Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


31 Ocak 2021

Süpersonik Yolcu Uçağı: Concorde

 Londra'dan New York'a 3.5 Saatte Giden Süpersonik Yolcu Uçağı: Concorde


1969'daki ilk uçuşundan, 2003'teki ilk ve son kazasına kadar havacılık camiasına unutulmaz deneyimler yaşatan ve artık aramızda olmayan yolcu uçağı Concorde hakkında bilinmesi gerekenler.

Concorde, rolls royce snecma olympus 593 motoru kullanan ve kullandığı motorunda kendine ait hikayesi olan bir uçak



1947 yılında ilk defa sesten hızlı uçulduğunda sivil havacılığın ilerleyen yıllarda süpersonik hızda uçaklarla yolcu seferleri yapabileceği düşünülmüştü. küçük çaplı da olsa çalışmalar yapılmış. yıllar geçtikten sonra teknolojinin de gelişmesiyle süpersonik yolcu uçağı üretme isteği ortaya çıkmaya başladıkça sesten hızlı yolcu uçağı uçurabilecek motor çalışmaları da derinlik kazanmış. bu şekilde snecma olympus 593 motorunun geçmişi concorde'un ilk uçuşundan 14 yıl daha eskiye dayanmaktadır.

Concorde ile uçuşlardan önce vulcan bombardıman uçağının  bomba yuvasına hava girişi ile birlikte yerleştirilerek uçuş şartlarına karşı verdiği reaksiyon gözlemlenmiş ve çeşitli deneylere tabi tutulmuş. 1969 daki ilk uçuştan sonra concorde' un servise girip yolcu seferlerine başlamasından sonra da olympus motoru vulcan' ın bomba yuvasında test uçuşlarına bir süre daha devam etmiştir.

Concorde ile yolcu taşımaya başlamadan önce motor atlantik aşırı uçuşlarda ve deneylerde türlü dayanıklılık testlerine maruz bırakılmış ve toplam 1000 saatlik uçuştan sonra cıvatalarına kadar sökülerek tüm parçaları tek tek kontrol edilip komponentlerin durumlarının çok iyi olduğu görüldükten sonra onay alabilmiştir. tabi bu onaydan sonra testler devam etmiş. 1976 yılına gelindiğinde 28000 saati concorde nin üzerinde olmak üzere 55000 saatlik bir toplam çalışma süresine ulaşılmış. bu toplam sürenin 8200 saati süpersonik uçuş ile yapılmış.

Bu yıllara yayılan çalışmanın sonucunda, ses hızının iki katında 18.000 metre irtifada yakıt almadan 6750 km mesafe gidebilecek bir motor ortaya çıkmış.

Bu motorun en kötü yanı gürültüsü. hatta concorde sadece hızı ile değil gürültüsüyle de meşhur. motorlar özellikle kalkışlarda çok yüksek gürültü çıkarmaktaydılar. uçağın daha yepyeni olduğu 1976 yılında yapılan ölçümlerde (pndb / perceived noise decibels sistemi ile) 129 db ölçülmüştür, zaman içinde yıpranmaya bağlı olarak gürültünün de arttığını hesap edersek geçtiği yerlerde kilometrelerce alana gürültüsünü yayan bir makine haline geldiğini düşünebiliriz. bazı yerlerde yasaklanmasının sebebi bu. bu arada kıyaslama açısından roketler fırlatılış anında ortalama 180 db ses çıkarırlar.

İlk uçuşunu yaptığı 1969 yılından son uçuşunu yaptığı 2003 yılına kadar teknik sicili sapasağlam ve hiç düşmemiş ama eninde sonunda çok alakasız bir sebep yüzünden film senaryosu gibi bir kazaya karışıp emekli olmuştur.




Bu uçakla yapılan bir uçuş var ki, 1973 yılında ay tutulmasını gözlemlemek için Afrika'yı bir uçtan bir uca sesten hızlı olarak uçmuş ve ay tutulmasını 74 dakika boyunca takip ederek içindeki bilim adamları ve gözlem heyetinin bu tutulmayı gözlemlemelerini sağlamıştır.



Concorde ile ilgili kısa kısa

- Fransa ve İngiltere desteğiyle imalatına başlanıyor.

- İlk süpersonik ticari uçak olarak üretiliyor. (tupolev tu-144 bundan arak)

- İlk uçuşunu 1969 da yapıyor. 

- 100’den fazla sipariş alıyor. 

- Ancak 20 tane üretiliyor (1973’deki petrol krizi sebebiyle) 

- Sadece british airways ve air france tarafından kullanılıyor. 

- İlk ticari uçuşunu 1976’da yapıyor.

- İlk uçuşlarda zarar edilince ceo emriyle yolculara yapılan bir anket yapılıyor. “sizce ne kadar fiyat ödediniz”. yolculuk yapan çoğu aşırı zengin biletlerini kendi almadıkları için tarife fiyatının 3-4 katı tahmin ediyor. cevaplar sayesinde fiyatlar 4 katına çıkarılıyor da biraz nefes alıyorlar…

- Mach 2,02 hızıyla seyrediyor. (deniz üzerinde) 

- Jet türbinlerinde afterburner teknolojisi var.

- Kanatları çok düşük kaldırma kuvvetine sahip (dolayısıyla sürtünme direncine), bu sebeple yüksek açıyla kalkış ve iniş gerçekleştiriyor. iniş plotajı en zor uçaklardan diye kabul ediliyor. 

- Afterburnerlar kalkışta birkaç dakika açık kalıyor ve kapatılıyor. deniz üzerindeyken tekrar açılıyor ve süpersonik hıza çıkılabiliyor. 

- 18.000 metre yüksekten uçuyor, türbülans nedir bilmiyor.(Stratosferde)

- Seyir esnasında diğer ticari uçaklarda buzlanma yaşanırken, Concordumuzda sürtünmeden kaynaklı ısınma yaşanıyor.

- Hatta bu ısınma o kadar önemli ki uçak 25~30 cm genleşmeye uğruyor. 

- Küçük bir tübe sahip, 2+2 oturma düzenli tek koridorlu üretiliyor. 100 yolcu, 9 mürettebat taşıyor. 

- Konfor sıfır (mış).

- Kendinden 2,5 kat fazla yolcu taşıyan ortalama bir uçaktan 4 kat yakıt tüketiyor. (yolcu başına 10 kat diyebilir miyiz? evet)

- Mach hızını geçince yolcular dışarıdan ses duymuyor (doppler etkisi), sadece yapıda oluşan vibrasyonun içeriye etkilerini duyabiliyorlar. 

- Zaman koridorunda uçabildiğinden örneğin yeni yıl saatler boyunca yaşanabilir.  

- Kendine ait marşı olan tek uçak.

- 1986 yılında Türkiye’ye uğruyor. 

- 2000’de ilk ve son kazası gerçekleşiyor. 

- Ayrıca 2000’de düşen uçak, Alain Delon ve George Kennedy'nin Airport'79 filminde kullandığı ve düşürdüğü uçak.

- 2003’te son tarifeli uçuşunu yapıyor. 

- Son tarifeli uçuştan bir ay sonra ünlü yolcularla son kez uçuyor. 

- Dünyanın en karizmatik uçağıdır 

Concorde artık uçmasa bile en azından uçak lastiği üretimi ve teknolojisinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır

Lastiğin parçalanmasından dolayı, uçağın yanmasına ve düşmesine neden olan kazanın ardından, Concorde lastiklerinde geliştirmeye gitti. ve bu sistem günümüzdeki uçakların çoğunda kullanılıyor.

Lastik, yüksek süratlerde genleşip (genişleyip), geriliyor ve herhangi bir darbede patlamak için daha hassas hale geliyor. bir lastiğin gergin olmaması/ inik olması, patlaması veya kesilmesi için dezavantajdır. Bir bıçakla sert lastiği mi kesmeniz daha kolaydır, yoksa yumuşak, basınçsız lastiği mi?

Bu nedenle, kazadan sonra yeni lastiklerinde farklı bir iç iskelet sistemi, ve iskeletin üstüne oturan formülü açıklanmamış 5 katmanlı bir sarmal kullanılmış. bu sayede yüksek süratte hem lastik aşırı gerilmiyor, hem de çarpan darbelerde artık lastiğin yapısında kullanılan kevlar (kurşun geçirmez yeleklerde kullanılır) 'dan dolayı lastik kesinlikle kesilmiyordu, hatta yapılan testlerde çarpan bıçakları bile kırıyordu.

Kaderini etkileyen kazaya gelince; bugün uçuş teknolojilerini değiştiren uçak kazaları 'ndan öğrendiğime göre daha önce izleyip okuduklarımdan farklı bir senaryo ile düştüğü iddia edildiğini gördüm.

Bu belgeselde ise, başka bir uçaktan yere düşen 2,5 cm'lik bir parçanın, kalkan Concorde 'un lastiğine saplanıp lastiği parçalamasından dolayı, kopan kauçukların tekerleklerin fren sistemindeki elektrik kablolarını kestiğine ve gene lastikten kopan parçaların yakıt tankının delinmesine neden olduğuna işaret ediliyordu. ardından akan yakıtla elektrik kablosunun birlikteliğinin de uçağın yanmasına neden olduğu belirtilmişti.

Kazadan sonra yakıt tankları da kevlarla kaplanmış, lastikler de. daha önce anlatıldığı gibi water deflector 'un konumunun sıkıntılı olduğu doğru olabilir. fakat tek farkla; içinden kopan parçaların motora kaçması değil de yakıt tankını delmesi kazaya neden olmuş olabilir. bir önceki paragrafta anlattığım belgeselde kopan lastik parçalarının, dolaylı yoldan veya direkt water deflector'a zarar vermesi nedeniyle yakıt tankına zarar verdiği belirtilmedi. fakat bugüne kadar anlatılmış teorileri ve bu son duyduğumu birleştirirsek son tespitin doğru olduğu kanısındayım.

Reykjavik

Reykjavikİzlanda'nın başkentidir.. Yeryüzünde kutup bölgesine en yakın başkenttir. Önemli bir balıkçılık bölgesidir. İzlanda nüfusunun yarısı bu şehirde yaşar.

Reykjavik, İzlanda'nın güney batısında Faxaflöî körfezi sahilinde yer alır. Reykjavik sahil alanı, yarım adalar, koylar, boğazlar ve adalar ile karakterize edilir. Buzul çağı süresinde (10.000 yıl öncesine kadar) şehir alanını büyük bir buzul kaplıyordu. Şehrin diğer kısımları deniz suyu ile çevriliydi.

Reykjavik kuzeydeki konumuna rağmen New York seviyesinde kış sıcaklıklarına ev sahipliği yapar. Gulf Stream'in sıcak su akıntısından dolayı İzlanda kıyı iklimi ılımanlaşır.[3] En soğuk aylar olan aralık ve ocakta ortalama sıcaklık sırasıyla -0,2 ve -0,6; en sıcak aylar olan temmuz ve ağustosta ortalama sıcaklıklar sırasıyla 10,6 ve 10,3 derecedir. Rusya'nın Arhangelsk limanı ile aynı enlem üzerinde olmasına rağmen birçok aylar buzla kapanan Arhangelsk'in yanında Reykjavik limanına yılın her ayı gemiler girebilir.

Reykjavik'te yıl içinde 148 günlük yağmur ortalaması vardır.

Reykjavik bölgesinde altı belediye daha bulunur; bunların 2007 nüfusları aşağıdaki gibidir:

  • Alftanes - 2.361
  • Garðabær - 9.913
  • Hafnarfjörður - 24.839
  • Kópavogur - 28.561
  • Mosfellsbær - 8.147
  • Seltjarnarnes - 4.428

Borgartún caddesi İzlanda'nın geçirdiği ekonomik krize dek ülkenin finans sektörünün merkeziydi. 2000'li yıllarda patlama yapan sektöre ev sahipliği yapan caddede çok sayıda ofis inşa edildi.


Aşağıdaki firmaların merkezleri Reykjavik'te bulunur:

  • Iceland Telecom
  • Baugur Group-Yatırım
  • Eimship-Taşımacılık
  • FRISK Software International-Antivirüs
  • Grandil-Balıkçılık
  • FL GROUP-Bankacılık ve Taşıma
  • Glitnir-Bankacılık
  • Marel-Yüksek Teknoloji Yiyecek İşleme Üretimi
  • deCODE Genetics

Reykjavik'teki evlerin %89'u sadece jeotermal enerjiyle, %9'u kısmen jeotermal enerji veya su gücü dahil olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarından ısıtılır. Yenilenebilir olmayan enerji kaynakları sadece evlerin %1'inde kullanılır.

Kardeş şehirler

  • Danimarka Kopenhag, Danimarka
  • Finlandiya Helsinki, Finlandiya
  • Grönland Nuuk, Grönland
  • Birleşik Krallık Kingston upon Hull, Birleşik Krallık
  • Norveç Oslo, Norveç
  • Amerika Birleşik Devletleri Seattle, Washington, ABD
  • İsveç Stockholm, İsveç
  • Rusya Sankt-Peterburg, Rusya
  • Faroe Adaları Tórshavn, Faroe Adaları
  • Litvanya Vilnius, Litvanya
  • Kanada Winnipeg, Manitoba, Kanada





30 Ocak 2021

Aliye Berger

Türkiye’de gravür sanatının öncüsü

Aliye Berger, 24 Aralık 1903 günü Büyükada’da doğdu. Babası Kabaağaçlızade Mehmed Şakir Paşa, annesi Giritli Sare İsmet Hanım’dır. Yazar Halikarnas Balıkçısı ile ressam Fahrünnisa Zeyd’in kardeşi; seramik sanatçısı Füreya Koral, tiyatrocu Şirin Devrim ile ressam Nejat Devrim’in teyzesidir.

Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nde eğitim gördü. Resim ve piyano dersleri aldı. 1924’te Türkiye’de bulunan Macar keman virtüözü ve pedagog Karl Berger’den ders aldı. İlişkileri aşka dönüşen çift, yirmi üç yıl beraber yaşadı.



1935’ten 1939’a kadar Berlin ve Paris’te kardeşi Fahrünnisa Zeyd’in yanında kalarak sanat hareketlerini izledi. 1947’de Karl Berger’le evlenen Aliye Berger, altı ay sonra eşini kaybedince Londra’ya giderek John Buckland Wright’in atölyesinde heykel ve gravür çalıştı, 1951’de Türkiye’ye 150 gravür ile dönerek ilk kişisel sergisini açtı.

Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği’nin 1954’te İstanbul’da toplanan kongresi nedeniyle Yapı Kredi Bankası’nın düzenlediği “İş ve İstihsal” konulu yarışmada “Güneşin Doğuşu” adlı ilk yağlı boya çalışmasıyla birincilik ödülünü kazandı. Sanatçı, ertesi yıl 2. Tahran Bienali’nde ikincilik ödülünü aldı.

Aliye Berger desen ve yağlı boya resimler yaptıysa da çoğunlukla oyma baskı tekniğinde, siyah-beyazın ara tonlarında yapıtlar verdi. Zımpara kağıdı, kasap kağıdı ve tülbenti malzeme olarak kullanan sanatçı günlük yaşamın kalıplarını, İstanbul’un çeşitli köşelerini bazen gerçekçi, bazen de fantastik biçimde, özgün bir lirizm ve dışavurumculukla yansıttı. Yaşamı boyunca dünyanın çeşitli kentlerinde on iki özel sergi açtı, kırk sekiz karma sergiye katıldı.

25 yıl boyunca, dolu dolu çalışmalarıyla Aliye Berger, resmin en zor dalı sayılan gravürcülüğünü doruğa çıkardı. Açtığı oniki özel ve 48 karma sergisi, sanat tarihinde ender görülen olaylardandır.

Özel sergileri Paris, Londra ve Viyana gibi büyük sanat merkezlerinde, katıldığı karma sergiler se yine ondört yabancı kentte açılmıştı. Bu arada, sanatçının İstanbul Resim Heykel Müzesi’ nde dört, Albertina Museum’ da da üç yapıtı sergileniyor. Aliye Berger gravür sanatına geç başladı, ama bu sanatıyla yaşadığında, az zamanda rekor denecek sayıda yapıt üretti. Ne var ki, onun bu sanatta doruğa çıkmasını, hayatını uğruna adadığı aşkı, Karl Berger göremedi. Ama Aliye Berger onun şiirlerini derledi ve gravürlerini yaptı. 1974 yılında sanat dolu yüreği duruverdi. O, ölümünden sonra büyük aşkı Karl Berger’ e kavuşacağına inanırdı. Belki de öyle olmuştur!… Aliye Berger’in yapıtları ölümünden sonra sergilendi.

Bunlar arasında iki büyük sergiye değinmek yerinde olur. 16 Ekim – 1 Kasım 1975 tarihleri arasında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde düzenlenen sergi bunlardan ilkidir. İkincisi ve sonuncusuysa Yapı Kredi Bankası’ nın 11 Şubat – 6 Mart 1998 tarihleri arasında düzenlediği Aliye Berger’ in seksen kadar yapıtını kapsayan sergidir.

Şakir Paşa Ailesi

Geçmişleri acı tatlı olaylar ve serüvenler ile dolu Şakir Paşa ailesi, İstanbul’un “kalbur üstü” ve soylu ailesi olarak tanınırdı. Soyağaçları, baba tarafından Türki memleketlerine, anne tarafından Girit’e dayanır. Erkek tarafı göçmen olarak Afyon’un Kabaağaç beldesine, din adamı olarak yerleştirilmişti. Ailenin sürmesini sağlayan Mustafa Asım Bey, asker olarak yetiştirildi. Albaylığa ve “askeri şura azalığı” gibi, o dönemde önemli olan, bir makama kadar yükseldi.

Erken ölümü üzerine, dokuz yaşındaki kızıyla beş ve yedi yaşlarındaki oğulları İstanbul’a getirildi. Cevat ve Şakir adındaki bu çocuklar baba mesleği olan askerliğe yöneltilerek, parasız yatılı okullara yerleştirildi.

Her ikisi de pırıl pırıl zekalarıyla, övgüler kazanarak, kurmay subaylığa ve paşalığa kadar yükseldiler. Bu kardeşler askerlik mesleğinden başka tarihçilik ve sanat alanında da ün yaptıkları gibi, siyasi görüşleri ve bilgileriyle de tanınıyorlardı.

Bunlardan büyüğü olan Cevat Paşa, Sultan Abdülhamit döneminin en genç sadrazamlarındandı. Fotoğrafçılığa yönelmiş olan Cevat Paşa sanatçı yönü olan bir kişiydi. Her markadan fotoğraf makinası toplayıp, koleksiyon yapmıştı. Çektiği fotoğrafların banyosunu evinde oluşturduğu karanlık odasında yapar ve kendisi başardı. Bu fotoğraflardan biri, 1901 yılında Paris’te ödül kazandı.

Yaklaşık 5 bin kitaptan oluşan bir kitaplığı bulunan Sadrazam Cevat Paşa Osmanlı askeri tarihiyle ilgili yapıtlar da kaleme aldı. Cevat Paşa Abdülhamit döneminin sert tutumuna karşı kıpırdanmalar ile Paris’te odaklanan “Jön Türkler”e karşı ılımlı yaklaşımından kuşkulanan Padişah, onu görevinden alarak Şam’a sürdü. Ne var ki, sağlığı oranın havasıyla uyuşmadığından, neredeyse sedyeyle İstanbul’a getirildi ve genç denecek bir yaşta öldü. İki evliliğinden de çocuğu olmadığı için ismi, kendi çocuğu gibi sevdiği, yeğenine verildi. Bu çocuk, kardeşi Şakir Paşa’nın oğlu Cevat Şakir Kabaağaçtır ve “Halikarnas Balıkçısı” ismiyle tanınır.

Ailenin ikinci ünlü çocuğu Şakir Paşa’dır. Resim sanatına karşı ilgi duyan Şakir Paşa da ağabeyi gibi bir tarihçiydi ve Jön Türkler’in düşüncelerini benimsemeye eğilimliydi. Bu yüzden Harbiye Mektebi’ndeyken onyedi gün hapsedilmişti. Ağabey’i Cevat Paşa gibi o da yabancı dil bildiğinden, Osmanlı devletini yabancı ülkelerde iki defa elçi olarak temsil etti. Şakir Paşa da iki defa evlendi. İlk eşinden doğan oğlu baba mesleğini seçti. İkinci eşi Girit’ten getirilen Sare İsmet Hanım’dı. Sare İsmet Hanım el işi masa örtüleri yapmakta hünerliydi. İngiltere ve İtalya’da eğitim gören, ailenin büyük oğlu Cevat Şakir, gençlik döneminde başarılı bir ressamdı. Sürgüne gönderildiği Bodrum’u yazarlığıyla dünyaya tanıtıp, ün kazandı.

Şakir Paşa’nın büyük kızı Hakkıye Hanım (seramikçi Füreya Koral’ın annesi) el işlemeleriyle, ikinci kızı Ayşe Hanım ise piyanistliğiyle tanınırdı. Hakkıye Hanım Side’ye yerleşerek oradaki büyük bir konağı otele dönüştürmüştü. Selçuklular döneminden kalan eski yapıların renkli ve oymalı ahşap tavan, kapı v.b. öğelerini toplayıp, Side’deki otelinin tavanlarına ve kapılarına monte ederek, bu kalıntılara hayat veren kişiydi.

Ailenin üçüncü kızı Fahrünnisa Zeyd, bilindiği gibi bir dünya ressamıydı.

Aliye Berger’in yaşamı

Aliye Berger, 1903 yılında Şakir Paşa’nın altıncı ve sonuncu çocuğu olarak Büyükada’da dünyaya gelir. Sadrazam Cevat Paşa’nın yeğeni, yazar Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’in ve ressam Fahrünnisa Zeid’in kız kardeşi, seramikçi Füreya Koral ve tiyatro sanatçısı Şirin Devrim ve ressam Nejad Devrim’in teyzesi, ressam Cem Kabaağaç’ın halasıdır.


İpekli kumaşları boyalarla bezeyip, evinin duvarlarına asan, resmi kirlenince kirlenen yeri bir kelebek resmiyle, leke küçükse bazen bir tırtılla örterdi diye anlatır annesi Sare İsmet Hanım’ı. 

Aliye Berger, eğitimine 1909 – 1912 yıllarında kurulmasına babasının öncülük ettiği Büyükada mahalle mektebinde başlar. Aliye’nin öğrenciliği bir iki yıl sürer, daha sonra Birinci Dünya Savaşı’na kadar Notre Dame de Sion’a devam eder, okul savaş nedeniyle kapatılınca İstanbul’da Fransızca öğrenim yapan Madame Braggiotti’nin okuluna gider. Bu arada, resim, müzik dersleri alır. Aliye’nin öğrenim serüveni 17 yaşında Fransız Büyükelçiliği’nde sınava girip diplomasını almasıyla tamamlanır. Sanatçı genç yaşlarında Voltaire, Strindberg, İbsen ve Dostoyevski gibi yazarlardan etkilenir, yazar olmak ister.

Aliye Berger’in gençlik yıllarında keman çaldığı, hiç resim yapmadığı bilinir. Kendisinin anlattığına göre çocukluk ve gençlik yıllarında üç kez resimle ilgilenir. Resme karşı ilk sevgisini babasının kitaplarını karıştırırken Çin resimlerini gördüğünde duyar. Ağabeyi Cevat Şakir’in İtalya’dan gelirken getirdiği çıplak kadın resimlerini gördüğünde resim sanatı ikinci kez ilgisini çeker. Babası Şakir Paşa bu resimleri gördüğünde çok kızar, köşkün her yerinden kaldırır. Aliye Berger çocukluk yıllarında gizlice tavan arasına çıkarak bu resimleri seyreder. Üçüncü kez ilgisi ise 17-18 yaşlarında iken ablası Fahrünnisa Zeyd, Büyükada’daki evlerinin bahçesinde resim yaparken bayılınca boyaları ve tuvali bahçede bırakıp içeriye götürülünce açığa çıkar.

1920 yılında Halife Abdülmecit Efendi’nin çağrısıyla İstanbul’a gelip, saray mensuplarına müzik hocalığı yapan Macar keman virtüözü Karl Berger’den keman dersleri almaya başlayan Aliye hocasına aşık olur. Kendisi 21 yaşındadır, hocası ise otuzlu yaşlarındadır. Karl Berger, işinde isim yapmış, yakışıklı ve felsefeye meraklı oluşuyla öğrencilerini etkileyen bir yapıya sahiptir.


Çok geçmeden Aliye de bu etki alanına girer ve hocasına aşık olur. Çapkın olan Karl Berger’in başka ilişkileri de vardır; bunu bilen ve Aliye’nin durumunu fark eden ablaları Hakkiye ve Ayşe Hanım, Aliye’yi uyarırlar. Ancak Aliye ablalarına “Berger benimle evlenecek!” diyerek rest çeker.

“Bize müzik dersi vermek için gelirdi. Birinci görüşümde değilse, ikinci görüşümde vuruldum ona. Yıldırım çarpmışa döndüm. Ve iyiye, güzele doğru değiştim. Hırçındım, uysal oldum. İçime dönüktüm, dünyaya açıldım. Brahms, Beethoven, Bach’ı onunla yeniden keşfettim. Dostoyevski’de, Ibsen’de, Strindberg’de yeni anlamlar buldum onunla.”

Ailesi haklı çıkar ve Karl Berger Aliye’den uzaklaşmaya başlar, adı bir başka kadınla anılır. Bunu fark eden Aliye, bir gece elinde tabancayla Karl Berger’in bulunduğu eve gider ve kapıyı açan kişiye silah çeker, kurşun hizmetliyi (bazı kaynaklarda kadını ya da annesini gibi farklı kişileri) yaralar. Aliye 35 gün hapis cezasına çarptırılır, ancak doktor raporlarına göre suç asabiyetle işlenmiştir ve ve ailenin de sicili göz önüne alınarak Aliye serbest bırakılır.

Bu olay, onun Karl’a olan sevgisi karşısında yapabileceklerinin sınırsızlığını gösterir. Aliye Berger, dindar annesine karşı bir müddet gizli de olsa Karl Berger ile birlikte yaşar. Yirmi üç yıllık beraberlik ne yazık ki Karl Berger’in ölümünden 6-7 ay kadar önce resmileşir. Karl Berger 1947’de ülkesine konser vermek için Ada iskelesine giderken sokakta kalp krizi geçirerek ölür.

Beraberlikleri boyunca eşiyle felsefe okuyan, ev dekorasyonu ile ilgilenip eşine kıyafetler diken Aliye Berger resimle ilgili değildir. Ancak Karl Berger’in ölümünden sonra yaşadığı acıyı unutmak için, Londra’da ablası Fahrünnisa Zeid’in yanına gider, burada gravürle tanışır ve hüzünlü anılarını metal plakalar üzerinde kazır. John Buckland Wright’ın atölyesinde eğitim alır. Wright, Yeni Zelanda’da kendi kendini yetiştirmiş bir sanatçı olarak Londra ve Paris’te çalışmış özgün baskı alanında ismini duyurmuştur.

Aliye Berger, Wright’ın atölyesinde resim ve heykel çalışmaları yapar. Heykelden ziyade gravür çalışmalarındaki başarılı uygulamaları, sanatçıyı gravüre yönlendirir. Çeşitli desen ve yağlıboya çalışmaları da mevcuttur. 1951 yılında döndüğü İstanbul’da 140 parça gravürden oluşan, sanat çevrelerinin dikkatini çeken ilk kişisel sergisini açar.

O yıllarda Türkiye’de gravür çok yaygın değildir. Geçimi için manzaralar, tebrik kartları çalışır, ancak küçük gravürler zor satılır, halk siyah-beyaza alışkın değildir. Bedri Rahmi’nin, Ahmet Hamdi’nin de yaşadığı Narmanlı Han’a yerleşir, hem evi hem de atölyesidir artık. Dört odalı atölyesi caddeye bakar, han gece 12’den sonra kapanır, ama Aliye için farketmez, merdiven dayar her zaman açık olan mutfak penceresinden girer. İçinde kuş olmayan kırmızı bir kafesin bulunduğu mutfağında masanın üzerinde ekmek kırıntıları eksik olmaz, güvercinlerini yiyeceksiz kalmasın diye. Bir gün atölyesinde çıkan yangında tavan çöker, resimleri yanar. Ancak Aliye, yangın sırasında alevleri unutup kargaşada yastıklardan kurtulup uçuşmaya başlayan kuş tüylerini seyre dalar.

Gravür kazma sürecinde, her zaman hayatında yer etmiş acıları, sevinçleri, anıları ve yaşamından kesitleri ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Küçük-büyük boyutlu gravürler, Berger’in iç dünyasını, yaşamını yansıtır. Kimi zaman fantastik kimi zaman gerçekçi bir yaklaşımla ele aldığı gravürlerinde, dışavurumcu bir anlatımı açığa çıkarmaktadır. Sanatçı kişiliğini, hikayeler ve söylencelerle destekler.

Yapı Kredi Bankası’nın 1954 yılında AICA (Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Birliği) Kongresi nedeniyle düzenlediği Türkiye’de İş ve İstihsal konusu ele alınarak özel bir konuma dikkat çekilmiş ve bir yarışma düzenlenmiştir. 1954’te başlayan AICA kongresi için İstanbul’da bulunan Paul Fierens, Lionello Venturi ve Herbert Read’den oluşan seçici kurul tarafından 38 katılımcı içinden 10 ödül belirlenir; birinciliği Aliye Berger’e verirler. Türk sanat ortamında seçici kurulun değerlendirme sonuçları üzerine tepkiler oldukça sert olur.

Aliye Berger genellikle siyah-beyaz gravürler yapmış ve sürekli tekniğini geliştirme gayretinde olmuştur. 

Aliye Berger, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Masal adeta gözlerinde! Pek az insan etrafında bu kadar güzel görebilir” diyerek güzelliklere olan aşkını dile getirdiği, Orhan Peker’in “Çağımızın en gerçek, en sevgili kadınıydı” dediği, hiç büyümeyen, merakını ve şaşma yeteneğini hiç yitirmeyen, Dostoyevski’den esinlenerek taktığı adla ailesinin Alyoşa’sı, dilinden düşürmediği “Hayatta her şeyi renkli görüyorum. Ve bu renklerin hepsini seviyorum” cümlesinde olduğu gibi rengarenk kıyafetleri, kıyafetlerine diktiği kelebekleri, çiçekleri, farklı makyajı, saçlarındaki renk renk kurdeleleri, boynuna bağladığı eşarplarıyla zaten bunu hep yansıtacaktır.

Aziz Nesin onu şöyle tanımlar:

“En kötümser olduğunuz bir sabah evinizden çıktığınızda pembemsi çiçeklere durmuş bir ilkyaz dalı görünce, birden kötümserliğimizden kurtulup mutlulukla gülümseriz. Aliye Berger de bana, kış ortasında tomurcuklanıp çiçeklenmiş ve her zaman öyle kalmış bir ilkyaz dalı gibi gelirdi. Onun cin mısırı patlayışlarındaki ivediliğine, her mevsim renk renk çiçek açmış kış ortasındaki ilkyaz dalı verimliliğine baktıkça mutlulukla gülümserdim.”

“Güzellikleriyle, acılarıyla, aşklarıyla, ölümleriyle, başkaldırışım ve baş eğmelerimle, umutlarım ve umutsuzluklarımla yaşadığım, benim olan dünyayı yansıtmak istedim yapıtlarımda” diyen Aliye Berger, 9 Ağustos 1974 tarihinde, doğup büyüdüğü ve çok sevdiği Büyükada’da yaşama veda eder; kendi kişiliği gibi renkli bir törenle Büyükada’da defnedilir.

Ölümünden sonra yapıtları çeşitli defalar sergilenmiştir. En büyükleri, 16 Ekim- 1 Kasım 1975 tarihleri arasında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde düzenlenen sergi ile Yapı Kredi Bankası’nın 11 Şubat-6 Mart 1988 tarihleri arasında düzenlediği sergidir. Sanatçının İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde dört, Albertina Müzesi’nde de üç yapıtı sergilenmektedir.


Kaynaklar:

  • “Necmi Sönmez, Berger 100 Yaşına Bastı, Radikal gazetesi 24.12.2003”. 22 Kasım 2004
  • “Aşk, Sanat Tarihine Bir İsim Kazandırdı: Aliye Berger, Lebriz.com, Erişim tarihi:10.12.2014”. 27 Ağustos 2018
  • Ayın Sanatçısı: Yaşamı ve Sanatıyla Aliye Berger 24 Aralık 2020 http://www.antikalar.com/v2/konuk/konuk0901.asp
  • “Taha Toros, Ayın Sanatçısı: Aliye Berger, Antik Dekor Sayı 72, Yıl: 2002”. 5 Mart 2015
  • “A. Funda Aras, Yaşamayı Sanat Haline Getirmek, Radikal gazetesi, 12.11.2004”. 24 Eylül 2015
  • “Ahu Antmen, Resim Tarihine Yolculuk, Radikal gazetesi, 17 Kasım 2004”. 24 Eylül 2015
  • “Aliye Berger, Turkishpaintings.com

Reichstag Yangını (Hitler’in Sarsılmaz İktidarına Giden Yolda Bir Dönüm Noktası )

 


Hala üzerindeki sır perdesi tam olarak aydınlatılamamış, Hitler’in ustaca kullanarak iktidarını sağlamlaştırdığı, garibanın tekinin üzerine yıkılmış bir olay Reichstag yangını. Daha sonra olayın faili olduğu söylenen Van Der Lubbe aklanmış olsa bile, bu yangını kimin çıkardığını bilmiyoruz.

Berlin’de olay yerinde Hollandalı 24 yaşındaki inşaat işçisi Marinus van der Lubbe yakalandı.


Komünist olduğunu söyleyen Marinus, polisin söylediğine göre, kundaklama eylemini tek başına gerçekleştirdiğini anlattı.

Reichstag yangını binanın çeşitli bölgelerinde ve aynı anda çıkmıştı.


Oysa Marinus van der Lubbe, ne binayı tanıyordu ne de aynı anda birkaç yerde olabilecek yeteneğe sahip biri gibi görünmüyordu. Kaldı ki, Almanya’da veya Berlin’de yaşamıyor, Almanya’da kimseyle bir ilişkisi de yoktu.

Hitler’in Alman halkına gösterdiği Van Der Lubbe’nin Reichstag içinde nasıl gezdiğini gösterir plan.

Hollanda’da ev sahibi kadın, Marinus’un olayla ilgisinin ne olabileceğine dair önemli bir detay anlatmıştı.

Ev sahibine göre, Marinus, Berlin’deki Almanlardan oraya gelmesi için bir çağrı aldı. 12 Şubat tarihinde gelen bu çağrı post kartı Marinus’a göre Alman komünistlerden geliyordu ve orada çok önemli illegal bir işi halletmesi gerekiyordu. Marinus evini terk etti ve 18 Şubat’ta Berlin’e geldi. Marinus, gözü pek, atılgan, sosyalist çevrelere girip çıkan bir gençti ve Hollanda komünist çevrelere girer çıkardı.

Bu kartı kimler yazmıştı? Bunlar Alman komünistler miydi? Hayır, bununla ilgili hiç bir bilgi yok.

Ancak, Marinus, görüştüğü insanların Komünistler olduğuna inanıyor ve komünist mücadele uğruna Reichstag’ı yakmaya karar veriyor ya da Alman polisine bunları anlattığı söyleniyor. Ancak, kendisi bir köşede yangın çıkarırken, başka kişilerin de oralarda olduğundan ve bu kişilerin işlerini garantiye almak için binanın diğer bölgelerini ateşe verdiğinden haberi yok. Eylemci sanık olarak aynı gece gözaltına alınan Alman Komünist Partisi (KPD) Berlin Meclis Grup Başkanı Ernst Torgler ve yine gözaltına alınan Bulgar Komünistler Georgi Dimitrow, Blagoi Popow ve Wassil Tanew’i tanımıyor bile.

Olay gecesine bakıldığında büyük faşistlerin hazırlıklı olduğu görülüyor.

Adolf Hitler, Joseph Goebbels, Hermann Göring ve Wilhelm Frick gibi faşist büyükler yangın yerine gelmekte ve orayı miting alanına çevirmede gecikmedi. Hitler o akşam suçluyu tespit etti: “Uluslararası komünizm, Alman birliğine ve dirliğine karşı kokteyl bir örgütle saldırmıştı!”

Hitler şöyle devam etti:

“Artık acıma yok. Kim yolumuza çıkarsa, kafasını keseceğiz. Alman halkı artık merhamet göstermeye tahammül göstermez. Her komünist eylemci nerde görülürse vurulacak. Komünist milletvekilleri daha bu gece asılmalı. Bu ülkede komünizmle ilgili ne varsa, dümdüz edilecektir. Reichstag yangını içinde olan sosyal demokratlara da artık acıma yok.“ Faşist Göring de bir çift laf etti: “Bu komünist isyanının başlamasıdır, devam edecekler. Bir dakika bile gecikemeyiz…“

Göring doğru söylüyordu. Bir gün bile beklemediler ve sabah Cumhurbaşkanı adına Alman Halkının ve Devletinin Korunmasına Yönelik Reichstag Yangını Kararnamesi çıkarıldı.

Bu kararnameyle birlikte, yürürlükteki Weimer Anayasası kaldırıldı, Almanya pratikte demokrasinin ve insan haklarının bütün kurallarını askıya almış oldu. Polise sebep göstermeksizin gözaltına alma ve yargıya da sanığı hukuki yardımdan muaf tutma hakkı verildi. Reichstag yangını faşizme geçisin en önemli adımı oldu. Toplama kamplarının ilk nüveleri burada atıldı çünkü kısa sürede 100 bin Alman Komünist Partisi üyesi ve sosyal demokrat tutuklandı.

Hitler’in partisi NSDAP, komünistlerin ve sosyal demokratların isyan başlattığını iddia ederek bu iki partiye karşı cadı avına girişti.

Berlin’deki bütün komünistler evlerinden alındı, bütün KDP milletvekilleri tutuklandı. Parti seçim çalışması yapamaz hale geldi. Marinus van der Lubbe’den sosyal demokratlarla da ilişkisi olduğuna dair ifade aldılar. Bunun üzerine seçimden önce partiye yakın medya tümden kapatıldı, partinin 14 gün afiş asması yasaklandı.

Daha 28 Şubat günü Almanya’nın dünya çapındaki entelektüelleri, gazeteci ve yazarları da tutuklandı.

Tutuklanan bazı isimler şunlar:

Alfred Apfel, Fritz Ausländer, Rudolf Bernstein, Felix Halle, Max Hodann, Wilhelm Kasper, Egon Erwin Kisch, Hans Litten, Erich Mühsam, Carl von Ossietzky, Wilhelm Pieck, Ludwig Renn, Ernst Schneller,Werner Scholem ve Walter Stoecker. Birkaç gün sonra da Komünist Parti Genel Sekreteri Ernst Thälmann tutuklandı. Daha sonra Bulgaristan Başbakanı olan komünist teorisyen Georgi Dimitrow da davanın tutuklu sanığı idi.

Marinus van der Lubbe’nin yargılanmasına 21 Eylül 1933’te başlandı.

Daha önce enerjik ve kabına sığmayan bir genç olan Marinus’un adeta yerlerde süründüğü görüldü. Marinus’un bromla zehirlendiği, hipnotize edildiği veya uyuşturucu verildiği gibi tartışmalar yapıldı. Yargılama boyunca Marinus sorulara evet ya da hayır dışında bir cevap veremedi, cümle kuracak gücü olmadı. Dava bitti, Marinus 10 Ocak 1934 tarihinde idam edildi. Tüm yargılama süreci boyunca Dimitrow’un yaptığı savunma ise, bütün bu sürecin faşistlerce planlandığını kanıtlar nitelikte. Bundan sonra da zaten faşist baskı Dimitrow’un söylediklerine uygun sürdü. Yeryüzü kana boyandı.

Marinus van der Lubbe, Reichstag’ı yaktığını kabul etse de, kundaklamayı kimin yaptırdığı aydınlığa kavuşmadı.

Çünkü, Alman sol çevrelerde ve uluslararası kamuoyunda Marinus’a kundaklamayı yaptıranların aynı zamanda Marinus’u yargılayanlar olduğu imajı hiç silinmedi.

Yıllar sonra Marinus’un kardeşi Jan van der Lubbe, kardeşinin yeniden yargılanması için mahkemeye başvurdu.

1980 yılında Berlin Mahkemesi faşist dönemdeki yargılamaların tümünün zaten hukuk dışılığına hükmedildiğini hatırlattı ve ayrıca Marinus’un beraatine karar verdi. Alman Komünist Partisi olayı araştıran komite kurdu ve partiden kimsenin Marinus ile bir ilişkisinin olmadığını saptadı. Ayrıca, Marinus’un akli dengesinin bu suçu işlemeye uygun olup olmadığına dair o zaman hazırlanan doktor raporu hala kayıp. Yangını başlattığına dair ilk ifadesi dışında kanıtlar da yok.

Hollanda‘da bir çok meydana Marinus van der Lubbe adı verildi.


27 Şubat 2008’de olaydan 75 yıl sonra Hollanda’da yaşadığı şehir Leiden’e heykeli dikildi ve adı verilen bir sitenin duvarına fotoğrafı afiş olarak asıldı.

29 Ocak 2021

Bülbül

 Bülbül (Luscinia megarhynchos), sinekkapangiller (Muscicapidae) familyasından sesinin güzelliği ve gece ötüşüyle ün kazanmış olan ötücü bir kuş türü. Eski edebiyatımızda andelib ve hezar da denirdi.


Adı

Bülbül, Arapça بُلْبُلٌ bulbulun (ç. بَلابِل balābil) sözcüğünden gelir; Arapça'da ve Farsça'da bu isim, daha çok Pycnonotus türlerinin, en yaygın olarak da Pycnonotus barbatus’un adıdır. Luscinia megarhynchos için عَنْدَلِيب ʿandalīb (ç. عَنَادِل ʿanādil; عَنْدَلَ ʿandala "şakımak, ötmek"ten) ve هَزَار hazār kullanılır ki, Osmanlıca'daki andelib (ç. anadil) ve hezar (ç. hezaran) biçimlerini vermiştir.

Luscĭnĭa, -ae d. (luscĭnĭus, ĭi e.; luscĭnus, i e. = ἀηδών): Clus-cinia’dan /k/ düşmesiyle (bk. Clovis>Louis). [Sanskritçe] çru* “işit=” kökünden gelen Yun. κλύω ve/veya L. clŭĕō “ün salıyorum” fiilinden clus ve cănō “şakıyorum” fiilinden cinia: “Namlı ya da nağmezen (dişi) şakıyıcı”. Bayağı bülbülün adıdır.

Özellikleri

15–17 cm (genellikle 16,5) uzunluğunda, 18-23 gr (genellikle 21 gr) ağırlığındaki bülbül, kızılkuyruğun dişisini andırır ama bacakları ve kuyruğunun ortası koyu renk değildir. Üst tüyleri kuyruk sokumunda ve sırtta kızıla çalan düz, sıcak bir kahverengidir; alt tüyleri uçuk nohudî kır olur, boğazı daha soluk renktedir. Erişkinlerde, gövdenin kırıyla kaynaşan uçuk devetüyü renginde silik bir göğüslük vardır. Kahverengi başın üstünde iri ve kara gözü, hafif beyazımtırak göz çeperiyle öne çıkar. Kaş, açık kır rengindedir. Orta Asya'da yaşayan L. megarhynchos hafizi alt türünün kaş şeridi daha belirsiz ve soluktur. Dişi ve erkek birbirine benzer, yalnız erişkin erkeğin kanat uzunluğu 90 mm'den fazla, erişkin dişininki 83 mm'den az olur.

Gençlik döneminde bülbüller, genç kızılgerdanları andırırlar, ama farklı olarak kuyrukları kızıla çalar. Bu dönemde kafa ve kanatlar daha koyu ve soluk bir kahverengi üzerine daha açık, nohudî kahve beneklidir; gerdan kirli çopur olur. Kısmî gençlik ertesi karınsasına Eylül başında girerler; küçük ve ortanca örtü telekleri, bazen de büyük örtüler ve en küçük uçma teleği yenilenir.

İlk kışındaki bülbüllerin göz çeperi yetişkinlerinkinden silik olur; güzün karınsaya yeni girmiş olanlar, gençlikteki küçük ve ortanca örtü teleklerini muhafaza ederler, o yüzden bu teleklerde silik benekler vardır. İlk baharda karınsa tamamlandığında bu benekler silinir; fakat karınsa tamamlanmamışsa bile, baharda bu telekler kullanıla kullanıla yıpranıp düz bir renk almış olabilir. Örtü telekleri kısadır. Üreme ertesi karınsasına yine Eylül başında girerler, karınsa tamamlandığında tüyleri erişkinlerinki gibidir.

Bülbülün görünüşü, yakın akrabası ardıç bülbülüne çok benzediği için, alan çalışması sırasında ayırt edilmesi bazen imkânsızdır. Ardıç bülbülünün tüyleri genellikle silik boz-kahverengidir, yalnız bazı ardıç bülbüllerinin donu, aynı bülbülünkü gibi sıcak, tarçınî bir kahverengi olabilir. O zaman uçma teleklerine bakılır: Bülbülde, kanat kapalıyken genellikle yedi esas uçma teleği gözükür; birinci esas örtü teleği uzundur. Ardıç bülbülünde kanat kapalıyken genellikle sekiz uçma teleği gözükür; birinci esas örtü teleği kısadır. Ayrıca yakından bakıldığında, bülbülün kuyruk telekleri, kızıla daha yakın bir pas rengidir; kuyruk altı lekesiz, sade ve pas rengine çalan devetüyü rengindedir; ardıç bülbülündeki gibi nohudî beyaz ve silik çizgili değildir; boğaz ve gerdanında koyu kırçıllı lekeler bulunmaz.

Dağılım, göç ve nüfus

Palearktik ve Habeşi biyocoğrafya sahalarında geniş alana yayılmış, göçmen bir kuştur. Yayılım sahalarına dair küresel boyutta bir ölçü verisi olmamakla, yalnız Afrika kıtasında 420.000 km²'lik bir yayılımları olduğu tahmin edilmektedir. Küresel nüfusu oldukça yüksek olup, yalnız Avrupa'da 8,5 milyon ilâ 23 milyon arasında birey olduğu varsayılmaktadır (2008 için hazırlanmakta olan BirdLife International raporu). Orta ve Güney Avrupa ile Orta Asya'da da dağılım alanları geniş olup, Britanya Adalarında yerel dağılım alanları vardır. Ardıç bülbülüne nazaran daha ılıman iklimleri seven bülbül, kışı başta Sahra, Mısır, Fildişi Kıyısı, Kenya, Kamerun ve Nijerya olmak üzere Afrika tropiklerinde ve Irak'ın bir bölgesinde geçirir.

Batı nüfuslarını oluşturan Luscinia megarhynchos megarhynchos (Brehm, CL, 1831) alt türü, Sahra çölü ve Batı Afrika yağmur ormanlarıyla Uganda arasında geçirir. Avrupa'da üreyen bülbüller, güz başında temmuz-eylül aylarında yola çıkarlar. Doğu nüfuslarını oluşturan L. m. hafizi ve L. m. africana, kışı ekseriyetle Kenya ve Tanzanya'da geçirirler, fakat bu son iki alt türü birbirinden ayırt etmedeki zorluktan dolayı, göç hareketleri ve kışlaklarının kesin sınırlarıyla ilgili, 2008 itibarıyla yeterli veri bulunmamaktadır.

Yaşam Alanı

Ilıman ve sıcak iklim bölgelerinde, alçak fundalıkları ve kapalı katları olmayan, genç ağaçlardan oluşan meşcereleri, baltalık ağaç türleri bulanan yaşam alanlarını tercih ederler; özellikle de hem yırtıcılardan saklanmalarına, hem de yem ararken yuvalarını korumalarına elverişli olan fındık dallarında rastlanırlar. Birleşik Krallık'ta, yaşam alanı niteliklerinin değişimi uğraması ve fundalık yoğunluklarını azaltan Çin munçağını ve karacayı orman habitatlarına entegre etme çalışmalarının bu ülkedeki bülbül nüfusunun düşüşüne katkısı olduğu bilinmektedir.

Büyük olasılıkla diğer bölgeler için de gösterge değeri taşıyan, Almanya'nın Ren bölgesinde bülbül için şu aşağıdaki coğrafî parametreler tespit edilmiştir;

Ortalama deniz seviyesiyle 200 metre arasında,

Büyüme mevsiminde ortalama hava sıcaklığı 14 °C'nin üstünde olan,

Hava sıcaklığının 25 °C'yi yılda en az yirmi gün boyunca geçtiği,

Yıllık 750 mm'den az yağış alan,

Kuraklık endeksi 0,35'nin altında olan,

Kapalı katları olmayan meşcereler.

Beslenme ve ekosistemdeki yerleri

Avlarını genellikle yerde ararlar. Küçük böcekler, larvalar, solucan gibi canlı yemleri; sonbaharda da küçük yabani meyveleri tüketirler.

Birçok diğer ötücü kuş gibi bülbül de, bitki ve fidanlara zarar veren böcekleri yiyerek bu bitkilerin gelişmelerine katkıda bulunur. Bilinen tek doğal düşmanı alaca baykuştur (Strix aluco).

Üreme ve ömürlülük

Erkek bülbüllerin ötüş yetenekleri, dişileri cezbetmeye yöneliktir; ötüş repertuvarının genişliğinin bülbüllerde yaşla doğru orantılı olduğu ve yaşlı erkeklerin, gençlerden 53% oranında daha geniş bir sentaktik yelpaze kullandıklarını gösteren etütler sonunda, 180 ilâ 260 arasında farklı ötüş cümlesi kurabilen yaşlı erkeklerin çiftleşme şansının genç erkeklere göre daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Başarılı çiftleşme sonrası, erkek bülbüller ötüş biçimlerini değiştirerek, dişileri cezbetmek için kullandıkları ıslıklı ötüşlerini azaltır, eşleri kuluçkaya yatana değin gece ötüşünü keserler.

Çiftleşme mevsimi, bülbüller için önemli bir rekabet dönemidir; şakımak için ciddi miktarlarda enerji sarf etmeleri gerektiğinden, ötüşler çoğu zaman erkeğin fizik kondisyonunun göstergesidir ve dişilerin yapacağı eş seçiminde başlıca etmendir. Kösnük ve atılgan ötüşlü erkeklerin çift bulma şansı daha yüksek olur. Bu azılı rekabetin nedeni, erkeklerin 49% kadarının, başarıyla çiftleşecek dişiyi hiçbir zaman bulamayacak olmasıdır. Erkekler, yuva sahanlığını cebren himaye ederler; geçmekte olan diğer kuşlarla dalaşır, bunları hiddetle kovalarlar. Bir erkek, bir mevsimde yalnız tek bir dişiyle çiftleşip onunla kalır.

Bülbüllerde toplu çiftleşme dönemi her yılın mayıs ayı ortalarına denk gelir. Yuva çoğu zaman dişi tarafından fundalıklardan toplanan küçük dallar, kuru yaprak ve otlarla yapılır. Kuluçka 13-14 gün (asgari 12 gün, azami 16 gün; ortalama: 13,75 ± 0.83) sürer. Bir seferinde 4-5 (asgari 2, azami 6; ortalama 4.63 ± 0.73) yumurta bırakan dişinin yumurtaları 21 mm'ye 16 mm ebatlarında, yüzde altısı kabuk olmak üzere 2,7 gr ağırlığındadır. Cinsel erişkinliğe ilk sene sonunda girerler. Civcivler altrisyaldir; bir kuluçkadan çıkanların ancak 1-2 tanesi ergenliğe ulaşır.

Bülbüller 1 ila 5 yaşına kadar yaşarlar (ortalama 3,80). Kayıtlara geçen en yaşlı bülbül bir kaynağa göre 8 yıl 4 aylık; diğerine göre 10 yıl 11 aylıktır.

Davranış

Çiftleşme mevsimi dışında münzevidirler; kışın, Afrika tropiklerine göç ederler. Mıntıkalarına bağlıdırlar, fakat aralarında topluluk hiyerarşisi bulunmaz. Çiftleşme döneminde erkekler, dişileri cezbetmek için rakipleriyle ötme müsabakaları yaptıkları zamanlar, mıntıkalarını hiddetle savunurlar. Bülbül ötüşleri, iki gruba ayrılabilir: ıslıklı ve ıslıksız. Islıklı ötüş, mıntıka müdafaası ve eş cezbetmede kullanılır ve kolay ayırt edilir. Islıklı ötüş, erkek başarılı bir çiftleşme gerçekleştirdiği zaman diner. Dişiyi cezbetmeye çalışan erkek bülbül, gecenin 50%'lik kısmında ötmeye devam eder. Erkekler, öterken kilo kaybederler. Gece ötmelerinin birçok metabolik ardılı vardır; gündüzleri, daha büyük bir bedensel besin rezervi toplamak için yem arayarak geçirmek zorunda kalır; bu esnada öterek dişilere kur yapmayı keser ve yırtıcı hayvanlar tarafından görünme risklerini artırırlar.

Yoğun fundalıklarda gizlenen küçük kuşlar oldukları için, davranışlarının geri kalanı hakkında yeterince veri bulunmamaktadır; genellikle gözlemlendiklerinden daha sık işitilirler. Göç etmedikleri zamanlarda, ancak kısa, çoğu zaman bir daldan diğerine geçecek kadar mesafeler katederler.

Ötüşü

Temas kurarken, sert ve kısa "tik" sesi çıkarırlar. Tan ve günbatımında, endişeli, zemberekli saati kurma sesine benzeyen "tik-ik-ik-ik..." biçimde ötüşleri vardır. Teyakkuz hâlinde, çok keskin ve tiz, yerini belirlemesi güç bir "tsiiip" sesi çıkarırlar. Gece göçü esnasında cılız ve boğuk bir "tsi" sesiyle haberleşirler. Şakımaları tiz, uzayıp titreşen seslerle başlayarak peslere inerken ivme kazanır. Hiçbir hece bir diğerine benzemez.

Alt türleri

Luscinia megarhynchos africana (Fischer & Reichenow, 1884) Kafkaslar, Doğu Anadolu Bölgesi ve İran

Luscinia megarhynchos hafizi (Severtzov, 1872) Aral Denizi, Doğu Türkmenistan ve Moğolistan

Luscinia megarhynchos luscinioides (Jordans, 1923)

Luscinia megarhynchos megarhynchos (C.L.Brehm, 1831) Avrupa ve Mağrep, Güney Rusya'da batıda Kırım ve Taman yarımadasına kadar, Orta Doğu'da Orta Anadolu'dan Filistin'e kadar

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!