Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


20 Ocak 2021

Adolf Hitler’i Seçimle İktidara Taşıyan Sürecin10 Kritik Adımı

Çoğunuz zaten biliyorsunuz ancak biz yine de söyleyelim Naziler Almanya’da iş başına seçimle geldi. Her ne kadar böyle diktatör bir rejimin seçimle iş başına gelmesi biraz garip görünse de o zaman için çok da şaşırtıcı değil. Adolf Hitler kendisinin ne olduğunu asla gizlemedi kendisi katıksız bir faşist ve antisemitik biriydi, yine de Almanlar kendisine oy vermekten çekinmed

Bugünden bakarak Almanların bu seçimini kıyasıya eleştirebilirsiniz, "o zamanlar öyleydi ama" deyip geçmek de işin kolayı. Olaylar bundan biraz farklı aslında, o zaman Hitler’e oy veren Almanlar en iyi seçimi yaptıklarını düşünüyorlardı kuşkusuz ki. İşte Almanların Hitler’i seçmesinin altında yatan 10 temel sebep.

              10. Versay Antlaşması "Savaş Suçları Bendi".


Birinci Dünya Savaşının bitmesinin hemen ardından aslında İkinci Dünya Savaşının fitilini ateşleyecek bir antlaşma imzalandı. Birinci Dünya Savaşı’nın muzaffer devletleri mağlup ülkelere çok ağır antlaşmalar dayattı. Bu antlaşmalarla zengin bölgeler mağlup devletlerin elinden alındı ve onlara ağır tazminatlar ödetmek zorunda bıraktı.

Şüphesiz ki Versay Antlaşması’nın Almanlar açısından en küçük düşürücü ve yıpratıcı bölümü "Savaş Suçluları Bendi" olarak bilinen kısmıydı. 231. Madde olarak bilinen bu bent ile Almanya Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının tüm mesuliyetini üzerine almak zorunda bırakılıyordu. Böylece ortaya çıkmış olan tüm maddi zararlardan Almanya sorumlu tutulmuştu. Özellikle Fransa başbakanı Georges Clemenceau, Almanya’nın çok yüksek miktarda savaş tazminatı ödemesinde ısrarcı olmuştu.

Clemencau’nun bu kadar yüksek savaş tazminatında ısrar etmesinin sebebi Almanların hızlı bir şekilde kendine gelip tekrar Fransa’ya saldırmasının önüne geçmekti. Bu nedenle Fransa, Almanya’nın ekonomik üstünlüğünü geri kazanmasının ve yeniden silahlanma çabalarının önüne geçmek için böylesine yüksek tazminatlar konusunda bir hayli bastırdı.

Antlaşmayla birlikte Alman ordusu sıkı kontrol altına alındı ve 100 bin kişiyi geçmeyecek şekilde sınırlandırıldı ve hava kuvvetleri kurmasına izin verilmedi. Dünyanın büyük bir kısmı bu anmtlaşma ile birlikte dünyanın bir barış çağına girdiğini düşünse de Almanlar bu kısıtlamaların son derece haksız olduğu görüşündeydi.

Daha en başından, Naziler gibi bir takım aşırı sağ gruplar Versay Antlaşması’nı reddetti. Bu antlaşmayı bir ulusu komple baskı altına alan dikte edilmiş bir barış olarak gördüler. Başlarda çoğu Alman savaşmaktan yorulduğu için yeni bir savaş fikrine çok uzaktı, ancak zaman içerisinde bu fikirleri değişecekti.


9. Fransızların Ruhr işgali.

Alman hükümeti Versay Antlaşması ile ödemeyi vadettiği tazminatları haliyle gerçekleştiremedi. 1923 yılından itibaren ödemeleri düzenli olarak aksatmaya başladılar, üzerlerindeki bu yükün kaldırabileceklerinden fazla olduğunu ısrarla vurguladılar. Ancak Fransızlar bunun Almanların kendilerini provoke etmek için kasıtlı olarak yaptığını düşünüyorlardı.

Fransız ve Belçika birlikleri Almanya’nın üzerine yürüdü ve ülkenin Ruhr olarak adlandırılan bölgesini işgal etti. Bu bölge Almanya’nın kömür, demir ve çelik üretim merkezini oluşturuyordu. Bu bölgenin ellerinden çıkması demek Alman ekonomisinin komple çökmesi anlamına geliyordu.

Ruhr bölgesinde yaşayan Almanlar pasif direniş ile işgale karşı koymaya çalıştı. Greve gittiler, Fransız işgalciler için çalışmayı reddettiler, ellerinden gelen tek şey buydu. Fransızlaqr göstericileri tutukladı ve onların yerine madenlerde çalıştırmak için kendi işçilerini getirdiler. Almanlar barışçıl gösterilerin ve pasif direnişin bir işe yaramayacağını öğrendiler.

Almanlar 1925 yılında tazminatları tekrar ödemeye başlayınca Fransızlar Ruhr’dan çekildi. Ancak o gtünden sonra Almanlar, Fransızların istedikleri zaman Alman topraklarını kendilerine bağlayabileceklerinin farkına vardılar. Yavaş yavaş Almanların kafasında Versay Antlaşmasını yırtıp atmak gerektiği fikri yeşermeye başladı.

8. Hiperenflasyon.

Ruhr’un işgal edilmesinin ardından Almanya’da enfalsyon kontrolden çıktı. Alman Markı inanılmaz bir değer kaybına uğradı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar 160 milyar marklık askeri harcama yapmıştı. Gelinen zamanda Almanların 156 milyar mark borçları ve 132 milyar mark savaş tazminatı ödemeleri vardı. Bunun üzerine bir de ekonominin can damarı Ruhr’un kaybedilmesi Alman ekonomisini yerle bir etti.

Enflasyon inanılmaz rakammlara ulaştı. 1914 yılında, savaşın başlamasından önce 1 ABD doları 4.2 Alman markı ederken, 1923’te 1 ABD doları 4.2 trilyon mark ediyordu.

Ülke genelinde ciddi bir kıtlık ve açlık vardı. Para artık değersiz bir kağır parçasıydı, Almanların bir peni dahi tasarruf edecek halleri yoktu. İnsanlar takas ekonomisine geçti, çüğnkü değerli olan tek şey gıdaydı.

1923 yılında Almanya’da göç üçe katlandı, insanlar yaşadıkları yerleri terk etmeye başladı. İntihar oranları roket hızıyla yükseldi ve Almanların bu kapkaranlık günlerinde Adolf Hitler isminde bir genç hızla yükselmeye başladı.

7. Alman Komünizmi yükselmeye başlıyor.


Bu zor günlerde yükselen sadece Naziler değildi, komünizmin ayak sesleri de ciddi şekilde duyulmaya başlamıştı. Rusya dışındaki en güçlü Komünist Parti Almanya’daydı.

Alman komünist partisi, 1918 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte kurulmuştu. Rus Devrimi’nin ardından Alman Komünistleri de değişim geçirdi, SSCB’nin tüm desteklerini arkalarına alarak Almanya için bir Bolşevik devrimi arzulamaya başladılar.

Almanlar içerisinde %10-15’lik bir kesim komünistlere oy verme fikrine sıcak bakıyordu. Ülkenin geri kalanı komünizmin yükselmesini Almanya için çok daha kötü ve karanlık günlerin bir habercisi olarak görüyordu.

Naziler bu korku üzerine oynamada başarılı oldular. Bolşevizmin tehlikeleri ve Almanya’da gerçekleşecek bir Kızıl devrimin yol açacağı tehditleri anlatan hikayeler dolaşmaya başladı. Komünizmin yükselmesine bir tepki olarak ülkenin geri kalanı aşırı sağda birleşmeye başladı.

Kısa sürede Naziler komünistlerle sokak sokak çatışmak için "Sturmabteilung" adı verilen bir grup oluşturdu ve sokaklara saldı ve bu onların ününe ün kattı. Almanlar asıl tehlikenin Bolşevizm olduğu konusunda birleşti. Bununla baş edebilecek yegane güç olarak Adolf Hitler ismi parlamaya başladı.

6. Barmat Skandalı.


1924 yılında Alman hükümetinde rüşvet skandalı patlak verdi. O zamanlar iktidarda olan Şansölye Gustav Bauer liderliğindeki Sosyal Demokrat Partinin, Danimarkalı yatırımcı Barmat Kardeşlere döviz spekülasyonu sırasında kendilerine bir servet kazandırmaları için milyar dolarlar verdikleri ortaya çıktı.

Barmat Kardeşler tabii ki başarılı olamadı. Yatırım şirketleri battı ve bu Alman Hükümetinin milyar dolarlarına mal oldu. İnsanlar, Almanların parasıyla neden böyle bir kumar oynandığı konusunda sorular sormaya başladı. Şansölye Bauer’in Barmat kardeşlerden yıllarca rüşvet aldığı ortaya çıktı.

Şansölye Bauer derhal kovuldu, ancak Naziler bunu propaganda malzemesi yapma fırsatını kaçırmadı. Barmat kardeşler Yahudiydi, Nazi yayın organlarında Yahudi iş adamlarının bozulmuş, ahlaksız insanlar olduğunu gösteren karikatörler yayınlanmaya başladı. Nazilere göre Barmat skandalı hükümetin, aynı zamanda Yahudilerin çürümüş olduğunun kanıtıydı.

1930’ların sonuna gelindiğinde, Naziler hala Barmat skandalını ısrarla gündemde tutuyordu. Nazilerre göre Sosyal Demokratlar "Yahudi ve Yahudi uşaklarıydı", onlara oy vermek Barmat bloğunun adaylarına oy vermek demekti.

5. Gittikçe büyüyen Yahudi nefreti.


Almanya’da Yahudi karşıtlığı Nazilerin yükselişe geçmesiyle ortaya çıkan bir olgu değil, öncesinde de bu nefret var. 1900’lerin başında Almanya’daki partiler Yahudi karşıtı platformlar oluşturmaya başlıyorlar. Rus devrimi, hiperenflasyon ve Barmat skandalının ardındanAlmanya’da Yahudi olmak çok daha zor bir hale geliyor.

Almanların pek çoğu iflas edip batarken Yahudiler ayrıcalıklı, zengin ve yozlaşmış kimseler olarak görülüyor. Almanya’da Yahudilerin nüfusa oranı sadece %1 iken, tüm avukatların %16’sı, doktorların %10’u ve editör & yazarların %5’i Yahudi. Genel konuşursak, Almanlar açlık ve yoksullukla mücadele ederken Yahudiler para kazanıyor, bu da tüm nefretleri iyice üzerlerine çekmelerine sebep oluyor.

Aynı zamanda, Rusya’da yaşanan Bolşevik devriminin arkasında da Yahudilerin olduğu düşünülüyor. Almanlar Komünizmin büyümesinden Yahudileri sorumlu tutuyor ve onları kendileri için tehdit olarak görmeye başlıyor.

Bütün bunlar alt alta eklenince antisemitizm Almanya’da hızla yayılıyor. Bu durum sadece Nazilerin tekelinde de değil üstelik, Almanya’daki hemen hemen tüm partiler kampanyalarında Anti Semitizm propogandası yapıyor. Oteller Yahudilere hizmet vermeyi reddediyor, rahipler vaazlarında Yahudilik karşıtı söylemlerde bulunuyor.

Alman toplumundaki bu Yahudi düşmanlığını değerlendirmek isteyen Naziler dümene geçiyor. Yahudi iş yerlerini kontrol altına alacaklarını ve yooksullar için daha düşük maliyetli ürünlerin temininde kullanacaklarını vadediyorlar. Naziler ayrıca Yahudilerin ellerinden işlerini almak için Alman doktorlara destek programı başlatıyorlar. Yahudilerin yerine Almanlara iş verecekleri sözünü veriyorlar.

4. 1929 Büyük Buhran.


29 Ekim 1929’da ABD borsası çöktü. Bu, Büyük Buhran’ın başlangıcıydı ve bu buhranın en çok vurduğu yerlerin başında Almanya geliyordu.

Alman ekonomisinden geriye kalan şeyler yabancı para üzserine inşa edilmişti. Almanlar sahip oldukları her şeyi yabancılarla ticaretten karşılıyor ve 1924’ten bu yana giderlerini Amerikan kredisiyle kapatıyordu. Büyük Buhran geldiğinde bu krediler kurudu ve ABD verdiği dış borçları geri istemeye başladı.

Almanya felç oldu. Endüstriyel üretim %58 düştü. İşsizlik alıp başını gitti. 1929’un sonuna gelindiğinde 1.5 milyon Alman işsizdi. 1933’te ise bu rakam 6 milyona çıkacaktı.

Hitler heyecanlıydı. Ekonominin çökmesiyle birlikte Almanlar Demokratik hükümetin bu sorunun altından kalkabileceği konusunda büyük bir şüpheye kapılmıştı. Hitler o günlerde şunu söyledi: "Hayatımın hiçbir döneminde, bugünlerde olduğu kadar görev için heyecanlı ve istekli olmadım. Yaşadığımız bu acı gerçekler milyonlarca Almanın gözlerini açtı."

3. Sosyal Demokratlar demokrasinin etrafından dolanıyor.


Büyük Buhran’ın başlamasından kısa bir süre sonra sosyal Demokrat Parti daha agresif bir tutum sergilemeye başladı. Hükümetin küçük kanadını temsil ettikleri için diğer partilerin desteğini almadan herhangi bir karar alamıyorlardı. Bu nedenle, etrafından dolanma politikası gütmeye başladılar.

Alman Anayasası’nın 48. maddesi, şansölyeye acil durumlarda demokratik prosedürleri takip etmeden kararlar alma yetkisi veriyordu. Sosyal Demokratlar bunu olabilecek en ağır şekilde kullanmaya başladı, ilk olarak parlamentodan onay almadan bütçeyi yürürlüğe soktular. Bu insanları çılgına çevirdi. Sosyalist lider Dr. Rudolf Breitschield Sosyal Demokrat Partiyi "örtülü diktatörlük" olarak adlandırdı.

Sosyal Demokratlar 1930’da yeni bir seçim yapılması çağrısında bulundular. Bu seçimde çoğunluğu sağlayacaklarını ve artık 48. maddeyi kullanmak zorunda kalmayacaklarını umuyorlardı. Ancak işler umdukları gibi gitmedi, Nazilerin seçim kampanyası daha önce hiç görülmemiş bir kampanyaydı ve popülariteleri önlenemez şekilde yükseliyordu.

1928 seçimlerinde Naziler 491 sandalyenin sadece 12’sini alabilmişlerdi. 1930’daki yeniden seçimde 107 sandalye kazanmışlardı. Sadece iki yıl içerisinde hükümetin alternatifi noktasına gelmişlerdi.

İki yıl sonra başka bir seçim daha yapılacaktı. Almanlar yoksulluktan ve yozlaşmadan yorulmuştu. Nazilere oy verdiler. Bir zamanlar radikal aşırı uç olarak görülen grup artık Almanya’yı yönetecekti.

2. Reichstag Yangını.


Naziler gücü ele geçirmişti, ancak çoğunluğu elde edememişlerdi. Oyların sadece %37.3’ünü alabilmişlerdi. Tıpkı Sosyal Demokrat Parti gibi, Naziler de azınlık hükümeti olmanın getirdiği sıkıntılarla uğraşacaklarını düşünüyorlardı… Ta ki Reichstag yangınına kadar.

Hitler’in şansölye olmasından günler sonra, Marinus van der Lubbe isimli bir Komünizm sempatizanı Alman Parlamento binası Reichstag’ı yaktı. Bu işi tek başına gerçekleştirdiği neredeyse kesin gibiydi, ancak Naziler bu fırsatı kaçırmadı. Onlara göre bu olay Komünistlerin ülkeyi şiddet yoluyla ele geçirmeye çalışacağının bir kanıtıydı.

Reichstag yangınını gerekçe gösteren Naziler 48. ;Maddeyi devreye soktu. İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, gösteri ve yürüyüş hakları ve polis kovuşturmalarındaki tüm kısıtlamalar askıya alındı ta ki komünistler tamamen kontrol altına alınana kadar.

Sosyal Demokrat Partinin üç yıl boyunca 48. maddeyi kullanması örnek teşkil etti. İnsanlar Nazilerin, Komünist Parti bürolarını açık açık basmasının ve tüm yayınlarına el koymasının hak ihlalleri anlamına geldiğini göremedi. Bu olayları en sonunda bir partinin tam olarak yönetime geçtiği ve Almanya’yı daha yaşanabilir bir ülke yapmak için çalıştıkları şeklinde yorumladılar.

5 Mart 1933’te Almanlar bir kere daha seçime gitti. Komünist Parti’nin bu seçimlere katılmasına izin verilmedi. Muhalif partilerden birinin yollarından çekilmesiyle Naziler istedikleri çoğunluğu aldılar.

Reichstag Yangını hakkında her şeyi yakında okuyabilirsiniz.

1. Hukuka aykırılığı ortadan kaldıran durum yasası.

Naziler iktidara geldiğinde Almanya hala demokrasiyle yönetilen bir ülkeydi ta ki meclisten "Hukuka aykırılığı ortadan kaldıran durum" (Enabling Act) geçene kadar. Bu yasayla birlikte Naziler istedikleri her kanunu parlamentodan geçirmeden yürürlüğe sokabiliyordu.

Ancak bu yasanın desteklenmesi gerekiyordu. Bunu oylamaya sunabilmeleri için parlamentonun 3’te ikisinin desteğine ihtiyaçları vardı, bu diğer partilerin desteğine ihtiyaç duydukları anlamına geliyordu. Reichstag yangınını hatırlatarak diğer partiler üzerinde baskı kurdular. Bir Nazi gazetesinde "Ya tam güç ya…! Ya bu yasa ya da yangın ve cinayet!" manşeti atıldı.

Hitler bu yetkileri son derece dikkatli şekilde kullanacağının sözünü verdi. "Hükümet bu yetkileri sadece son derece önemli tedbirler alınması gerektiğinde kullanacaktır" dedi.

Partiler kendisine inandı. Bu yasa neredeysae herkesin desteğini aldı. Sadece sosyal Demokratlar aksi yönde oy kullandı. Hitler yasanın geçmesinin ardından Sosyal Demokratlara "Artık size ihtiyacımız yok! Almanya’nın yıldızı yükselecek ve sizlerinki batacak! Sizin ölüm ilanınız okunuyor!" diye bağırdı.

Hitler artık tüm gücün sahibiydi. Diğer siyasi partiler birer birer dağıldı ve kısa bir süre sonra seçimler durduruldu. Alman demokrasisi bitmişti. Faşizm kontrolü ele geçirdi… Ve bu bizzat Almanların seçmiş olduğu bir faşizmdi.

Kaynak

http://listelist.com/adolf-hitler-iktidari/


19 Ocak 2021

Malkoçoğlu gerçektir. Tarkan gerçektir

 


Burası Macaristan'ın Baranta Vadisi. Bu görülen heykeller de savaşçı Hun Türklerine yani Hun alplarına ait heykeller. Macarların DNA sından konuştukları dil ailesine, şehirlerdeki ata heykellerinden bugün yetiştirdikleri bilim adamlarına kadar Türk'tür.

Bugün Macar antropologlar "Biz Slav değiliz; Kıpçak, İskit, Türk karışığız." diye bağırıyorken; Bizans Kralı Macar Kralına Türk diye hitap ediyorken, bizzat Attila'nın sarayına giden seyyah yazdığı kitabında Hunlara İskit torunları demişken, Macarların ya da Hunların Türk olmadıklarını söyleyen bir tarihçi Ya parayla almıştır diplomasını ya da misyonerdir. Tarihçi değildir.

70 yıl boyunca Muazzez İlmiye hoca "Sümerler Türk'tür" diye bağırdı. Kendisinin meslektaşları da kabul etti bunu. Ardından Sümerlere olan ilgi Avrupa'da bıçak gibi kesildi.

İsveçlilerin kendi tarihçisi "bizim köklerimiz Türk'tür, Thor ve Odin tanrı değil Türk liderlerdi." diyor, bizim gençler kakır kakır gülüyor. Kartal Tibet'li Tarkan'ı görünce alay ediyor "etek giyiyor" diye. Cüneyt Arkın'lı Malkoçoğlu'nu görünce küçümsüyor ama sinemada örümcek adamı, Kaptan Amerika'yı alkışlıyor. Çıldırmamak elde değil. Kardeşim Malkoçoğlu gerçektir. Tarkan gerçektir. Amerika'nın, Malkoçoğlu gibi bir kahramanı olmadığı için çakma kahramanları izletiyorlar dünyaya. Ne alkışlıyorsun? Niye küçümsüyorsun kendi gerçek kahramanlarını?

Hakim güç adayları başka kültürleri aşırmaya, kendisine bağlamaya çalışır, bizdeki bir kesim "Siz de herkese Türk diyorsunuz" deyip tarihte ne varsa ya Yunan'a ya Roma'ya ya Rus'a ya Slav'a ya İngiliz'e bağlamaya çalışıyor.

Bunlar entelektüel olduğunu sanan boş tenekelerdir. Mankurt da değiller.

Hazar Türklerinin Türk olmadığını, Göktürklerin hiç var olmadığını söyleyen tarihçilerin kimlere hizmet ettikleri de düşündürücü !

Türklüğe, Türk tarihine, Türk insanına, Türk mitolojisine sahip çıkarsak gerçek biz oluruz.

Dünyada Tek Bir Kişi Kalsaydı "Ahlak" Olur muydu?

 Sonradan edindiğimiz bir dürtü ahlak. Ailemizden, çevremizden farkında bile olmadan bir çok şey öğreniyoruz ve bunu kanıksıyoruz bir şekilde. Ancak dünyada tek olduğunuzu düşünün... Sözlük yazarları düşünmüşler ve bu konuya biraz kafa yormuşlar.

Ahlakın dışsal kaynaklı mı yoksa içsel kaynaklı mı olduğunu sorgulayan ilginç bir sorudur.   Birçok örnek aslında ahlakın dışsal referanslı olduğunu gösterse de tek kalan kişinin hayvanları keyfi olarak öldürüp öldürmeyeceği gibi sorular da düşünülmelidir. demek ki tek kalsa da diğer varlıklara karşı olan tutumu da bir ahlaki durum yaratacaktır. Tek kalsam da keyfi olarak diğer hayvanları öldürmek ya da örneğin ağaçlara zarar vermek gibi bir eylem içine girmeyeceğimi düşündüm. demek ki ahlak ben tek olsam da var olacak. hala "doğru" ve "doğru değil" kavramları var olacak.Eğer kasıt toplumsal ahlak ise evet bu yok olacak. ama kasıt etik yani içsel referanslı ahlak ise bu var olmaya devam edecektir. fulgura 
Aslında robinson crusoe'da yani günümüzden yaklaşık 300 yıl öncesinde ayrıntısı ile irdelenmiş bir konu bu. hatta crusoe karakteri için eleştirmenler, "kendi püriten ahlakını da yanında götürmüştür" derler. bu açıdan bir adada yalnız başına yaşayan kişi bile daha önceden kendisine öğretilmiş priori - apriori veriler sayesinde kurar benliğini. 
Bu yalnız benlik kurulumu sırasında da, durumun ontolojik imkansızlığından dolayı entelektüel bir hoşgörü beklemek yersiz olur, kişi kendisinde o anki eksik neyse onu tamamlar, eksik neredeyse bilinç oraya yönlenir diye tahmin ediyorum. bundan dolayı da sorunun doğru hali, tek insan kalsa ahlak olur muydu yerine, dünyadaki tek insan kendini bilir miydi, şeklinde olur diyebiliriz. zira insan, kendini fark etmek için bile en az iki kişi olmak zorunda. dil, kadın, öteki, gölge, saye, ikinci, selpak bile buradan türemiş durumda. acediac 
Ahlak olmazdı ama bir otokontrol mekanizması gelişirdi. Çevresinde birtakım bitkiler ve hayvanlar olan bir mağara adamını düşünelim. bu adam şimdi x hayvanını aşırı avlayınca, y hayvanını yiyip kendisine arz eden tehlikeyi ortadan kaldıran x hayvanını daha fazla avlamaması gerektiğini anlayacaktır. benzer şekilde bazı bitkileri fazlasıyla tüketince, o bitkilerden beslenen ve avladığı hayvanların göç etmesine tanıklık edecektir. haliyle bunu ortadan kaldırmak için o bitkiden daha fazla yararlanmamaya karar verecektir. tüm bu farkındalıklar ahlakı değil, o adam için hayatta kalma içgüdüsünü geliştirecektir. hayatta kalmak için yaşadığı doğaya karşı kontrollü olacaktır. doğru ya da yanlış ahlak konusu değil, hayatta kalma konusu olacaktır.  e a p 
Ahlak kavramı sonradan öğrenilen davranışları içerdiği için herhangi bir cevabı olmayan sorudur. Eğer sıfırdan başlayıp bir dünyaya gelmiş olsaydınız, verilen örneklere ithafen, ağaçlara zarar verip vermemenin, hayvanlara nasıl davranılacağının bir kazanımını elde etmiş olmazsınız.Ahlak toplumsal inşalarla ortaya çıkan bir olgudur. Deneyimleriniz ile beraber ağaçlara zarar vermeyi sürdürülebilir bir yaşamı hedef aldığını düşünerek etik bulabilirsiniz. Bugün ahlak kavramı, tanımı itibariyle geniş alanlara yayılıyor. Eğer sonradan yok olan dünyada kalan tek adam olduğunuzu varsayarak çıkarımda bulunmak gerekirse, toplumun ve dolayısıyla insanın olmadığı bir dünyada, bir gezegende: bırakın ahlakı, yaşam da olmayacak ve gelişmeyecektir. Ahlak, kavram itibariyle bile toplumsal olarak ortaya çıkar, tek başına anlamsızdır. ahlakın sadece kişisel olduğunu söylemek sosyolojik bakış açısına terstir. Yaşadığınız toplum, sizi genel itibariyle şekillendirir. güzel ahlak ya da ahlaksızlık kavramını öğretir, ülkelerden ülkeye değişen yaşamlar da buna bir örnek olabilir. 
Amerikada yaşayan insanların genç yaşta edindiği tecrübeler size göre ahlaksızca ve kabullenilemez bulunabilir, bu onların ahlaksız olduğunu göstermez. çünkü tanım itibariyle siz zaten öğrenilmiş ve empoze edilmiş ahlak anlayışı ve toplumsal normlara dayalı yaşıyorsunuz. İkinci etken, ahlak, din ile şekillenir. edindiğiniz ahlak dinsel öğelerin çoğuyla ilişkilidir. katil potansiyeli olan bir adam, dini gereği günah olduğu için suç işlemekten kaçabilir. (ya da tam tersi) bir sapık içsel olarak duygu beslese bile, dini gereği sapıklığı eylem haline dönüştürmüyor olabilir. Üçüncüsü, ahlak hukuk ilkeleriyle de örtüşür. Aynı sapık, sapık duygu beslemesine rağmen suç olacağını bildiği için göze alamaz ve eyleme dönüştürmez. Sadece bunlardan dolayı ahlaklı birey görüntüsü sağlayan insanların, tüm bu engeller kalktığında, ahlak duygusunun yerleşip yerleşmediği, kazanım sağlanıp sağlanmadığı ortaya çıkabilir. Örnekse, bir şehrin başına felaket geldiği zaman, asayiş kalmadığı için, şehirde yağmalama yapan insanlar buna örnek gösterilebilir. 
Devrilen bir kamyonun taşıdığı içecekleri alıp gitmek yahut. bu daha manidar çünkü küçük bir alana dahi etkisi yokken bunu yapabilmek esas. Bu durumda, o zaman ahlak her halükarda bireyseldir diye düşünüyor olabilirsiniz. Çünkü adam toplumsal düzene uymayacağını ilk fırsatta göstermiştir. 

17 Ocak 2021

Mimari Deha...

 
 Birkaç yıl önce Süleymaniye Cami’sinin yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalması üzerine en yetkin mimar ve mühendislerden oluşan bir ekip, camiinin bütün yükünü taşıyan kemerleri incelemeye aldı. Kemerlerin içinde gizli bir bölme ekibin dikkatini çekti. Bölmede, Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan Osmanlıca bir mektup vardı. Mektup’ta şöyle yazıyordu: “Bu notu bulduğunuza göre kemerlerden birinin kilit taşı aşındı ve nasıl değiştirileceğini bilmiyorsunuz.” Koca Sinan kademe kademe kilit taşının nasıl değiştirileceğini anlatıyordu. Heyet, Sinan’ın söylediklerini aynen uyguladı. Süleymaniye Camii böylelikle kurtarıldı. Bu not şimdi Topkapı Sarayı’nda saklanıyor. Asırlar önceki bu incelik ve feraset, umarız günümüz mimarlarına ve müteahhitlerine örnek olur da, depremlerde bunca kayba neden olunmaz.

Türkiye'deki Saat Kuleleri 3

BALIKESİR

MD CAJ 006

Balıkesir’in merkezinde, Belediye parkı içindeki bir yamaç üzerinde bulunan saat kulesini, giriş? kapısı üzerindeki kitabeden anlaşıldığına göre, h.1243 (1827)de Silistre Valisi Girit-i Zade Mehmet Paşa yaptırılmıştır. Galata Kulesi’nin bir benzeri olduğu söylenmektedir. Saat Kulesi h.1313 (1897) yılındaki depremde yıkılmış ve mutasarrıf Ömer Ali Bey tarafından 1901 yılında tekrar yaptırılmıştır. 1962 yılında kitabesi onarım görmüştür. MD CAJ 007MD CAJ 008

Saat Kulesi kesme taştan 2×2 m. Ölçüsünde ve yaklaşık 20 m. yüksekliğindedir. Kuleyi enine iki sıra silme gövdeyi üçe böler. Geniş olan orta bölümde S şeklindeki küçük konsollar üzerine oturtulmuş? dört bir tarafta birer balkon ve ince uzun dikdörtgen pencereleri vardır. Üst bölümde her cephede, yuvarlak kadranlı birer saat bulunur. En üstte ise ahşap direkler üzerine oturtulmuş? soğan başı şeklinde kubbeli bir köşkü bulunmaktadır. Hüdavendigar salnamesinde (h.1325) ve Arşivlerdeki fotoğraflarla bugünkü saat kulesi arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. Bu da orijinaline uygun bir biçimde yenilendiğinin kanıtıdır. Orijinal kulenin temelleri bugün toprak altındadır.

MD CAJ 009

BALIKESİR-AYVALIK

Ayvalık merkezinde yer alan saat kulesinin bulunduğu yerde XIXyüzyılda yapılmış Agios Yanis Kilisesi bulunuyordu Bu yapı Ayvalık’ın Yunan işgalinden kurtarılmasından sonra l928 de camiye çevrilmiştir

MD CAK 002Kilisenin camiye çevrilmesinden sonra çan kulesinin üzerine bir kat ilave edilmiş ve iki yüzüne yuvarlak kadranlı birer saat konulmuştur Bundan ötürü de bu camiye Saatli Cami ismi verilmiştir.

BATMAN

MD CAK 003

BAYBURT

MD CAK 004

Saat Kulesi, Bayburt kent merkezinde valilik konağının yakınında olup, 1924 yılı Cumhuriyet Bayramı’nda açılmıştır. Bayburt taşından, yine Bayburtlu ustalar tarafından yapılan saat kulesi, Çorum Saat Kulesi’nin bir benzeridir.

Kuleye takılan 4 adet saat ve makine aksamı Almanya’dan getirilmiştir. Kulenin zeminden yüksekliği 21 m. olup, şerefesine 41 basamaklı bir merdiven yoluyla çıkılmaktadır.

MD CAK 005

BİLECİK

MD CAK 007

Bilecik’e hakim bir tepe üzerinde Anadolu Lisesi’nin bahçesindedir. Giriş kapısı üzerindeki kitabesinden 1907’de Ertuğrul mutasarrıfı Musa Kâzım Bey tarafından yaptırıldığı, 1987’de Bilecik Valisi Adil Yazar tarafından restore edildiği öğrenilmektedir.

MD CAK 009

Bilecik’in sembolü niteliğindeki saat kulesi, yukarıdan aşağıya doğru genişleyen dikdörtgen prizma şeklindedir. Alttan iki kat, köşeleri kesme taştan, cepheleri ise moloz taştan olup, üst katlar ahşaptır. En altta yuvarlak kemerli bir kapısı ile üzerinde yine yuvarlak bir pencere yer almaktadır. İkinci katta balkon bulunmaktadır. Balkon üzerindeki ahşap bloğun dört cephesinde birer kare kadranlı saat yer alır. Saat Kulesinin üzeri pramidal bir külahla örtülü olup h.1325 (1907) tarihli Hüdavendigâr salnamesindeki resmi ile onarım sonrası bugünkü görünümü arasında hiçbir fark bulunmamaktadır.

MD CAK 008

BİNGÖL

MD CAL 002

BOLU

MD CAL 003MD CAL 004

BOLU – MUDURNU

Mudurnu’nun doğusunda bir yamaç üzerindeki saat kulesi, 1890-1891 tarihlerinde ahşap olarak yapılmış, 1900 yılındaki bir yangında yanmıştır. 1905 yılında Mudurnu Kalesi’nden sökülen taşlar ile Mudurnu hapishanesindeki mahkumlara yaptırılan kuleye bir Türk demirci ustasının yaptığı saat takılmıştır.

MD CAL 005

Kule yaklaşık olarak 3x3 boyutlarında kare prizma gövdeli ve 12 m. yüksekliğindedir. Doğuya dikdörtgen söveli bir kapısı vardır. Bu kapıdan 30 basamaklı ahşap merdivenlerle üç yöndeki saat kadranlarının bulunduğu yere çıkılmaktadır. Kule, 1963-1964 yıllarında yeniden yanmış ve tekrar onarılmıştır.

BURDUR

MD CAL 009

Burdur Ulu Camisi’nin kuzeyinde, Alacapazarı Mevkii’ndedir. Buradaki ilk saat kulesini Konya Valisi Ahmet Tevfik Paşa 1830 yılında yaptırmıştır. Ancak bu kule 1914 depreminde yıkılmış ve yerine Kâhyaoğlu Hacı Ali Emir Bey tarafından 1936-1937 yıllarında yeniden yapılmıştır.

MD CAL 007

Saat Kulesi sarı kesme taştan olup, 30-35 m. yüksekliğindedir. Kule 4.4 m. boyunda kare kaide üzerinde sekizgen gövdeli olarak yükselmektedir. Aşağıdan yukarıya doğru incelen gövde enine silmelerle beş kata bölünmüştür. Kulenin en üst katında her yüzeye dikdörtgen pencereler açılmış ve buraya bir oda yerleştirilmiştir. Bu odanın altına bir boşluktan sonra her cephede birer tane olmak üzere yuvarlak kadranlı dört saat yerleştirilmiştir. Bu saatlerin altına da kuleyi çepeçevre dolaşan bir balkon yerleştirilmiştir.

MD CAL 008

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!