları veren ikinci önemli yerleşim yeridir. Kumbucağı’nın 2,5 km. kuzeybatısında konumlanan mağaranın Beldibi Beldesi’nin merkezine olan uzaklığı kuş uçumu 5 km.dir Buraya ulaşabilmek için Hayıtlıgöl ile Kelini Kayalığı arasındaki dar yaya geçidi aşılarak Belbaşı Düzlüğü’ne gelinmelidir. Mağara adını antik güzergâhın da üzerinden geçtiği bu dar geçitten almıştır. Geçidin yaklaşık 500 m. kuzeybatısında düzlüğün batıda son bulduğu yerde Kelini Kayalığı ile Çeliklikat Tepesi’ni birbirinden ayıran küçük ve genelde kuru bir dere yatağı vardır. Belbaşı Mağarası bu kuru derenin kayalıktan çıkma noktasının 20-30 m. güneyindedir. Ağzı doğuya bakan mağara (rakım: yaklaşık 380 m.) konumuyla Kumbucağı Sığınağı’ndan daha korunaklıdır. Ancak yukarıdan düşen taşlar ve önünü saran bitki örtüsü mağaranın ağzını neredeyse tamamen kapatmıştır. Burada 1960 yılında Belbaşıyen kültürünü gün ışığına çıkaran kazının yapıldığı artık neredeyse hiç belli olmamaktadır. Kazıda ele geçen ve 9. binyıla tarihlenen çanak çömlek kalıntıları Anadolu'nun en erken örnekleri olarak bilinmektedir. Bostancı, bu mağarayı 1959 yılında köylülerden aldığı bilgi üzerine tespit etmiş ve definecilerin açtığı bir çukurda küp parçaları ve çakmak taşı aletlerini fark edince burada kazı yapmaya karar vermiştir. 1960 yılında gerçekleşen kazıda 3,8x2,4 m boyutlarında bir alanda 1,60 m. derine inilerek üç kültür tabakası açığa çıkarılmıştır. Bu kısıtlı açmada elde edilen yontma taş aletlerin sayısı 1541’dir. Kazı başkanı bu aletleri fonksiyon ve şekillerini dikkate alarak 52 gruba sınıflandırmıştır. Genelde büyük özenle işlenmiş olan aletlerin içinde mikrolit olanlar baskındır. Kemikten yapılmış uçlar ve iğneler de vardır. Kazıda ayrıca yanmış insan kemiklerine de rastlanmıştır. Tibya ve femür üzerinde tespit edilen çentik izlerinden mağara sakinlerinin kanibalizme eğilimli oldukları görüşüne varılmıştır.)   bulmak mümkündür.

Cilalı Taş Devri (Neolitik Dönem)

Asya ve Avrupa'nın stratejik kesişme bölgesinde olmasından dolayı, Anadolu tarih öncesi Prehistorya çağlardan beri pekçok uygarlıklar için beşik olmuştur. Çatalhöyük, Çayönü, (Çayönü, Diyarbakır'ın Ergani ilçesine bağlı Sesverenpınar (Hilar) yakınlarında bulunan, Kürtçe adı Qotaberçem (Çayboyu) olan tarih öncesinden kalma bir höyüktür.Çayönü'nde kazı çalışmaları İstanbul Üniversitesi'nden Halet Çambel ve ABD'li arkeolog Robert J. Braidwood tarafından 1964 yılında başlatılmıştır. Avcı-toplayıcılıktan tarıma geçişin izleri bulunmuştur. Höyük çevresinde resimli resimsiz mağaralar, mağara duvarları kullanılarak yapılmış evlerin izleri bulunmaktadır. MÖ 10.200 - 4.200 arasına tarihlendirilen yerleşimde[1], neolitik ev yapılarını görülmektedir. Izgara planlı, yuvarlak planlı, taş tabanlı, kanallı, dikdötgen planlı yapıları oldukça ilginçtir. Kullanım şekilleri spesifik bir yaklaşımla değerlendirilir. Dünyada bilinen ilk ticaret merkezidir. Höyük şu an her türlü tahribata açık bir durumda bulunmaktadır. Her iki arkeolog emekli olunca Profesör Doktor M. ÖZDOĞAN 1991 yılına kadar devam etmiştir. Çayönü'nün en bilinen yapısı 'Skull Building' (kafatası binası) olarak adlandırılmıştır.Ana tanrıça tapınımı yapılmaktadır. Kazılarda günümüzden 10.500 yıl öncesine tarihlenen buğday taneleri bulunmuştur. Yerleşkede, avcı-toplayıcı toplulukların yerleşik düzene geçtikleri, yine günümüzden 8 bin yıl öncesinde Neolitik Devrimin gerçekleştirildiği kabul edilmektedir.Hacilar, Göbekli Tepe ve Yumuktepe (Yumuktepe (veya Yümüktepe), Mersin kent içinde bulunan ve arkeolojik açıdan büyük önemi olan bir höyük.Ortaya çıkarılışı :Höyük 1936-1938 yılları arasında, sonradan Ankara'da Arkeoloji enstitüsünü kumuş olan İngiliz arkeolog John Garstang (1876-1956) tarafından ortaya çıkarılmıştır. İkinci Dünya savaşı sırasında 090722%20mersin%20yumuktepe2_wideckazı çalışmaları durduğu gibi, Liverpool Üniversitesinde bulunan bu kazıya ait kimi dokümanlar da üniversite arşivinin bombalanması sebebiyle tahrip olmuştur. Bununla birlikte gerek savaş sonrası John Garstang’ın devam eden çalışmaları ve gerekse 1993 yılında İstanbul Üniversitesinden Veli Sevin ve Roma Üniversitesinden Isabella Caneva tarafından başlatılan yeni çalışmalar pek çok şeyi ortaya çıkarmıştır. İlk kazı çalışmaları sırasında kent dışında olan höyük daha sonra kentin genişlemesiyle kent merkezi içinde kalmıştır. (Bugünkü Demirtaş mahallesi). Arkeoloji : Höyükte John Garstang 23 tabakalı yerleşim saptamıştır. Prehistoric Mersin adlı yapıtında Garstang taş ve sermikten ev aletlerinin ve üretim araçlı aletlerin listesini vermektedir. Yumuktepe'de tarım yapılmış koyun, keçi domuz ve sığır beslenmiştir. MÖ 4500'de Neolitik döneme (Cilalı Taş devri) denk gelen tabakada ise Dünya tarihindeki kaleye benzeyen ilk yapı saptanmıştır.  Maden devriyle birlikte maden de kullanılmağa başlanmıştır. Hatta bir görüşe göre, Dünya’da ilk bakır izabe tesisleri Yumuktepe’de kullanılmağa başlanmıştır.MÖ 3200 sonrasına ait arkeolojik kayıtlar yetersizdir. Hatta bir süreliğine yerleşim yerinin terk edildiğini ileri sürenler de vardır. Tarih dönemleri : Yumuktepe daha sonra Hitit imparatorluğuna bağlı Kizzuvatna devletinin sınırları içersinde kalmıştır. Kizuvvatna henüz Hitit egemenliği altına girmeden önce, MÖ 1440 yılında iki devlet arasında yapılan bir anlaşmada Pitura kentinden bahsedilmektedir. Pitura'nın Yumuktepe olabileceği ileri sürülmüştür. Ne var ki, Pitura'nın Mersin'de değil, Orta Fırat vadisinde olduğunu öne sürenler de vardır. Bir başka görüşe göre, ise, Yumuktepe adı iyi bilinen, ama yeri tam saptanamamış olan Ura liman kentidir. Gerçi bugünkü Yümüktepe deniz kenarından 2,5 km kadar içerdedir. Ama Yümüktepe’ye komşu Efrenk (Müftü) deresi alüvyon taşıdığından, birkaç bin yıl önce muhtemelen Yümüktepe deniz kenarındaydı. Ama bu görüş te kanıtlanamamıştır. Hitit imparatorluğu MÖ 1200'lü yıllarda Batı'dan gelen ve Mısırlılar’ın Deniz Halkları adını verdiği büyük bir göç dalgasıyla yıkıldı. Yümüktepe'nin de gerek bu göç dalgasından ve gerekse daha sonraki yıllarda başlayan Asur saldırılarından büyük zarar gördüğü anlaşılıyor.Roma imparatorluğunun ilk zamanlarında Yümüktepe artık Zephyrium adlı bir limandı. Fakat Roma imparatoru Hadrian zamanında adı Hadrianapolis olarak değiştirildi. Ne var ki, deniz kıyı çizgisinin güneye kayması ve 10 km kadar güney batıdaki Solipolis'in deniz ticaretini ele geçirmesi Yümüktepe’nin gerilemesi sonucunu doğurdu. Yümüktepe daha sonraki dönemlerde liman olarak bütün önemini kaybetti. Ancak kalenin ortaçağa kadar kullanıldığı anlaşılmaktadır.) bu uygarliklardan bazılarının ilk yerleşim yerleri olmuştur.

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!