Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


24 Aralık 2020

Berberiler Kimdir ? I.Berberi Savaşı Nedir ?

Berberiler, Kuzey Afrika'ya yayılmış olan eski bir kavim. Çok eski zamanlardan beri, Berberiler Kuzey Afrika'da yerleşmiş bulunuyorlardı.
Araplar bunların oturduğu bölgeye "Mağrib" adını vermişlerdi. Berberilerin oturdukları saha, Libya'dan Atlas Okyanusuna ve Akdeniz'den Orta Nijer ve Senegal'e, hatta Kızıldeniz'e kadar uzanan bir durumdaydı.
Bu geniş coğrafyada göçebe ya da yarı-göçebe olarak kabileler halinde yaşayan Berberiler arasında bir dil birliği olmasına karşın, Kuzey Afrika’ya egemen olan Fenike, Kartaca, Roma, İslam ve Osmanlı kültürlerinden farklı biçimlerde etkilenmiş olmaları nedeniyle kültürel çeşitlilik gözlenir. Geniş çöl bölgelerinin kültürel temasları sınırlaması nedeniyle Berberi kabileleri arasında yüzlerce farklı lehçe konuşulmaktadır.
Bölgede 7. yüzyılda yaşanan İslam yayılması sırasında İslamiyeti benimsemişlerdir. 12. yüzyıldaki Bedevi yayılması ise bir çok yerleşik Berberi kabilesinin göçebe ya da yarı-göçebe yaşam biçimine geçmesine yol açmıştır.

Kırsal alanlarda Berberi kabilelerin çoğu halen yerleşik yaşam geleneklerini sürdürmekte, kışın alçak düzlüklerde çiftçilik yapmakta, yazın ise yüksek bölgelerdeki otlaklara göçmektedirler. Kentsel kesimde ise genellikle Arap hakimiyeti vardır ve kırsal alandan kopmuş Berberiler kentlerin daha çok dış mahallelerine yerleşmişlerdir.

Genelde yerleşik düzendeki Berberi kabilelerinde toprak ve otlaklar üzerinde özel mülkiyet yoktur. Tarlalar, kur'a ile dağıtılır ve otlaklar ortaklaşa kullanılır. Toprak üzerinde özel mülkiyetin yerleşmiş olduğu kabilelerde ise “fallahin” adı verilen topraksız köylüler, ürünün beşte biri karşılığında işçi olarak çalışırlar. Sayıları 60.000.000 civarıdır. Cezayir, Tunus, Fas halkının neredeyse hepsi berberidir. Ünlü berberiler Zidane , Libya lideri Kaddafi, Khaled bouhlerouz, Zaho (Şarkıcı), Kenza Farah
 

Kökenleri

Berberilerin menşe ve asılları hakkında çeşitli görüşler belirtilmektedir. Bazı bilginler Hami, bazıları ise Sami olduklarını ve Asya'dan geldiklerini iddia etmişlerdir. Bunlara bulundukları yerlere göre Numidyalı ve Mağribi gibi isimler verilirdi. Bu şekilde çeşitli kabilelere ayrılmış bulunan Berberiler,
kabile başkanlarının idaresi altında ve bağımsız olarak yaşarlardı. Çok cesur ve mücadelede azimli bir kavim olmalarına rağmen, kuvvetli ve bağımsız bir devlet haline gelememişlerdir. Genellikle çeşitli milletlerin nüfuzları altında kalmışlardır. Berberiler beşinci asra kadar Roma'nın hakimiyeti altında yaşamıştır. Bu müddet zarfında Numidya'daki Berberilerin Romalılaştıkları görüldü. Buna mukabil dağlarda, yüksek yaylalarda ve Moritanya'da bulunan Berberiler pek az değiştiler. Her fırsatta isyanlar ve çeşitli gaileler çıkardılar. Böylece Roma otoritesinin gittikçe zayıflamasına yol açtılar. Ancak Berberiler her defasında yeni bir devletin pençesine düştü. Nihayet 1574 yılında Osmanlı hakimiyeti altına girdiler. 1881 yılına kadar süren Türk hakimiyeti, Berberiler üzerinde derin kültür izleri ve sosyal tesirler bıraktı. Osmanlının adalet ve müsamahası altında huzur ve refah içinde yaşadılar. Bu devirde İslamiyet, Kuzey Afrika'da hızla yayıldı. Ancak 19. yüzyılda bölgenin Fransız sömürgesi altına girmesiyle, huzur dolu ortam yerini tekrar din, mezhep ve ırk kavgalarına bıraktı. Buna rağmen Berberiler, Rif ve Sahra arasında Avras ve Büyük Kabiliye dağlarına çekilerek dillerini ve geleneklerini korumaya çalıştılar.

Berberiler yüzyıllarca muhtelif milletlerin etkileri altında kaldıklarından, kendi dillerini, adet ve geleneklerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Bununla beraber, kuvvetli bir kabile hayatı yaşamaları dolayısıyle, Tunus ve Cezayir'in dağlık kısımlarında yaşayan kabileler, Fas'ta Atlas Dağlarının eteklerinde yaşayan Imazığlar ile Tibu ve Cerbi kavimleri eski dil, adet ve geleneklerini az çok muhafaza edebilmişlerdi. Bu kavimler arasında yapılan incelemeler, onların diğer Afrika kabilelerinden farklı olduğunu göstermiştir.  Berberilerin bir kısmı Osmanlı döneminde Müslüman
olmalarına rağmen, büyük çoğunluğu eski inançlarına uymaya devam etmişlerdir. Berberilerde kan davası gütme, öç alma gibi duygular çok ilerlemiştir.Kadınlarında tesettür yoktur. İslam fütuhatı esnasında Berberiler Sünniliğe bağlıydılar. Ancak çok geçmeden Şiiliğe rağbet ettikleri görüldü.

Berberiler genellikle hayvan yetiştirmek ve çiftçilikle uğraşırlardı. Dağ ve orman köylerinde avcılık yaygındı. Büyük sahradaki kabilelerin çoğu sürülerinin peşinde göçebe olarak yaşamaktadır.
 
Birinci Berberi Savaşı
 
Birinci Berberi Savaşı, Berberi Kıyısı Savaşı veya Trablusgarp Savaşı olarak da bilinen Amerika Birleşik Devletleri ile Kuzey Afrika'daki Fas Sultanlığı, Cezayir Eyaleti, Tunus Eyaleti ve Trablusgarp Eyaleti gibi Berberi devletleri arasında yapılan savaşın ilki.
16. yüzyılın ortalarında bu yana Kuzey Afrika kıyısında üstlenmiş olan Türk korsanları Akdeniz'i ve Akdeniz'deki ticaret yollarının kontrolünü ellerinde tutuyorlardı. ABD İngiltere'den bağımsızlığını kazandığı sırada Kuzey Afrika'daki Beylerbeyilikler (ya da onların tabiriyle Berberi Kıyısı Devletleri; Trablusgarp, Tunus, Cezayir ve Fas Sultanlığı) tam 300 yıldır bu bölgedeki Avrupa ülkelerinin ve diğer devletlerinin gemilerini avlıyorlardı. Bu bölgede faaliyet gösteren bu korsanlarını stratejisi oldukça basit ama etkiliydi. Akdeniz'de küçük ama hızlı gemilerle seyrediyorlar, üstün hızları ve manevra kabiliyetleri ile ticaret gemilerini yakalıyorlardı, kendileri için bir handikap olan silahlarının azlığını da bu sayede dengeliyorlardı. Yakalanan gemilere ve yüklerine el konuluyor, mürettebatları da esir alınıyordu. Mürettebat ülkeleri kurtulmaları için fidye ödemeyi kabul edene kadar esaret altında tutuluyordu. Eğer fidye ödenmezse, köle olarak satılıyorlardı. Zamanla Akdeniz'e komşu devletler bu durumun üstesinden gelmek için Cezayir Beylerbeyiliği ve diğerlerine yıllık haraç ödenmesini daha uygun buldular. Yıllık ödenen bu haraç sayesinde gemilerine serbest geçiş hakkı satın alıyorlardı. Eğer haraç ödenmezse ödeme yapmayan ülkeye savaş ilan ediliyordu. Savaş ilanı geleneksel hale gelmiş bir seremoni şeklinde olurdu.Bir manga asker hedef alınan ülkenin Elçiliğinin bayrak direğinin alemini keserek savaş ilan edildiği karşı tarafa tebliğ ederdi. Bundan sonra da Berberi donanması o ülkenin gemilerine saldırmaya başlardı.
Amerikan kolonileri de İngiliz İmparatorluğu'nun bir parçası olduğu sırada İngiliz donanması, İngiltere ve Berberi kıyısı devletleri arasında yapılan anlaşmalar sayesinde korunuyordu. Fakat bu durum Amerikan kolonileri bağımsız olunca değişti, bu koruma perdesi kalktı. Bu yüzden de genç Amerikan devleti Kuzey Afrika'daki Beylerbeyilikler'le acilen bir anlaşma yapmaya mecbur oldu.
1796'da bu Beylerbeyilikler ve Fas Sultanlığına ödenen haraç oldukça makul seviyedeydi. Örneğin ABD'nin Trablusgarp'a verdiği yıllık haraç 60.000 Amerikan Doları idi. Ama Trablusgarp Beylerbeyi olan Karamanlı Yusuf Paşa, zor durumda kalan ABD'nin ödediği haracın miktarını arttırdı. Bu isteği 1801 yılı Mart ayında Thomas Jefferson başkanlığı devraldıktan hemen sonra ABD'ne ulaştı. Fakat Jefferson Kuzey Afrika'daki Türk korsanlarına artık daha fazla haraç ödenmesine taraftar değildi ve bunu yapmaktansa ABD'nin bir donanma inşa etmenin bu korsanların hiç bitmeyen taleplerinden daha ucuza mal olacağını iddia etti. Durumu yerinde tetkik etmek ve daha sonra girişilecek eylemlerde izlenecek yolu tespit etmek için 3 gemiden oluşan bir keşif filosunu Akdeniz'e gönderdi. Komodor Richard Dale idaresindeki ABD keşif filosu 1 Temmuz 1801'de Cebelitarık'a ulaştı ve burada ikmal yaptı. Bu sırada Dale Trablusgarp Beylerbeyiliği'nin 10 Mayıs 1801'de ABD savaş ilan ettiğini öğrendi. Savaş ilanından sonra Trablusgarp'taki ABD Konsolosluğu yağmalanmış ve Konsolos James Cathcart ve ailesi Danimarka elçiliğine sığınmışlardı. (Burada önemli olan ve dikkat edilmesi gereken nokta Osmanlı İmparatorluğu'nun bu uzaktaki Beylerbeyiliği'nin, yani bir eyaletinin savaş ilan etmesidir. Zaten Osmanlı İmparatorluğun 1830'lara kadar ABD tarafından gelen isteklere rağmen bu devleti muhatap dahi almamıştır.) Bu gelişmeyle birlikte keşif ve inceleme gezisi bir anda sefere dönüşmüş oluyordu. Dale emrindeki gemilere rotalarını Trablusgarp'a çevirmeleri emrini verdi. Dale Trablusgarp'a ulaştıktan sonra yaptığı gözlemlerde limanın doğal olarak korunaklı olduğunu, şehir önlerindeki bir kayalık resifin limana yaklaşımı zorlaştırdığını gördü. Buna ek olarak şehir üzerinde limana bakan küçük burçlar ve kaleler olan bir surla çevriliydi.
Dale şehre doğrudan bir saldırı yöneltmesi konusunda tebliğ edilmiş bir emir yoktu, öncelikli görevi keşif ve gözlemdi, zaten kendisi de kuvveti az olduğu için böyle bir harekete girişmek istemiyordu. Bu yüzden saldırgan bir tutum izlemek yerine filosuyla Trablusgarp'a yakın seyreden ABD ticaret gemilerine koruma sağlama ve Trablusgarp limanına yönelik gevşek bir abluka uygulama yoluna gitti. Dale tüm inisiyatif ve sorumluluğu üzerine almak istemediği için, her ne kadar komuta kademesindeki subayları Türk korsanları ile çatışmaya girmek yönünde görüş belirtseler de Akdeniz'de pasif bir politika izlemeyi yeğledi. Fakat böyle de olsa Amerikan güç gösterisi üzerine Cezayir ve Tunus, Trablusgarp'la olan ittifaklarına son verdiler.
Bu sıralarda yaşanan bir karşılaşmada USS Enterprise Teğmen Andrew Sterrett komutasında küçük bir korsan gemisi ile çatışmaya girdi (1 Ağustos 1801) ve gemiyi ele geçirdi. Bu çatışmada küçük ve ateş gücü yetersiz olan Türk korsan gemisi 80 mürettebatından 60'ını kaybetti. ABD tarafı ise hiç kayıp vermedi. Bu küçük çatışma Kuzey Afrika'daki Türk korsan filosunun en önemli zafiyeti gözler önüne serdi ; mürettebatı topçuluk ve denizcilik konusunda yeteri kadar eğitilmemiş olan bu hafif ve ateş gücü az gemiler o çağın gemilerinin artık muhatabı değillerdi. Teknik ve bilgi bir kez daha üstün gelmişti.
Sterrett güçsüz rakibi ile girdiği mücadeleyi kazanmıştı ama ABD Trablusgarp Beylerbeyiliği'ne henüz savaş ilan etmemişti. Temayüller gereği gemi alıkonulup, mürettebatı da esir alınamazdı. Bu yüzden de geminin topları denize atıldıktan sonra Trablusgarp'a geri dönmesine izin verildi. Bu gelişme üzerine oldukça öfkelenen Beylerbeyi Karamanlı Yusuf Paşa gemi kaptanını oldukça sert bir şekilde cezalandırdı; Kaptana limanda meydan dayağı atıldıktan sonra bir eşeğe ters olarak bindirildi ve şehirde dolaştırıldı.
1802 Nisanında Komodor Dale ABD geri çağrıldı, belli ki izlediği tutum hem filoda hem de ülkesinde pek hoş karşılanmamıştı. Onun yerine Komodor Richard Morris filo komutanı olarak atandı. Morris Akdeniz'deki filoya takviye de getiriyordu. 7 adet Firkateyn ve Şalopa'dan oluşan bu takviye kuvveti Haziranda Cebelitarık"a ulaştı. Morris sefere eşi ve çocuğunu da yanına alarak çıkmıştı, bu da onun da aynen Dale gibi Trablusgarp'a karşı aktif bir mücadeleye girmekten kaçınacağının açık kanıtıydı. Aldığı emir "tüm filo ile birlikte hareket etmek ve Trablusgarp açıklarında beklemekti." Morris de Dale'nin politikasını takip ediyordu; Amerikan ticaret gemilerine koruma sağlıyordu. Morris'in Trablusgarp'a yönelik tek hareketi Constellation gemisini Kaptan Alexander Murray idaresinde Trablusgarp limanını gözetlemeye göndermek oldu. Eylül 1803'te Morris de ABD'ne geri çağrıldı. İnisiyatif kullanmadaki zaafı ve acziyeti yüzünden önce hakkında bir soruşturma komisyonu açıldı ve daha sonra da Başkan Jefferson tarafından donanmadan azl edildi.
Bu esnada ABD Trablusgarp ile tam 2 yıldır savaş halindeydi ve sorunun çözümlenmesi yönünde hemen hiçbir gelişme olmamıştı. Ama yeni atanan filo komutanı bu durumu değiştirecek gibi duruyordu. Komodor Edward Preble 1803 Haziranında komutayı ele aldı. Deneyimli bir denizciydi, oldukça kötü ünü olan İngiliz hapishane gemisi Jersey'de mahkûm olarak bulunmuştu. Çabuk öfkelenen ve katı disiplinli biri olarak ün yapmıştı. Fakat bununla birlikte cesareti, mürettebata karşı tutumu ve uzman bir denizci olmasıyla da herkesin takdirini kazanmıştı.
Akdeniz'deki filonun komutasını devraldıktan sonra filoyu ve komuta kademesini kendine göre yeniden düzenledi. Bu bağlamda 106 kadar emir ve talimat yayınladı. Bu emirlerde disiplin ve gemi idaresi ile ilgili hemen her noktaya değinilmişti. ABD donanmasında daha sonra adını duyuran subaylar ve genç komutanlar onun gözetiminde yetiştiler ve tecrübe kazandılar. Bunlar arasında şu isimler öne çıkmaktadır; Stephen Decatur, James Lawrence, Isaac Hull, David Porter, Charles Stewart ve William Bainbridge. 1803 Ekim'inde Preble'in kuvvetleri Trablusgarp kuvvetleri ile ilk çatışmaya girdi. Bu esnada Preble'ın izlediği saldırgan tutum Fas'ın Trablusgarp'la olan ittifakını bitirmesine ve çatışmanın dışına çıkmasına sebep oldu.
31 Ekimde Kaptan William Bainbridge komutasındaki USS Philadelphia gemisi Trablusgarp limanı girişinde haritalarda gösterilmeyen bir resifte karaya oturdu. Olay Philadelphia gemisi iki Trablusgarp gemisini önlemeye çalıştığı sırada meydana gelmiş, gemiyi karaya oturmuş ve tehlikeli bir şekilde yan yatmıştı. Gemi tamamıyla savunmasız kalmıştı. Bainbridge toplarını atarak ve ön mizana direğini keserek gemiyi hafifletmeye ve yüzdürmeye çalıştı ama bu girişimi herhangi bir fayda vermedi. Philadelphia olduğu yerde hareketsiz olarak kaldı. Yapabilecek hiç birşeyi kalmayan Bainbridge de teslim oldu. Gemi 2 gün sonra dalgaların etkisiyle karaya oturduğu yerden kurtuldu. (Akdenizin bu bölgesinde gel-gitin etkisi oldukça fazladır. Bölgeyi bilmeyen gemiler bu yüzden karaya oturabilir. Bu konuya Barbaros Hayrettin Paşa da hatıratında değinmektedir.) Gemi Trablusgarp limanından çıkan gemiler tarafından yedeğe alındı ve limana çekildi, burada da onarılmaya başlandı. Philadelphia'nın Trablusgarp filosuna katılmasıyla filonun ateş gücü daha da artmıştı.
Preble Philadelphia'nın geri alınmasının imkânı olmadığını çok geçmeden anladı, tek çıkar yol geminin batırılmasıydı. Limana bir saldırı yapılmasına karar verdi, bu saldırı esnasında gemi bordalanacak ve ateşe verilecekti.
Saldırı gücü Teğmen Stephen Decatur'un komuta ettiği 70 kişiden oluşuyordu. Saldırı bir gece baskını şeklinde olacak, Amerikalılar liman savunma hatlarını ele geçirdikleri bir Türk korsan gemisini kullanarak geçeceklerdi. Planın tamamı ise şu şekildeydi ; Arapça konuşan bir kılavuz[38] kendilerini liman muhafızlarına hasar görmüş bir gemi olarak tanıtacak ve onarımda olan Philadelphia'nın yanına palamar atma izni isteyecekti. Bu sayede Decatur ve adamları Philadelphia'ya yaklaşma imkânı bulacaklardı. Olayların akışı bu noktaya kadar planlandığı gibi gelişti fakat kuşkulanan liman muhafızları bu durumu çok çabuk fark ettiler. Ama çabuk davranan Decatur ve adamları bu sürede gemiye çıkmışlardı. Gemi muhafızları hazırlıksız yakalandığı için buradaki çatışma kısa, fakat oldukça kanlı oldu, Amerikalılar geminin kontrolünü tekrar ele geçirdiler ve gemiyi hemen ateşe verdiler. Çıkan yangın ve karışıklık Amerikalılara kaçmaları için gereken fırsatı da sağladı. Bu hareketi sonucunda Decatur milli kahraman haline geldi. ABD Kongresi Dacatur'a bir kılıç hediye ederek onu kaptanlığa terfi ettirdi. Henüz 25 yaşında olan Decatur ABD donanmasının en genç kaptanı oldu.
Philadelphia'nın yakılmasından sonra Preble Trablusgarb'ı hedef alan başka bir saldırı planlamaya başladı. Karamanlı Yusuf Paşa üzerindeki baskıyı arttırarak onu barış yapmaya zorlamayı planlayan Preble, bu sayede Bainbridge ve Philadelphia"nın mürettebatını da kurtarmayı umuyordu. Philadelphia'nın Trablusgarb limanı önlerinde karaya oturması onu sığ sularda seyir yapabilecek su çekimi az gemiler aramaya itti. Çünkü ABD donanmasının gemilerinin hemen hepsi derin sular için dizayn edilmiş, büyük gemilerdeki liman önündeki sığ sularda manevra kabiliyetleri azalıyor ve açık hedef haline geliyorlardı. Bu yüzden Preble, Sicilya Kralı IV. Ferdinant'tan 6 küçük gunboat ve 2 havan topu gemisi kiraladı.[40] Bu İtalyanlarında çıkarınaydı çünkü bu sayede kendilerini çok uğraştıran bu korsanları kendileri zarara uğramadan cezalandırabileceklerdi. Preble bu küçük ve hafif gemilerle filosunu takviye ettikten sonra saldırı planlarına hız verdi. Ağustos ayında birkaç saldırı yapmayı planlamıştı, bunlardan ilki 3 Ağustos günü gerçekleşti. Önce Amerikan gunboat filosu Trablusgarp çektirilerine saldıracak ve dikkati üstüne toplayacak, bu sırada havan topu taşıyan gemiler de şehri topa tutacaktı. Yine bu esnada şehrin kıyı bataryalarının karşılık vermemesi için Constitution da kıyı bataryalarına saldıracak ve onları ateş altına alacaktı. Planın riskli tarafı Trablusgarp gunboat filosunun bu Amerikan hafif savaş gemileri tarafından yönlendirilecek saldırıyı önleyebilecek güçte olmasıydı.
Saldırı başladığı sırada başka bir hesapta olmayan aksilik ortaya çıktı ; aniden yön değiştiren rüzgar yüzünden Amerikan filosu ikiye bölündü. Bunun sonucunda harekat bir kere başladığı için limana sadece 3 gunboat yaklaşabildi. Takip eden 2,5 saat boyunca çarpışmalar Amerikalılar kıyıya yaklaştıkça şiddetlendi. Çarpışmalar esnasında Trablusgarp çektirilerinden 6'sı bordalandı, bunlardan üçü batırıldı, diğer üçü ise ele geçirildi. Constitution'da toplarının daha uzun menzilli olması sayesinde kıyı bataryalarını susturmuş ve tüm gücüyle Paşanın konağına saldırmıştı. Silah tekniği ve harekat usulleri açısından daha üstün olan ABD donanması şehre yönelttiği ve tüm gün süren bombardımanda sadece 14 kayıp vermişti. Ağustos ayında Trablusgarpa 4 saldırı daha düzenlendi, bunlardan birinde şehir aralıksız 2 gün topa tutuldu. Her saldırıdan sonra Preble Yusuf Paşadan barış görüşmelerine başlanmasını ve ABD'li tutsakların serbest bırakılmasını istedi. (ABD'li tutsakların serbest bırakılması için önce 40.000 $ daha sonra da 50.000 $ fidye ödenmesini teklif etti.) Yusuf Paşa bu tekliflere kayıtsız kaldı, Preble da tüm gücüyle saldırmaya devam etti.
Ağustos ayının bu şekilde geçmesinden sonra Eylül ayında Komodor Preble şehir limanını hedef alan bir dizi yeni harekât ve saldırı daha planladı.[42] Bu kez daha cüretkar bir harekat planlanmıştı ; eski bir Türk korsan gemisi olan Intrepid'e 100 fıçı barut yüklenecek, gemi liman içine tamamı gönüllülerden oluşan bir mürettebat tarafından götürülecekti. Trablusgarp filosunun gemileri ile benzer çizgilere sahip olduğundan fazla dikkat çekmeyeceği düşünülüyordu. Gemi liman içine girdikten sonra barut deposu ateşe verilerek patlatılacak ve bu sayede Türk filosuna ağır zayiat verdirilecekti. Richard Sommers ve 12 gönüllüden oluşan mürettebatın kullandığı Intrepid 4 Eylül 1804 akşamı gece karanlığından da faydalanarak Trablusgarp limanı girişine mümkün olduğu kadar sessizce yaklaştı. Fakat daha önce Philadelphia baskını yüzünden tetikte duran liman muhafızları tarafından hemen fark edildi. Birkaç saniye sonra da cephaneliğine direk isabet alan gemi infilak ederek battı. Mürettebatından kurtulan olmadı.
Aynı ay Komodor Samuel Barron komutasındaki takviye kuvveti de Trablusgarp açıklarına gelerek buradaki ABD filosuna katıldı. Preble"dan daha kıdemli olduğu için Barron filonun komutasını devraldı. Donanma Bakanı Smith Preble'ın Barron'un emri altında görevine devam edeceğini düşünmüştü, oysa bu düşüncesinin yanlış olduğu kısa sürede anlaşıldı. Bu yeni atamayı bir tenzil"i rütbe olarak algılayan Preble ABD geri döndü. Geri döndüğünde kendini dünyaya ispatlamaya çalışan ve tüm gayretini bu yönde harcayan genç ABD"nde kahraman olarak karşılandı. Sayesinde ABD çok ihtiyaç duyduğu morali kazanmıştı. Başarıları yüzünden ABD kongresi tarafından da takdir edildi.
Yeni komutan Komodor Barron da Trablusgarp abluka altında tutmaya devam etti, ama bu arada yeni bir yaklaşım geliştirmeyi de ihmal etmedi. Bu bağlamda denizden yapılan saldırıları durdurdu, çünkü şehrin deniz yönünden güçlü bir savunması vardı ama kara kısmı o kadar güçlü değildi. Şehre arkasından savunmasının nispeten daha zayıf olduğu kara kısmından saldırmayı teklif etti.Bu esnada ABD"nin Tunus Konsolosu William Eaton Yusuf Paşayı Mısır'da sürgün yaşayan kardeşi Hamit Paşa ile değiştirme önerisini ABD bildirdi. Hamit Paşa bu teklife sıcak bakıyordu çünkü kardeşi başa onu devirerek geçmişti. Bu amaçla Eaton Mısırda çoğunluğu Yunan, Arap ve Bedevilerden oluşan bir paralı askerler ordusu kurdu. Bu orduya eğitim vermesi ve komuta etmesi içinde ABD savaş gemisi Argus'tan 7 tane deniz piyadesi getirildi. Bomba Körfezine vardığında Eaton, Yusuf Paşanın kendisinin varlığından haberdar olduğunu ve Derneye takviye kuvvetler gönderdiğini haber aldı. Zamana karşı bir yarış başladı ve Eaton şehre takviye kuvvetlerden önce ulaştı. Mısırda başlayan bu 500 km. bir yolculuktan sonra Hamit Paşa ve Eaton Nisanda Derneye vardılar. Karadan paralı askerler ordusu denizden de ABD savaş gemileri Argus, Hornet ve Nautilus tarafında kuşatılan Derne kısa sürede düştü. Dernenin alınmasıyla Trablusgarp'a giden yol açılmış oldu. Bu gelişmeler üzerine devrileceğinden korkan Yusuf Paşa ABD ile barış yapmaya razı oldu. Bu bağlamda 4 Haziran 1805'te Amerikalı tutsakların 60.000$ karşılığında serbest bırakılmasını ve bu tarihten sonra ABD'den haraç alınmamasını öneren bir barış antlaşmasını kabul etti. Amerikalılar istediklerini elde ettikleri için Hamit Paşa'ya olan desteklerini geri çektiler ve onu yüzüstü bıraktılar. 1. Berberi Savaşları sona ermişti, ABD hükümeti artık Cezayir ve Trablusgarp Beylerbeyiliklerine haraç ödemeyecek, ABD vatandaşları bundan sonra fidye istemek için esir alınmayacaktı.

Savaşın sonucu

Pek çok açıdan I. Berberi Savaşı sonucunda her iki tarafta beklediklerini yarı anlamıyla elde edememiştir. Fakat bununla birlikte, ABD açısından kazanımlar daha fazla olmuştur. Bunlardan en önemlisi de Akdeniz'e girişte Türk korsanlarına ödedikleri ve oldukça önemli bir yekun tutan vergiden artık muaf olmalarıdır. ABD her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun kendisi ile değil ona gevşek bir bağla bağlı olan uzak bir eyaleti ile savaşmış da olsa, bu ABD açısından, kendini ispatlama ve kendine güvenme noktasında, başarıyla verdiği ilk ciddi sınavdır.
Fakat Kuzey Afrika'daki bu Beylerbeyilikler de yaşanan çatışmadan ciddi bir zarar görmemişler, güçlerinde önemli bir eksilme olmamıştır. Sadece her yıl düzenli olarak fazla bir çaba harcamadan aldıkları haracı daha fazla seyir yaparak, daha fazla gemiye saldırarak çıkarmak zorunda kalmışlardır. Fakat 16. yüzyılda zirveye çıkan Türk denizciliği ve tekniklerinin artık geri kaldığı ve hızla demode olmaya başladığı ayan beyan ortaya çıkmıştır, ama kemikleşen usul ve yöntemler yüzünden gerekli tedbirler alınamamış, bu tehlike hafife alınmıştır. Bu çatışma ABD devlet politikasının da çeşitlenmesi ve gelişmesini beraberinde getirmiştir. Başlarda çekingen bir yaklaşım sergileyen ABD Başkanı Jefferson daha atak ve girişken bir politika izlemeye mecbur kalmıştır.
İngiltere'den bağımsızlık kazanıldıktan sonra kurulan askeri yapı ilk kez savaş ortamında denenmiş (her ne kadar ABD resmen savaş ilan etmemiş de olsa), eksikleri yerinde tetkik edilmiştir. 1. Berberi Savaşı ABD uzak topraklarda ve denizlerde cereyan edebilecek bir çatışmayı idare edebileceğini göstermiştir. Yine parçalı bir yapıda olan ABD'nin birlik ruhu bu sayede gelişmiş ve perçinlenmiştir. Bu sayede Amerikalı olmak, kurucu 13 koloniden birinin üyesi olma bilincinin önüne geçmiştir. Savaş sonunda elde edilen kazanımların verdiği aşırı güven daha sonra ters tepecek, ABD aşırı güvenin bedelini 1812 Savaşında Washington'un işgal edilmesiyle ödeyecektir.
Kuzey Afrika'daki Türk korsanlarına gelince önemli bir gelir kaynağını kaybetmişlerdir ama gerek filoları gerekse de personeli, eğitimleri yetersiz de olsa, fazla zarar görmediği için eylemleri son bulmamıştır. 1807'de Cezayir'de üslenen Türk korsanları ABD ticaret gemilerine tekrar saldırmaya başlamışlardır. 1812'de İngiltere ile savaşa giren ABD 1815'te patlak veren 2. Berberi Savaşı'na kadar bu saldırılara karşılık vermek için hiçbir girişimde bulunamamıştır. ABD savaştan büyük bir yenilgiyle ayrılmıştır.



23 Aralık 2020

Jeolojik zamanlar ve Türkiye'nin Jeolojik Özellikleri

Jeolojik Zamanlar ve Özellikleri
 
Dünya'nın oluşumundan günümüze kadar yaklaşık 5 milyar yıl geçtiği tahmin edilmektedir. Bu uzun süreç, canlı kalıntılarının (fosil) ve çeşitli radyoaktif maddelerin (uranyum, toryum ve titanyum gibi) yapılarının incelenmesiyle tahminsel olarak çeşitli bölümlere ayrılmıştır. Jeolojik zamanlar ve bu devirlerde görüldüğü tahmin edilen önemli olaylar aşağıda belirtilmiştir.
 

 

4. Zaman (Kuaterner) - 2 milyon yıl 

Jeolojik Devirler: Holosen, Pleistosen

Buzul çağında (Pleistosen) şiddetli soğuma görülür.
Özellikle Batı Avrupa, İskandinavya, Kanada gibi karalar buzullar altında kalmıştır. 
Deniz seviyesi alçalmıştır.
Buzul sonrası çağda (Holosen) ise sıcaklık artmaya başlamış ve günümüzdeki iklim koşulları ortaya çıkmaya başlamıştır.
Bugünkü deniz seviyesine ulaşılmıştır. Egeid karasının çökmesiyle Ege Denizi oluşmuştur. İstanbul ve Çanakkale boğazlar oluşmuştur. İnsan hayatı başlamıştır. 

3. Zaman (Tersiyer) - 80 milyon yıl 

Jeolojik Devirler: Pliyosen, Miyosen, Oligosen, Eosen, Paleosen

Kıtalar ayrılmaya devam etmektedir. 
Antarktika Kıtası, Avustralya'dan ayrılıp uzaklaşmıştır.
Alp - Himalaya kıvrımları oluşmuştur.
Atlas ve Hint okyanusları oluşmuştur. 
Dünya'nın çeşitli bölgelerinde linyit, petrol, tuz, bor ve tuz yataktan oluşmuştur. 
Günümüzdeki canlı türleri ana hatlarıyla ortaya çıkmıştır. 
 

2. Zaman ( Mezozoik) - 170 milyon yıl

Jeolojik Devirler: Karetase, Jura, Trias

Alp kıvrımlarına hazırlık dönemidir.
Deniz çukurlarında büyük oranda tortulanmalar olmuştur. 
Tek parça halinde bulunan Pangea parçalanarak ayrı kıtalara bölünmeye başlamıştır. 
Kuzey Yarım Küre'nin kuzeyinde Laurasia, güneyinde ise Gondwana kıtaları oluşmuştur.
Atlas okyanusunun kuzeyi açılmış, güveyi ise açılmaya başlamıştır. 
Dinazorlar ortaya çıkmıştır. 


1. Zaman (Paleozoik) - 370 milyon yıl

Jeolojik Devirler: Permiyen, Karbonifer, Devoniyen, Silüriyen, Ordovisyen, Kabriyen

Kıtalar tek parça halindeydi (Pangea).
Hersinyen ve Kaledoniyen kıvrımları (Ural ve İskandinav dağları) oluşmuştur.
Dev bitki türlerinden oluşan ormanlar gelişmiştir. Zamanın sonlarına doğru taş kömürü yatakları oluşmuştur. 

İlk Zamanlar (Antekambriyen) - 4 milyar yıl

Jeolojik Devirler: -

Kıtaların çekirdek kısmını oluşturan en eski kütleler oluşmuştur. 
Bakteriler ve algler (su yosunu) gibi ilk bitki türleri ortaya çıkmıştır.

Türkiye'nin Jeolojik Özellikleri


Alp - Himalaya kıvrım kuşağı üzerinde yer alan ülkemizde tüm jeolojik zaman ve devirlere ait araziler görülebilmektedir.

1. Jeolojik Zaman (Paleozoik)


Bu jeolojik devirde Anadolu üzerinde Tethis adı verilen bir deniz bulunuyordu.

Hersiniyen ve Kaladoniyen kıvrımları oluşmuştur.

Anadolu'nun çekirdeğini oluşturan sert, başkalaşmış araziler oluşmuştur. Bu arazilere Masif denmektedir. Türkiye'de başlıca masifler Trakya'da Yıldız Masifi. Ege'de Saruhan - Menteşe Masifi, İç Anadolu'da Kırşehir Masifi, Doğu Anadolu'da Bitlis Masifi, Karadeniz'de Daday - Devrekani Masifi

Bu jeolojik zaman ılıman yağışlı iklim koşulları etkili olmuştur. Anadolu gür bir bitki örtüsü ile kaplı olup bunların deniz ve göl ortamlarında birikip metamorfizmaya (başkalaşım) uğramaları sonucunda Taşkömürü yatakları oluşmuştur. Türkiye'nin güneyindeki kalkerli yapılar da bu dönemde oluşmuştur.

2. Jeolojik Zaman (Mesozoik)


Birinci zamanda su yüzeyine çıkmış olan kara parçalarıyla eski kıtalar erozyonla aşınmışlar ve aşınan materyal Tethis Denizi’nin dibine çökelmiştir. Kuzey ve güneyde bulunan eski kıta çekirdeklerinin birbirine doğru yaklaşması bu dönemde de devam etmiştir. Bunun sonucu olarak deniz dibindeki tabakaların kıvrılarak su yüzeyine çıkması da devam etmiştir.

3. Jeolojik Zaman (Neozoik)


Türkiye'nin bugünküne yakın yüzey şekli özelliklerini kazanması, bu dönemde gerçekleşmiştir.

Alp Orojenezi bu dönemde başlamış ve bitmiştir.

Kuzey Anadolu Dağları ve Toroslar oluşmuştur.

Anadolu bu dönemde sıcak ve nemli bir iklime bağlı olarak gür bitki toplulukları ile örtülüdür.

Karalardan sulu ortamlara taşınan yüksek kesimlerin aşınan malzemeleri genç linyit yataklarını oluşmuştur. Yatağan, Soma, Afşin, Elbistan, Aşkale, Suluova, Çayırhan linyitleri oluşmuştur. Güneydoğu Anadolu'daki petrol yatakları da bu dönemde oluşmuştur.

Bu dönem sonlarında Anadolu epirojenik hareketlerle yükselirken Akdeniz ve Karadeniz çukurluğu çökmüştür.

Anadolu'daki volkan konileri oluşmuş. Bunların, faaliyetleri bu zamanın sonlarına kadar devam etmiştir. Bu hareketlilik Alp orojenezi sırasınında oluşan faylar üzerinde gerçekleşmiştir.

 4. Jeolojik Zaman (Kuaterner)


Türkiye bugünkü görümüne yakın bir görünüm kazanmıştır.

Sık iklim değişmeleri meydana gelmiştir.

Buzul devresinde soğuk iklim şartları nedeniyle karalar üzerinde buzul kaymaları görülmektedir.

Son buzul döneminde itibaren Türkiye’de kuraklaşma başlamış ve günümüzde de devam etmektedir.

Egeid karası faylanmalarla çökerek Batı Anadolu'dan ayrılmış ve Akdeniz’in suları altında kalmıştır. Bu olayla Batı Anadolu'da horst ve grabenler oluşmuştur. 

Marmara çanağı çökmüş ve Akdeniz’in suları dolmuş akarsu vadilerinin de sular altında kalmasıyla İstanbul ve Çanakkale Boğazları oluşmuştur.
 

Kahveden Sanata "Karen Eland"

Tulsa'da doğan Karen Eland, Kahve espresso ile yaptığı eserlerle bu dalda dünyanın en meşhur sanatçı ünvanını katıldığı TV Showları ile de perçinlemiştir.
MD FYK 001
MD FYK 002 MD FYK 003 MD FYK 004 MD FYK 005 MD FYK 006 MD FYK 007 MD FYK 008  MD FYL 001 MD FYL 002
MD FYK 009

22 Aralık 2020

Sarıkamış Harekatı


Sarıkamış Harekâtı
 (22 Aralık 1914 - 6 Ocak 1915), I.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu ve Rus İmparatorluğu arasında Sarıkamış ve çevresinde (OltuNarmanPenekHorasanBardızMecingirtKaraurganDivik) gerçekleşen muharebeler olup Osmanlı İmparatorluğu'nun askeri taktik hatalarıyla büyük bir başarısızlıkla sonuçlanan bir askeri girişimdir.

Savaş Öncesi

Kafkas cephesindeki muharebeler 1 Kasım'da Rus kuvvetlerinin Osmanlı sınırını geçmesiyle başlamıştır. Turklerin Rus sınırına (Sarıkamış'ın 30 kilometre güneybatısından geçerdi) en yakın birlikleri Hasankale'deki 11. Kolordu'ya bağlı 18. ve 34. tümenlerdi (11. Kolordu'nun diğer tümeni olan 33. Tümen Tutaktaydı). Hasan İzzet Paşa barış döneminde hazırlanan plana uyarak 18. ve 34. Tümenleri erkenden Erzurum'un doğusundaki Höyükler mevziine çekmiştir. 4 Kasım'da Yusuf İzzet Beyin komutası altındaki 2. Nizamiye Tümeni Köprüköy'ün doğusunda Rus öncü kuvvetiyle çatışmaya girmiştir. Düşmanı 8 tabur piyade ve 1 alay süvari olarak tahmin etmiştir. Bu zayıf Rus kuvvetini bozguna uğratarak, yeniden Höyükler mevziine dönmek için 11. Kolordu'yu ve 9. Kolordu'nun 28. Tümenini Hasan İzzet Paşa aceleyle yeniden Rus kuvvetlerinin üzerine göndermiştir. 7 Kasım'da 1. Köprüköy muharebesi başlamıştır. Rus kuvvetleri cephe taarruzları geri atılmıştır. 8 Kasım'daki zaferden sonra Hasan İzzet Paşa kurmay başkanı

Alman yarbay Guse'nin tavsiyesiyle Türk ordusunu Höyükler'e geri çekilme emrini yazdırmıştır. 11. Kolordu kumandanı Galip Paşa, geri çekilmek için bir neden olmadığını ve sebepsiz yere vatan toprağını düşmana bırakmanın Türk askerlerinin moralini bozacağını söyleyerek bu emri geri aldırmıştır. Bundan sonra 21 Kasım'a kadar ufak kesintiler haricinde Türk-Rus muharebeleri devam etmiştir. Türkler her tarafta Rus kuvvetlerini geri atarak Ruslardan 30 kilometre kadar araziyi geri almıştır. Fakat Hasan İzzet Paşa cephanenin azalması ve Narman tarafındaki Rus kuvvetleri hakkında abartılı bilgiler aldığı için 21 Kasım gecesi Türk ordusunu 15 kilometre geri çekilme emri vermiştir. İstanbul'dan Enver Paşa ve Hasan İzzet Paşa'nın altında bulunan diğer komutanlar geri çekilme kararının yanlış bir karar olduğunu Hasan İzzet Paşa'ya inandırmaya çalışsalar da başarısız olmuşlardır. 21 Kasım gecesi çıkan korkunç kar fırtınasında Türk ordusu ağır zayiata uğramıştır. Geri çekilmeden sonra askerin morali bozulmuş ve firar vakaları artmıştır. Ruslar Türklerin geri çekileceğini beklemedikleri için Türklere karşı taarruza geçmemişlerdir. Bu geri çekilmeden sonra muharebeler çatışma şeklinde birkaç gün devam ettikten sonra kesilmiştir. Bu gereksiz geri çekilmeden dolayı Kafkas cephesinin durumu hakkında endişeye kapılan Enver Paşa cepheyi ziyaret edip durumu yerinde görmek istemiştir. Meclisi Vükela (Bakanlar Kurulu) Enver Paşa'ya Harbiye Nazırı olarak başkent İstanbul'dan ayrılmaması gerektiğini söylemiştir. Bu yüzden Enver Paşa kendi yerine cepheyi teftiş etmek üzere Hafız Hakkı Paşa'yı göndermiştir. Hafız Hakkı Paşa'nın hareketinden birkaç gün sonra, kalması yönündeki ikazlara rağmen kendisi de 6 Aralık'ta Yavuz kruvazörüne binerek cepheye hareket etmiştir. 40 bin askerden oluşan 10. Kolordu Aralığın başlangıcında Kafkas cephesine ulaşmıştır. Enver Paşa 10. Kolordu'nun yokluğuna rağmen Ruslara karşı kazanılan başarılara güvenerek, Rus ordusunun kuşatma ve imha etme planı hazırlamıştır. Hasan İzzet
Paşa Enver Paşa'ya iklim ve arazi şartlarını öne sürerek kuşatma çemberinin daraltılması gerektiğini söylemiştir. Enver Paşa bu teklifi kabul etmiştir fakat 18 Aralık'ta Hasan İzzet Paşa Enver Paşa'ya çektiği telgrafta "orduyu bundan böyle idare için kendisinde cesaret göremediğini" söyleyerek vazifesinden affını rica etmiştir. Enver Paşa bu yüzden Hasan İzzet Paşa'nın yerine 3. Ordu kumandanlığını üstlenmiştir.

Hali hazırda dağıtılmış olan Rus ordusunu yok edip Bakü Petrollerine ulaşmak ve Alman İmparatorluğu'nun sanayi ihtiyacını karşılamak harekâtın amaçlarından biridir. Ayrıca 1877'deki 93 Harbi, Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisi ile sonuçlanınca Batum savaş tazminatı olarak Rusya'ya verilmiş, Sarıkamış, Kars, Ardahan ve Artvin de Berlin Antlaşması ile Rusya'ya bırakılmıştı. Bu yurt topraklarını geri almak amacıyla, 1914 yılında dönemin Başkomutan Vekili olan Enver Paşa, 19 Aralık tarihinde "Sarıkamış Harekâtı" planlarını kurmaylarına sundu. Osmanlı ve Alman kurmay heyeti planı kabul etmiştir.

Harekât güçleri

Doğuyu korumakla görevli ordu 3.Ordudur. Bu harekâtı uygulayacak 3.Ordu'nun 9., 10. ve 11.Kolordular ve 2.Süvari Tümeni'nden oluşuyordu. 3.Ordu karargâhı ve 9.Kolordu Erzurum Kalesi'nde yerleşmişti. 11.Kolordu Elazığ Kalesi'nde ve 10.Kolordu da Sivas'ta konuşlanmıştı.

  • 3.Ordu
    • IX Kolordu - Ahmet Fevzi Paşa
    • X Kolordu - Albay Hafız Hakkı Paşa
    • XI Kolordu - Abdul Kerim Paşa
      • 2.Süvari Tümeni

Üçüncü Ordu'nun toplam gücünün 125.000 olduğu yazılsa da bu güce savaşçı olmayan taşıma birimleri, depo alayı, askeri polis ile ulaşıldığı anımsatılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu muharip gücü eğitimli asker, yedekler ve Erzurum Kalesi'nin personeli de içinde olmak üzere 75.000 silahlı güçtür. Bu askere 73 makineli tüfek ve 218 adet top destek vermekteydi.

Cephedeki Rus-Kafkas ordusu mevcudu 100.000'di. Sayıca fazla olmamalarına rağmen ağır silah, topçu ve donanım bakımından kesin bir üstünlüğe sahiptiler. Bu mevcuda dört tane olan Ermeni Gönüllü Tugaylarından iki tugay katılmıştır. Diğer iki tugay İran Cephesinde bulunmaktaydı.

Harekâtın aşamaları

Hazırlık

6 Aralık'ta Enver Paşa ve Otto von Feldmann Yavuz Zırhlısına binerek Trabzon üzerinden Erzurum'a yola çıktı. 13 Aralık'ta Köprüköy'e ulaşılmıştı. Burada 3.Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa ile görüşülmüştür. Enver Paşa ve Genelkurmay İkinci Başkanı Albay Hafız Hakkı planı geliştirmişlerdir. Planın amacı Ruslara sürat­le bir darbe indirerek bir Tanenberg yaratmaktır.

Enver Paşa, Rus Kafkas Ordusunun zayıf ve özellikle çevirme manevralarına karşı çok hassas olduğunu biliyor. Osmanlı birliklerinin bu zayıflığı kullanmasını amaçlamaktaydı. Tamamen karlarla kaplı, çok yüksek dağlık ve yolsuz bir arazide o günün koşulları altında kış donatımından yoksun yaya ve atlı birliklerle yapılan bu harekât çok riskli idi ama Enver Paşa, başarıldığında Rusların bu cephede varlıklarının yok olmasının bu riske değeceğini düşünüyordu.

Enver Paşa'nın amacı kuzeyden kuşatıcı bir manevra yapılmasıydı. Kısaca 11.Kolordu ve 2.Nizamiye Süvari Tümeni düşmanı cepheden karşılayacak, 11.Kolordu Çatak-Pitkir hattından kötek istikametine ve Albay Hafız Hakkı Paşa önderliğinde 10.Kolordu Bardız istikametinde düşmanı karşılayacaktı. Bunlara destek olarak 9. ve 11.Kolorduların Sarıkamış, Selim-Sarıkamış hattına ilerlemesiyle üç taraftan geniş bir çevirme hareketine dönüşecek ve bu kıskaç altında Ruslar imha edilecekti.


Kağıt üzerindeki plana nazaran cephede malzeme ve iaşe çok noksandı. Mesela mevcut altı yıllık iaşesi için 88.000 ton buğday, çavdar ve arpa ihtiyacı olmasına karşın, Ordu ambarında 1.250 ton hububat vardı. Kışa girilmiş olduğu için erzağın gereği gibi taşınması, dağıtılması bir hayli güçtü. Bu güçlükte Rusların Karadeniz'deki donanma üstünlüğünün de payı vardı. Ruslar Zonguldak'ı bombalamak için 10 gemiyle denize açıldıklarında, doğuya erzak götürmekle görevli en büyük üç erzak gemisi BahriahmerBezmialem ve Mithatpaşa gemilerine rast gelmiş ve onları da batırmışlardır. Bunun yanında 4.000 tonluk Derne gemisinin yine Ruslar tarafından batırılması da askerin erzaksız kalmasındaki bir diğer önemli etkendir. Bir iddiaya göre de erzağın az olması ve salgın hastalık olması Enver Paşa'nın hemen bir harekâta girişmesine sebep olmuştur

Saldırı, 23 - 29 Aralık

22 Aralık: 11.Kolordu büyük yürüyüşüne başlar. 9.Kolordu Lafsor'a kadar uzanan ilk hedefine ulaşır. 10.Kolordu Oltu'nun Batısı-Narman hattına zorlukla ulaşır.

Enver Paşa


23 Aralık: 11.Kolordu Rusların 4.Ermeni Tümeni ile karşılaşır. 9.Kolordu Çatak-Pitkir hattına ulaşır. 9.Kolordu'ya erlerin ikmalini mahallinden yapmaları, ve cephaneyi idareli kullanmaları emredildi. 9.Kolordu'nun ikmal ve ulaştırma güçlükleri daha ikinci günden başlamış bulunuyordu. 10.Kolordu Oltu'yu ele geçirmeyi başardı.

24 Aralık: 11.Kolordu'ya düşman karşı taarruzları devam etti. 9.Kolordu Bardız'a vardı. Hafız Hakkı Paşa 10.Kolordu'ya 30.ve 31.Tümenleri kendisi ile birlikte Kosor istikametindeki Stomin Tugayının peşine takılması ve bir tümenin Bardız'a ilerlemesini emretti. 10.Kolordu'nun büyük kısmı ile Kosor istikametinde geniş bir kuşatmaya girişmesi muharebe gücünün toplanmamasına ve geç kalınmasına sebep olmuştur ve netice olarak felaketin ana nedenlerinden birisi olmuştur.

Hafız Hakkı


25 Aralık: 9.Kolordu Sarıkamış'a doğru geriledi. 9.Kolordu ikmal ve ulaştırma zorlukları yüzünden asker kaybetmeye başladı. Sahra toplarını beraberlerinde taşıyamaz hale gelmiştir. Plana göre 10.Kolordu'nun Kosor yolunda olması gerekiyordu, ama ağır koşullar altında Beyköy hattına erişmesi ancak gerçekleşmişti. Beyköy hattında 10.Kolordu üç kilometre yolsuz bir kar çölü olan Allahuekber Dağları'nda kendi düşmanını bulmuştu. Doğa her geçen saat 10.Kolordu kuvvetlerinin erimesine yol açıyordu.

Gerileme, 29 Aralık - 15 Ocak

Saldırı kısmında açıklandığı gibi 10. ve 11.Kolordu Sarıkamış'a ulaşamadan erimiştir. 9.Kolordu tek başına Sarıkamış'a ulaşabilmiştir.

29 Aralık 1914: Sarıkamış’a girebilen 300 kişilik bir 9.Kolordu kuvveti de Ruslar tarafından geri atılmıştır. Büyük kayıplar verilmiş ve 9.Kolordu'nun mevcudu azalmıştı. Müteaddit taarruzları başarısızlıkla sonuçlandı.

Yudenich


6 Ocak 1915: 3.Ordu karargâhı ateş altında kaldı. Hafız Hakkı Paşa geri çekilme emri verdi.

7 Ocak 1915: Kalan güçlerin Erzurum yolundaki yürüyüşü başladı. Ordunun bu atak için görevlendirilen güçlerinden sadece %10'u başlama pozisyonuna geri çekilmeyi başardı.

10 Ocak 1915: 3.Ordu komutanlığını Enver Paşa, Tuğgeneral Hafız Hakkı Paşa’ya devrederek İstanbul'a dönmüştür.

Kayıplar

Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığına göre Osmanlı zayiatları 60.000 ve Rus zayiatları 30.000'dir. Savaşın en hazin kısmı ise Osmanlı kayıplarının bir çoğunun Ruslar ile yapılan çarpışmalarda değil de ağır soğuk hava koşulları yüzünden ölmesidir. Ruslar; Türklerden 200 subay, 7000 eri esir, 20 makineli tüfekle 30 topu ganimet olarak almışlardır. 5000 kişi civarında esir alınmıştır. Bunlar tahmine göre Kırımda domuz çiftliğinde çalıştırılarak ve aç bırakılarak ölmüşlerdir. Tarihçi-yazar Mehmet Niyazi, Sarıkamış Harekâtı'ndaki ölü sayısının tüm belgelerde toplamda 23.000 olduğunu, 90.000 rakamının 60.000 kayıp veren Rusların yalanı olduğunu kaydeder. 90.000 askerin öldüğü iddiası ilk olarak Sarıkamış Harekâtı'ndan sekiz yıl sonra Binbaşı Şerif Bey'in yazdığı kitapta yer almaktadır. Osman Mayatepek 75.000 muharip kuvvetin bulunduğu tarafın 90.000 askerinin ölmesinin matematiksel olarak imkânsız olduğunu ifade etmektedir.

Yenilginin Sorumlusu

Yenilginin sorumlusu hâlen tartışılmaktadır. Enver Paşa'nın Torunu Osman Mayatepek, Harekâtı şu şekilde değerlenmektedir:


"Şayet komutanlar Enver Paşa'nın emirlerini yerine getirseydi Sarıkamış zaferle biterdi. 10.Kolordu Hafız Hakkı Bey komutasında Bardız'a gitmesi gerekirken, Rus birliklerinin peşine takılıp Koşur istikametine yöneldi (30. ve 31.Tümenler). Yalnız 32.Tümen Bardız'a ilerledi. Bu hata Hafız Hakkı'nın, "zafer kazanma" ihtirası ile yolu 75 kilometre uzattığı yetmezmiş gibi, Allahuekber Dağlarını geçmeye mecbur kalmış; fırtına ve tipiye yakalanıp çok büyük zayiat vermiştir ve zamanında Sarıkamış'a intikal etmemiştir. 9.Kolordu ise 3.Ordu ile 24 Aralık'ta Bardız'da birleşir. Cephe arasındaki Rus birliklerine taarruz etmek için Kötek yönüne gidip ve Rus ihtiyat kuvvetleriyle taarruz edip Sarıkamış'a iltihak etmesi gerekiyordu. Maalesef yine evdeki hesap çarşıya uymamıştır. Bu sapmanın başlıca sebebi Hafız Hakkı Paşa'nın (10.Kolordu) 25 Aralık tarihinde Sarıkamış'ta olacağı varsayımı tamamen ile Enver Paşa'nın 10.Kolordu yalnız kalmasın diye yönünü Kötek'ten, Sarıkamış'a çevirmesi olmuştur. Netice olarak 10.Kolordu büyük zayiatla bitkin bir şekilde ancak 29 Aralık'ta Sarıkamış'a gelebilmiştir."

Daha birçok iddia daha vardır.

Murat Bardakçı'nın "Hafız Hakkı Paşa'nın Sarıkamış Günlüğü" adlı kitabında Hafız Hakkı Paşa'nın kendi yazdığı bir günlükte ise şu yazmaktadır; 'Yarabbi! Bu felâkete ben sebep oldum, yine ben tamir edeceğim' 

Sonuçları

Savaştan sonra İstanbul'a dönen Enver Paşa uzun bir süre Sarıkamış hakkında herhangi bir haber, bildiri, veya yayın yapılmasını engelleyerek sansür uygulamış ve Osmanlı halkı savaşta olup bitenleri uzun yıllar sonra öğrenebilmiştir.

Ermeni gönüllü tümenleri Rus kuvvetlerinin başarısında önemli etken olmuştur. Bunlar kritik zamanlarda Osmanlı hareketlerine meydan okudu: "Osmanlı'nın gecikmesi Sarıkamış etrafında yeterli kuvvet konsantre etmesi için Rus Kafkasya Ordusu'na zaman kazandırmıştır." Enver Paşa, Ermeniler'i suçladı ve bölgede Rusya ile aktif beraberlikte bulunduklarını söyledi.

1918 Mart ayında Brest-Litovsk Antlaşması ile Sarıkamış ve Kars geri alınmış, ama aynı yılın Ekim ayında Mondros Mütarekesi uyarınca eski sınırlara dönülmüş ve topraklar elden çıkmıştı.

DEDE KORKUT HİKAYELERİ

DEDE KORKUT HİKAYELERİ daha önceleri Oğuz Türkleri arasında meydana gelip de XIV. yüzyılın • sonları veya XV. yüzyılda yazıyla tesbit edildiği tahmin edilen bir hikâye 1325016382_287c536d5b42c2526095275cd8c22bda_528358198kitabıdır. Arap harfleriyle yazılmış asıl nüshası Dresden’de, ondan kopya edilmiş ikinci bir nüshası ise Berlin Kütüpanesi’ndedır. Son zamanlarda İtalya’da da bir nüsha bulunmuş ve yayınlanmıştır. Dede Korkut Hikâyeleri XIX. yüzyılın sonlarında ilim dünyasının dikkatini çekmiş, tam baskısı 1919’da Kilisli Rifat Bilge tarafından İstanbul’da yaptırılmıştı. Ondan önce, çeşitli vesilelerle bu hikâyelerden bahsedenler olmuştur. Nihayet Orhan Şaik Gökyay, yeni harflere çevrilmiş ilmî bir baskısını, etraflı bir önsözle birlikte 1940 yılında hazırladı. Daha sonra da birçok kere yayınlandı.
Kitaba «Dede Korkut Hikâyeleri» denilmesinin sebebi, Dede Korkut adında birinin, her hikâyede ortaya çıkarak, bir halk filozofu şeklinde, hakanlara akıl vermesinden, çocuklara ad koymasından, hayır dua etmesinden ileri geliyor. Bu Dede Korkut gerçekten yaşamış bir kişi olabilirse de tarih bakımından hiç bir şey bilinmemektedir. Hikâyelerde yüzlerce yıl yaşamış gösterildiği gibi, birkaç yüzyıllık bir zaman süresine ait yazılı kaynaklarda Kırgızistan’dan Anadolu’ya, Kırım’a kadar birçok bölgelerde Korkut Ata, Dede Korkut adından bahsedilir.
resized_525b7-36092632ortaasyadaturkler
Dede Korkut Hikâyeleri’nin asıl adı «Kitab-ı Dede Korkut alâ lisân-ı tâife-i Oğuzân» dır (Oğuz halkı diliyle Dede Korkut kitabı). İçinde kısa bir önsözle on iki hikâye vardır. Önsöz Dede Korkut’u tanıtır. Hikâyelerin hepsi lirik ve dasitanı mahiyettedir. Savaş hikâyeleridir. Türkler Müslüman olmadan önce meydana gelmiş, sonra Müslümanlığa göre değiştirilmiştir. Ağızdan anlatılarak halk arasında yayılmış, sonra bir dinliyen, bu hikâyeleri yazmıştır. Bugün bile Anadolu’nun bazı bölgelerinde, Dede Korkut kitabındaki hikâyelerden Bamsı Beyrek, Tepegöz gibi bazıları ağızdan anlatılır. «Dede Korkut Hikâyeleri», Türk halkbilgisi ve dil tarihi bakımından çok zengin bir hazine değerindedir.
Gayet sade, duru bir Türkçeyle yazılmış olan bu kitapta yer yer manzum parçalar da vardır. Aşağıya bu ölümsüz eserden iki hikâyenin özetini alıyoruz:
Deli Dumrul Hikâyesi Duha Kocaoğlu Deli Dumrul adında bir er, kuru bir çayın üzerinde köprü yaptırmış, geçenden otuz akçe, geçmi-yenden de kırk akçe alıyordu. Günün birinde köprüsünün başında oba kuran bir bölük halkının ağlaştığını duydu, sebebini öğrenmek istedi. Obalılar, al kanadlı Azrail’in içlerindeki bir yiği-tin canını aldığını yana yakıla anlattı-‘ lar, Deli Dumrul, Azrail denen bu al kanadlı yaratığın haddini bildirmeya karar verdi.
Deli Dumrul’un deli dolu sözlerini duyunca Tanrı’nın canı sıkılmıştı. Ona bir ders vermek için Azrail’i Deli Dumrul’un evine gönderdi. Başlangıçta Azrail’e atıp tutan Deli Dumrul, onun ağır basmaya başladığını görünce bu ‘ defa da yalvarmaya başladı. Azrail’e, Tanrı’yla kendisinin arasına girmemesini söyledi. Tanrı da DeLi Dumrul’a, kendi canının yerine bir başka canı Azrail’e teslim ederse kendisini bağışlıyabileceğini bildirdi.
Deli Dumrul önce yaşlı babasına, sonra yaşlı anasına yalvardı. İkisi de oğullarının yerine canlarını vermeye razı olamadılar. Deli Dumrul son çare olarak karısına geldi. Durumu anlattı.
— Kendisi «Ben Azrail’in pençesine düştükten sonra sen yeniden evlen, geride bırakacağım iki çocuğumuza iyi bak» dedi.
Fakat kadıncağız onun yerine Azrail’e teslim olmaya çoktan razıydı;
Ne dersin, ne söylersin
Göz açıp gördüğüm
Gönül verip sevdiğim
Koç yiğitim, şah yiğitim
Karşı yatan kara dağları
Senden sonra ben neylerim
Yaylıyacak olsam,
Benim mezarım olsun
Soğuk soğuk suların
İçecek olsam benim kanım olsun
Altın akçeni harcıyacak olsam
Benim kefenim olsun
Tavla tavla şahbaz atın
Binecek olsam benîm tabutum olsun
Senin o muhanet anan baban
Bir canda ne var ki sana kıyamamışlar
Arş tanık olsun, Kürsi tanık olsun
Yer tanık olsun gök tanık olsun.
Kadir Tanrı tanık olsun
Benim canım senin canına kurban olsun
Deli Dumrul bunu duyunca, son bir kere daha Tanrı’ya yakardı. Tanrı bu defa Deli Dumrul’a acıdı Çocuklarının kurtulması için kendi canlarına kıyamayan ana-babaya da kızmıştı. Azrail bu ana ile babanın canını alıp. Deli Dumrul la sevgili karısını bıraktı, ömürlerini de uzattı.
dedekorkut01-300x199Boğaç Han Hikâyesi
Oğuz İli’nde Bayındır Han adında bir han vardı Bayrağı altındaki beylere her yıl büyük bir şölen verirdi Bir gün. Ba ymclır Han gene böyle büyük biı şölen veriyofdu Oğuz İlinin dört yanından gelecek beylere ayrı ayrı çadırlar hazır latmıştı Oğlu olanlar ak çadırlara, kızı olanlar al çadırlara, hiç çocuğu olmı yanlar da kara çadırlara yerleştirilecekti
Dirse Han da şölene davetliydi. Kırk yiğitiyle, Bayındır Han’ın obasına geldi Hiç çocuğu olmadığı için onu kara çadırlardan birine yerleştirdiler, Dirse Han, buna çok üzülmüştü. Hani oracıkta yer yarılsa hemen içine giriverecekti Dirse Han. Şölenden dönünce olanları Karayazılı hatuna anlattı. Baş Başa verip Tanrı’ya yakardılar
Günlerden bir gün Tanrı onlara tosun gibi bir erkek evlât verdi. Yıllar çabuk geçti. Dirse Han’ın oğlu tığ gibi bir delikanlı oldu çıktı. Yalnız Oğuz İli nin geleneklerine göre, önemli bir iş göremediği için ona bir türlü ad konamamıştı. Bir gün Bayındır Han’ın canı boğa güreştirmek istedi Güreşin yapılacağı alanda Dirse Han’ın oğlunun üç arkadaşiyle oyun oynamakta olduğunu görünce, boğanın salıverilmesini emretti.
Çocuklar boğayı görünce çil yavrusu gibi kaçıştılar. Yalnız Dirse Han’ın oğlu yerinden kıpırdamadı. Herkes, merakla ne olacak diye bekliyordu Dirse Han’ın oğlu. boğanın tam alnına öyle bir yumruk savurdu ki hayvancağız olduğu yerde sendeledi kaldı. Delikanlıyla boğanın güreşi pek uzun sürmedi Dirse Han’ın oğlu boğayı kanlar içinde yere serdi. Bayındır Han, gördüklerinden pek memnun kalmıştı. Dirse Han’ın oğluna Boğaç Han adının verilmesini emretti.
Boğaç Han, gözü pek kahraman yapılı bir delikanlıydı. Onu sevenler olduğu gibi sevmiyenler de vardı. Babasının Kırk Yiğidi onu sevmiyenlerin başında geliyordu Kırk Yiğit, Boğaç Han’ı mertçesine yenemiyeceklerini biliyorlardı onun için aralarında bir oyun tasarlayıp Boğaç Han’ı babası Dirse Han’ın gözünden düşürmek, hattâ öldürtmek istediler.
Kırk Yiğit, Dirse Han’a Boğaç Han’ın Kötü niyetli bir kişi olduğunu, gizli işler hazırladığını anlatınca Dirse Han öfkesinden küplere bindi Oğlunu öldürmek için bir av düzenledi. O devirde delikanlıların babaları ile ava çıkabilmeleri çok önemli bîr olaydı Boğaç Han da, annesi de kıvanç içinde ava hazırlandılar. Dirse Han’ın neler tasarladığını nereden bileceklerdi ki!
Bir tesadüf eseri Boğaç Han, avdan ağır yaralı kurtulmuştu. Annesi, kırk yardımcısı ile birlikte, oğlunun yanına koştu Boğaç Han’ı iyileştirmek için gece-gündüz çalıştı.
Fakat o kırk kötü kişi Boğaç Han’la uğraşmaktan hâlâ vazgeçmemişlerdi. İkinci bir oyun daha hazırladılar. Dirse Han adamlarının sözüne inanıp oğluna kızdı. Yalnız şimdi Boğaç Han da akıllanmıştı Kırk yiğitiyle beraber kırk kötü adamının üzerine at koşturdu. Kanlı bir savaş oldu ama, sonunda suçluyla suçsuz anlaşıldı
Dirse Han yaptıklarına pişman oldu. Bayındır Han, Boğaç Han’a beylik üstüne beylik verdi Dirse Han oğlunun şerefine şölenler düzenledi. Oğuz İli’nin dört bucağından gelenler Boğaç Han’la babasını kutladılar Dede Korkut da geldi, Boğaç Han’a bir türkü düzdü.

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!