Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


15 Aralık 2020

Varşova

Varşova (LehçeWarszawa  Polonya’nın başkenti olup, aynı zamanda bu ülkenin en büyük şehridir. Vistül Nehri üzerinde yer alan şehir Baltık Denizi’nden yaklaşık 360 kilometre; Karpatlar’dan ise 300 kilometre uzaklıktadır. 2017 Tarihi itibarı ile 1,764,615  kişilik bir nüfusa sahip olan şehrin Varşova Metropol Bölgesi sınırları içindeki nüfusu ise yaklaşık 3,350,000’dir. Şehir 516.9 kilometrekarelik bir alana yayılmıştır. Varşova Metropolitan Bölgesi (LehçeObszar Metropolitalny Warszawy) ise 6,100.43 kilometrekarelik bir alana yayılmıştır. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin şehirleri arasında Varşova nüfusu bağlamından en büyük 9. şehirdir.




Warszawianka (1831) Varşova şehrinin gayriresmî marşı olarak kabul görmektedir. 9 Kasım 1940 yılında şehir Varşova Kuşatması’daki kahramanca direnişi nedeniyle Polonya’daki en önemli askeri madalya olan Virtuti Militari ile onurlandırılmıştır.

Varşova nam-ı değer Feniks şehri, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra mitolojik bir öge olan Feniks gibi tekrar küllerinden doğduğu için bu adla da anılmakta. 

18 semtten oluşan Varşova’nın en merkezi yerleri Śródmieście ve Mokotów’dur. Varşova nerede diye soracak olursanız merkez olması bakımından Polonya’nın tam ortasındadır. Skierniewice, Ostrateka, Radom, Ciechanow da komşu şehirleridir. Varşova denince akla gelen bir diğer isim de Chopin’dir. Chopin Polonyalı ünlü bir piyanist ve bestecidir. Polonyalılar Chopin’le o kadar çok gurur duyarlar ki ülkenin hemen hemen her yerinde Chopin’e dair bir şeyler bulmak mümkün. Günümüzde her ne kadar Varşovalılar Sovyet döneme dair hatıralardan uzaklaşmak isteseler ve pek sevmeseler de hala o dönemin izlerini görmek mümkün. Avrupa’nın en dindar ülkesi Polonya’da Katolikler nüfusun %90’ını oluşturuyor. Din ve siyasetin çok fazla iç içe olduğunu söylesek yanlış olmaz.



Polonya para birimi de Złoty’dir. Dilleri ise Lehçe’dir. Polonyalılar için bile çok zor bir dil olan Lehçe’nin yanında para birimi olan Złoty’nin çok karmaşık bir sistemi var. Tekil rakam olan 1 için Złoty denirken 10’dan büyük rakamlı paralara da Złote denmekte. Bizdeki kuruşun karşılığı da grosz (groşdur) 1 €, 4 Złoty’ye tekabül ederken Türk Lirası karşılığı da 0,75 TL’dir. Złoty’nin Leh dilindeki anlamı altın demektir. Batı Avrupa ülkelerine göre ucuz diyebileceğimiz Polonya Doğu Avrupa ülkelerine göre biraz daha pahalı. Şehir içerisinde oldukça gelişmiş bir toplu taşıma sistemi bulunmakta. Otobüs, metro ve tramvaylarla birçok yere rahatlıkla gidebilirsiniz. Özellikle 100 numaralı otobüs turistik birçok noktadan geçmekte. Tren istasyonundan gece otobüsleri de çalışmakta. Frederic Chopin Havalimanı’ndan şehre gitmek isterseniz 175 numaralı otobüsle gidebilirsiniz. Varşova için bir öğrenci ve ticaret şehri desek yerinde olur. Türkiye’de dâhil çok fazla ülkeden öğrenciyi Varşova Üniversitesi ’nde bulmak mümkün. Türklerin de yoğun bulunması sebebiyle burada birçok Türk restoranı, nargile kafeler bulmak mümkün. İş adamları için de yılın birçok zamanı fuarlar organize edilmekte. Varşova başkent olduğu için Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği de burada bulunmakta. Türk vatandaşları herhangi bir sorunda buraya müracaat edebilirler.

Polonya ‘da Varşova kadar güzel ve renkli bir şey varsa o da Polonya mutfağıdır. Türk damak zevkine hitap eden birçok yemeğin ve içeceğin yanında denemekten hoşlanacağınız farklı ve enteresan tatlar da mevcut. Konuşulması oldukça zor olan Lehçe‘den dolayı yemek isimlerini sipariş verirken de zorlanmanız olası. Siyasi anlamda çok defa el değiştiren Polonya, bu nedenle birçok kültürün mutfağından da etkilenmiş. Yemeklerin çoğunda Rus mutfağının etkisini görmek mümkün. Varşova‘da yemek porsiyonlarının başka ülkelerin mutfaklarına göre büyük olması sizi şaşırtmasın. Özellikle pancar, kiraz ve kuşkonmaz Polonya yemeklerinin vazgeçilmezi.




Polonyalılar bizdeki gibi sabah, öğlen, akşam öğünü şeklinde yemek yemiyorlar. Kahvaltı, akşam yemeği ve son öğün şeklinde yiyorlar. Türkiye’deki esnaf lokantası tarzındaki milk barlar burada çok yaygın ve çok uygun fiyatlı. Varşova’da ne yenir diye merak ediyorsanız et yemeği Leh mutfağında çok büyük bir yer kaplıyor. Başta domuz olmak üzere, kuzu, inek, dana, keçi, kaz, ördek çokça tüketilenlerden. Et fiyatları da Türkiye ‘ye oranlar 3 kat daha ucuz olduğundan et yemekleri de uygun fiyatlı. Çorba da Polonya kültürü nde büyük yer kaplayan ve en çok tercih edilen yemeklerden. Özellikle rosol ve barszcz çorbaları çokça tüketilmekte. Polonyalılar tatlıyı da çok severler. Ama bizdeki gibi ağır, şerbetli tatlılar yerine daha hafif, sütlü ve meyveli tatlılar tercih etmekteler. Bu tatlılarda daha çok İsveç ve Fransız mutfağı izleri görülmekte. Varşova ‘da mutlaka yenilmesi gereken Leh mutfağının en ünlü yemek ve içeceklerini sıralamamız gerekirse şöyle bir liste oluşturabiliriz.


Szarlotka – Elmalı tart: Leh mutfağına Fransız mutfağından gelmiş bir tatlıdır Szarlotka. İçerisine tarçın, karanfil ve kuru üzüm eklenerek hazırlanan bu tatlı oldukça hafif ve lezzetli.

Ciasta drożdżowe – Mayalı kek: Hamur işlerini yaparken çok fazla maya kullanan Polonyalılar bu kekin yapımında da maya için yaklaşık 80 yumurta kullanıyor. Özellikle Noel ‘de ve Paskalya ‘da çok tüketiliyor.

Piernika - Zencefilli kek: Polonya ‘da hem Polonyalıların hem de turistlerin çok sevdiği bir kek; piernika. Yapımı oldukça zahmetli olan bu kek içerisine kuyruk yağı da ilave edilmektedir. Eski Polonya‘da bol bulunan tarçın, zencefil gibi egzotik baharatlar piernika gibi birçok yemeğin içerisinde kendine yer buluyor.

Pączki – Halka çörek:Polonya‘ya bir başka mutfaktan Arap mutfağından gelmiş olan bu tatlı diğer tatlılara göre biraz daha ağır ve şerbetle yapılan bir tatlı.


Zapiekanka: Pizzaya veya pideye benzeyen bu yiyecek en çok sevecekleriniz arasında. Çıtır ekmek üzerine çeşitli malzemeler eklenen bu yemeğin üstüne farklı soslar da çok yakışıyor. Zapiekanka Varşova‘nın en sevilen fast food yemeklerinden. İstediğiniz kadar farklı malzemeyle birlikte yiyebileceğiniz bu lezzeti sokakta insanlar ayaküstü çok fazla tüketmekte. Genellikle mantar ve peynirle servis ediliyor. Bu yemeğin ismi Lehçe fırınlanmış demek olan Zapiekac‘ten gelmektedir.

Pierogi: Hemen hemen her mutfakta karşımıza çıkan mantı Polonya mutfağında da kendini pierogi olarak gösteriyor. Büyük ihtimal Çin‘den Rusya‘ya oradan da Sovyet döneminde Polonya mutfağına giren bu yemek içerisine haşlanmış patates, ıspanak, kıyma, mantar, yeşil mercimek, dut, kiraz veya soğan gibi farklı malzemeler dolduruluyor ve yoğurtla servis ediliyor. Kızartılarak da yenilebilir. Türkçe ‘de bu yemeğe piruhi de denmekte.

Şekerli makarna: Makarnanın şekerle hazırlanmış hali olan bu yemeğin tadı eminiz size çok farklı gelecektir. Herhangi bir sos kullanmadan yenildiğinde yemeğe yanlışlıkla tuz yerine şeker katılmış gibi bir tat verse de içine bazı meyveler katılarak hazırlanırsa daha lezzetli bir hale gelebilir.

Sernik: Türk damak zevkine göre biraz farklı bir yapılışı olsa da tatlı tatlıdır her türlü yenir diyorsanız bu tatlı ve tuzlunun karıştırılmasıyla yapılan tatlıyı seveceksiniz. Varşova denince aklan gelen bu peynirli kek yiyenler tarafından çok seviliyor.



Varşova Bonfile: Bir diğer geleneksel Polonya yemeği olan bu geleneksel lezzet tencere içerisinde bonfile et, krema, peynir ve jambonun beraber pişirilmesiyle hazırlanıyor. Oldukça doyurucu olan bu lezzeti Leh yemeklerinin yapıldığı restoranlarda bulabilirsiniz.

Klopsk smietanie: İsmi çok karmaşık görünse de aslında içeriği bizim bildiğimiz ekşili köftenin aynısı. Ekşili köfteye ek olarak içerisine eklenen dereotu ve kremayla birlikte hazırlanan bu yemek Polonya ‘da çok sevilmekte.

Pancar çorbası: Polonya halkı pancarı ve onunla yapılan yiyecek ve içecekleri çok seviyor. Rengi çok güzel görünen bu çorba içerisine elma ve ahududu sirkesi de ekleniyor. Fikir olarak alışık olmadığınız bir tat olsa da çok seveceğinizi garanti ederiz. Soğuk olarak servis edilen bu çorbanın tadını biraz cacığa benziyor.

Leh votkası: Varşova’da ne içilir sorusunun cevabını hiç düşünmeden votka olarak verebiliriz. Kış mevsiminde kimi zaman -20 dereceyi bulan havadan korunmak için Polonyalılar votkayı tercih ediyor. Neredeyse sudan ucuz olan votkayı Varşova‘nın her yerinde bulabilirsiniz. Doğum günlerinde, düğünlerde hatta cenazelerde bile bolca votka tüketiliyor. İçinde altın parçaları bulunan Gdansk Goldwasser en ünlü Leh votkalarından. İçerisinde yeşil ot olan Zubrowka Bison ise size Leh votkalarının ne kadar çeşitli olduğu konusunda size bir fikir veriyordur. Kimi votka çeşitlerinin içerisinde saman bulmak da mümkün.

Leh Birası: 70 ‘den fazla farklı bira markasıyla Polonya Avrupa‘nın en büyük 3. bira üreticisi. Hal böyle olunca votkadaki çeşitliliği biralarda da bulmak mümkün. Kimi bira markalarının tarihi 13. - 14. yüzyıla kadar dayanıyor. Polonya‘da su yerine bira içiliyor desek abartmış olmayız. Alkolün bu kadar çok tüketilmesine rağmen kamuya açık alanlarda parklarda bahçelerde alkol tüketilmemesi ilginç bir ayrıntı. Biranın sudan ucuz olmasını eski geleneklere ve imkânlara bağlayabiliriz. Orta Çağ Avrupası‘nda temiz su bulmak mümkün olmadığı için bu sorunu suyu temizleyen alkolle hallediyorlardı. Şurupla içilen biralar da çok yaygın Polonya ‘da. Muz, kola, bal, karpuz, limon, zencefil ve ahududu şuruplu biralar çok içilenlerden. Özellikle kadınlar tarafından çokça tercih edilmekte.

Kiku Japanese Dining Gallery: Modern ve geleneksel Japon mimarisinin iç içe geçtiği bu mekân oldukça şık bir yer. “Varşova ‘ya gidince suşi mi yenir” demeyin, Varşova ‘da bulunan çok çeşitli restoran yelpazesinin bir örneği aslında burası. Birçok ünlü ve lezzetli Japon yemeğini ve içeceklerini burada bulmanız mümkün.
Adres: ul. Senatorska 17/19 Varşova / Warsaw

Dom Polski Restaurant: Geleneksel Leh mutfağını deneme adına en çok beğenilen ve gidilen restoranlardan biri burası. Eski bir villa içerisine dekore edilmiş bu restoran geleneksel Polonya motiflerine sahip. Mekânın en meşhur yiyeceği ise meringue tatlısı.
Adres: Francuska 11 Varşova / Warsaw

Platter By Karol Okrasa: Michelin tavsiyeli bu restoran Inter Continental Otel içerisinde yer alıyor. Oldukça lüks olan bu restoranda yeniden yorumlanmış geleneksel yemeklerin yanında dünya mutfağından yemekler de servis ediliyor.
Adres: Hotel InterContinental Warsaw

Kumpir House Varşova: Türkler her yerde olduğu gibi burada da! Yurt dışında yeni yeni popüler olan ve çok sevilen kumpiri Varşova‘da da yemeniz mümkün. Varşova Üniversitesi kampüsüne çok yakın olan bu yeri öğrenciler de çok tercih etmekte. Sadece kumpir değil Türk tatlılarını bulabileceğiniz bu restoranda memleket özleminizi giderebilirsiniz.
Adres: Krakowskie Przedmieście 59, Varşova / Warsaw

MBM Kebab: Lezzetli dönerleri ve o alışık olduğumuz kebap tadını Varşova‘da da tatmak isteyenler için harika bir lezzet köşesi.
Adres: Świętokrzyska Metro İstasyonu yanı



Kardeş kentler

Amerika
  • Brezilya Rio de Janeiro, Brezilya (1997'den beri)
  • Kanada Toronto, Kanada (1990'den beri)
  • Amerika Birleşik Devletleri Chicago, Amerika Birleşik Devletleri (1960'tan beri)
Asya
  • Kazakistan Nur-Sultan, Kazakistan (2002'den beri)
  • Tayland Bangkok, Tayland (2010'den beri)
  • Japonya Hamamatsu, Japonya (1990'dan beri)
  • Vietnam Hanoi, Vietnam (2000'den beri)
  • Çin Harbin, Çin (1993'ten beri)
  • Güney Kore Seul, Güney Kore (1996'den beri)
  • Tayvan Taipei, Tayvan (1995'ten beri)
  • İsrail Tel Aviv, İsrail (1992'den beri)
Avrupa
  • Almanya Berlin, Almanya (1991'den beri) 
  • Macaristan Budapeşte, Macaristan (2005'ten beri)
  • Birleşik Krallık Coventry, Birleşik Krallık (1957'den beri)
  • Almanya Düsseldorf, Almanya (1989'dan beri) 
  • Rusya Grozni, Rusya (1997'den beri) 
  • Hollanda Lahey, Hollanda (1991'den beri)
  • Fransa Île-de-France, Fransa (1990'dan beri)
  • Türkiye İstanbul, Türkiye (1991'den beri) 
  • Ukrayna Kiev, Ukrayna (1994'ten beri)
  • İspanya Madrid, İspanya (1981'den beri) 
  • Rusya Moskova, Rusya (1993'ten beri)
  • Letonya Riga, Letonya (2002'den beri)
  • Norveç Oslo, Norveç (2005'ten beri) 
  • Fransa Paris, Fransa (1999'dan beri) 
  • Fransa Saint-Étienne, Fransa (1995'ten beri)
  • Amerika Birleşik Devletleri San Diego, Amerika Birleşik Devletleri (1960'tan beri)
  • Rusya Sankt-Peterburg, Rusya (1997'den beri) [21]
  • Avusturya Viyana, Avusturya (2001'den beri)
  • Litvanya Vilnius, Litvanya (1998'den beri)

14 Aralık 2020

SESSİZ GEMİ

MD EPS 007 Nazım Hikmet'in, annesiyle Yahya Kemal arasındaki aşkı farkettiği an...

Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı... İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı...

1900 yılında bu dillere destan güzellik, Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlendi...
Türk şiirinin dünya çapındaki en önemli ismi olan Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktı...

1916’ya gelindiğinde Celile Hanım‘la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başladı...

***

O günlerde Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı...
Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’la, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım’ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı...

Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenen aşk başlıyordu...
O aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü şair Yahya Kemal değildi...
Nazım Hikmet, Necip Fazıl hatta Celile’nin yeğeni Oktay Rıfat’ın, yani Türk şiir dünyasının bütün ustalarının bir tarafından dahil oldukları bir aşktı o...

***

Heybeliada’da okuyan genç Bahriyeli Nazım, hafta sonları okuldan çıkar annesinin yanına gelirdi...
Yahya Kemal o günlerde genç birer Bahriyeli olan Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın bulunduğu öğrenci grubuna şiir dersleri verirdi...
Yahya Kemal hafta sonları “Genç Nazım Hikmet’e Türkçe ile şiir dersleri” verirken, İstanbul’un en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanım’la yakınlaştı...

Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başlamışlardı...
Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazım’ın ve Necip Fazıl’ın öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde duyuldu...

***

Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula gelmedi...
Geldiğinde karşısına öğrencisi Necip Fazıl çıkacaktı...
Hocası olan Yahya Kemal’e şöyle dedi:
“Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk... Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim...”
Hocasına yönelik bu alaycı, ironik, dalga geçen tutum bir Deniz Harp Okulu öğrencisi Bahriyeli için kabul edilmez bir davranıştı...

Necip Fazıl “Bu aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden” sözleri nedeniyle “Kodes” adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi okulda...

***

Ne ki bu Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort resimler yapan dünyalar güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya Kemal’in aşkı alevinden bir şey kaybetmiyordu...

“HOCAM OLARAK GİRDİĞİNİZ BU EVE BABAM OLARAK...”
Olayı genç Nazım Hikmet de fark etmişti...
Necip Fazıl’dan sonra bir gün Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün cebine bir not bıraktı...
Kâğıtta Yahya Kemal’e hitaben şöyle yazıyordu:
“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz...”
Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu...
Bir süre Celile Hanım’ın evine gelmedi...
Genç Nazım’la karşılaşmaktan çekindi...
Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış, bütün İstanbul’un kulaktan kulağa dedikodusunu yaptığı bir aşka “evet” demişti...
Artık evlenmek istiyordu...

Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu eviliğe yanaşmıyordu...

***

Aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı:
“1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum...
Bu kadın yazın adada otururdu...
Ben de orada idim...
Deli divane olmuştum...
Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi...
1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu...
Ben müthiş muzdariptim...
Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar...
O gidinceye kadar Ada dopdolu idi...
Gider gitmez benim için boşalıverirdi...

Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı...
Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı...
Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu...
Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim...
Gitmeyeceğine yemin etmişti...

Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor... İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum...

***

Müthiş bir acıyla yerimden kalktım...
İskeleye doğru gittim... Son vapur çoktan kalkmıştı...
Sert bir lodos esiyordu... Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim...
Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı...
Çok para verince biri ikna oldu...
Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı...
Denizde çalkalanıp duruyorduk... Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı...
Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum...
Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik...

Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım...
Yoktu...
Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim...
Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım...
Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim...”

***

“Kan ter içinde Bostancı’ya geldim...
Vakit hayli geçti...
Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim...
Aradılar taradılar birini buldular..
Yine bir sürü para verdim...
Arabayla yola koyuldum...
Kadıköy, oradan Üsküdar... Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!.. Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum?

Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım...
Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım...
Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş... Geldi haber verdi... Sanki dünyalar benim oldu...
Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim...
Sabahleyin, doğru eve çıktım... Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı... Sarmaşdolaş olduk...”

***

Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştu...
Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten, belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım Hikmet’ten ve etraf ne der diye ürkmekten?..

O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemal’e bir mektup yazdı, şöyle diyordu:
“Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim...
Gelmedin mahzun oldum...
Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi...
Çok çok göreceğim geldi...
Beni niye aramadın...
Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi... Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum... Evimiz için çalışıyorum...”

Hiçbir zaman o evlilik olmadı...
Yahya Kemal hep kaçtı o evlilikten ve beraberlikten...

NAZIM HİKMET’E YARDIM ETMEDİ...
Uzun yıllar geçti bu olayın üzerinden...
Nazım Hikmet büyük bir şair olmuştu...
Sosyalistti...
Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülüyordu...
Celile artık yaşlanmıştı...
O güzelliğinden eser kalmamış üstüne üstlük kör olmuştu...
Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlamıştı o görmeyen gözleriyle anne yüreği...
Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile açlık grevi yaparken, Yahya Kemal Galata Köprüsü’nden geçiyordu...
Büyük aşkını gördü...
Ama yanına gitmedi...
Bir zamanlar “Hocam olarak girdiğin eve babam olarak girmeni istemiyorum” diyen genç Nazım Hikmet’in kurtulması için kör gözlerle açlık grevi yapan Celile’ye destek imzasını vermedi...
Hızla uzaklaştı oradan...

***

Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı Yahya Kemal’in...
Şöyle yazıyordu:
“Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir... Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim...”
Celile muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e giderken, Sirkeci Garı’nda vermişti Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği...

SESSİZ GEMİ...

Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir...
Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi...
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri...
Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır...
Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu...
Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir...

***

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan...
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan...
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol...
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol...
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli...
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli...
Biçare gönüller!.. Ne giden son gemidir bu...
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu...
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler...
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler...
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden...
Birçok seneler geçti dönen yok seferinden...”

2020'de Bilim Dünyasına Damga Vuran Bilimsel Gelişmeler

Geride bırakmaya hazırlandığımız 2020'de bütün dünyayı saran Virüs salgınına rağmen bilim insanları boş durmadılar. İşte çalışmalar:

1. 2020'nin en mühim bilimsel gelişmesi, şüphesiz Covid-19 aşı çalışmalarıydı.

Halen süren çalışmalar sürecinde bilim insanları gecelerini gündüzlerine katarak tam 7 aydır çalışıyor. Milyonlarca insan için umut olacak bu aşı ve tedavi, 2020'nin en büyük takdirlerinden birini hak ediyor.

2. Yapay zeka üzerine çalışmalar yapan DeepMind araştırma grubu, yarım asırdır üzerine çalışılan protein katlanmasını öngörecek bir sistem tasarladı.

Ve bu sistem başarıyla çalıştı. Dünyanın dört bir yanından bilim insanları birçok hastalığı yönlendiren mekanizmaları etkileyebileceğini ve buradan doğacak içgörülerle daha etkili ilaçlar üretilebileceğini söylüyor. Yani, sağlık konusunda büyük bir eşikten geçiyoruz.

3. Yaklaşık 40 yıldır etrafımızda olan "batarya problemi" artık çözüme ulaşıyor.

2020'de yapılan araştırmalar sonucunda özel bir şirket yeni nesil bir pil test etmeye başladı. Kullanım ömrünün artacağı ve şarj süresinin çok daha hızlı hale geleceği bir gelecek, çok yakın. Çünkü her gün telefonlarımızı şarj etmeyi önleyecek bu icadın ardında büyük bir bilimsel yatırım var.

4. NASA'nın 2020'de Mars için planladığı birçok görev hayata geçti.


Perseverance gezgini, gelecekte yapılacak daha geniş çaplı araştırmaların öncüsü olarak 30 Temmuz'da Mars'a ulaştı. Mars'ın yaşanabilirliği için çalışmalar gittikçe büyüyor ve 2020, bu çalışmalar için bir mihenk taşı olacak.

5. Yuvamız, soluk mavi nokta Dünya'daki en eski materyal keşfedildi. Kendisi Güneş sisteminden bile eski.

Şöyle anlatalım, Güneş ortaya çıkmadan milyarlarca yıl evvel ölmekte olan bir yıldız Dünya ile çarpışan bir göktaşına hapsolmuştu. İşte, Murchison göktaşı olarak adlandırılan bu kadim varlık böyle oluştu, 2020 yılında da bizi şaşırtmak için tekrar ortaya çıktı.

6. Çin'in robotik uzay aracı Chang’e-5, büyük bir sorumluluk için ayda yerini aldı.

Uzay aracı, 1976'dan bu yana ayda toplanan örnekleri Dünya'ya geri getirmek amacıyla yüzeyi didik didik arayarak kaya, toz ve diğer parçaları toplamak için iki gün geçirdi.

7. 75 milyon yaşındaki İilk tironazorun embriyosu bulundu.

Araştırmacılar, tiranozorlar embriyolarını kabuklarından bile çıkmamış halde tespit etti. Keşfin kaynaklarından ilki Kanada'da 2018'de ortaya çıkarılan bir ayak pençesi ve 1983'te kazı çalışmalarından bulunan bir alt çene.

8. Mikroiğnelerle ağrısız sızısız aşılama devrinin giriş kapısına ulaştık.


Çalışmalar sonucunda üretilen ve çıplak gözle görmenin hayli zor olduğu mikroiğnelerle aşı ve enjeksiyonların yanında kan testleri de kolaylaşacak. Sinir uçlarına temastan kaçınacak bir boyutta olduğu için bundan birkaç yıl sonra yaygınlaşan mikroiğnelerle iğne yaptırırken "eliniz hafif mi?" sorusunun sorulmasına ihtiyaç kalmayacak.

9. Otonom araçların yarattığı heyecanın bir üst aşaması, gerçeğe dönüştü.

Tamamen sürücüsüz seyahat edebilen ve hataların en aza indirilmesi için büyük bir çabanın ürünü olan Waymo One ABD, Arizona'da hizmete başladı. İnsanlar denedi, kullandı, kullanmaya da devam ediyor. Bir teknoloji yeniliği gibi görünse de aslında doğanın akışını bozmadan, insani refleksleri dikkate alarak çalışan bu araç sırtını bilime dayıyor.

10. Patlamak üzere olan dev yıldız Betelgeuse'un neden karardığını öğrendik.

Dünyaya 500 ışık yılı mesafedeki yıldız 2019'da tahminlerin dışına çıkarak bir anda kararmıştı. Bunun neden oluştuğuna dair çalışmalar sonuç verdi, yıldızdaki değişimin sebebi yüzeyinde yeni yeni oluşan sıcak ve karanlık bölgeler. Yan bir kara leke meydana gelmişti.

11. Dünya çapında bir kriz önlendi, ikinci Ebola salgını sona erdi.

25 Haziran'da Dünya Sağlık Örgütü, yaklaşık 2.300 kişiyi öldüren en büyük ikinci Ebola salgınının sona erdiğini ilan etti. Kivu salgını olarak bilinen olay, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin doğusundaki Kivu yakınlarında bir grup vaka ile Ağustos 2018'de başladı.

Aşılama ve tedavilerle nihayet bölgede büyük bir sorun çözüldü.

12. Yenilenebilir enerji için "Yeşil Hidrojen" çözümü 2020'de masaya geldi.

Sıfır karbon emisyonuyla, hiçbir yan atık üretmeyen "Yeşil Hidrojen" yöntemiyle su hidrojen ve oksijene bölünüyor ve tekrar tekrar üretiliyor. Eski nesil çözümlerin ihtiyaç duyduğu ekstra enerjini hiçbirine ihtiyaç duymayan bi yeni teknik, gelecekteki enerji sorunumuz için bilimin zaferi olacak bir umut ışığı.


İslamiyet Öncesi Türk Halk Edebiyatı

 İslamiyet öncesi Türk edebiyatı, M.Ö. 4000'li 3000'li yıllardan başlayarak Türklerin İslamiyeti kabul ettiği XI. yüzyıl ortalarına kadar sürer. Bu uzun dönemin Köktürkler'e ait yazılı anıtların ortaya konduğu M.S. VI. yüzyıla kadar olan bölümü sözlü edebiyat dönemi olarak adlandırılır.

Bilindiği gibi söz yazıdan öncedir. Böyle olunca da yazılı edebiyat ürünlerinden önce, sözlü edebiyat ürünlerinin oluştuğu ortadadır. Bütün ulusların edebiyatında olduğu gibi Türklerin edebiyatında da sözlü edebiyatın doğuşu dinsel temellere dayanır. Sözlü edebiyat ürünleri, daha yazının bulunmadığı dönemlerde, dinsel törenlerde üretilmeye başlanmış, kuşaktan kuşağa aktarılarak yaşatılmıştır.

Edebiyat türleri içinde ilk doğan tür olan şiir, sözlü edebiyatın anlatımında önemli bir rol oynar. İslamiyet öncesi Türk edebiyatında da şiirin önemli bir yeri vardır.

İslâmiyet öncesindeki şiir, türüne göre; koşug, kojan, koşma, takşut, takmak, küg, şlok, padak, kavi, baş, başik, sagu adlarını alır.

Sözlü Dönemin Özellikleri

1. Şiirler, "Kopuz" adı verilen sazla dile getirilmiştir.
2. Ölçü olarak ulusal ölçümüz olan "hece ölçüsü" kullanılmıştır.
3. Nazım birimi "dörtlük"tür.
4. Dönemine göre arı bir dili vardır.
5. Dizelere genel olarak yarım uyak hakimdir.
6. Daha çok doğa,aşk ve ölüm konuları işlenmiştir.
7. Bu döneme yönelik elimizdeki en eski kaynak Kaşgarlı Mahmut'un "Divan-ı Lügat-it Türk" adlı eseridir.

Sözlü Dönemin Ürünleri

1. Koşuk: Sığır denilen sürek avlarında söylenen şirlerdir.Konusu daha çok doğa, aşk, şavaş ve yiğitliktir. Bu tür daha sonra halk edebiyatında koşma adıyla anılmıştır.
2. Sav: Dönemin özlü sözleridir.Bugünkü atasözlerinin ilk biçimi niteliğindedir.
3. Sagu: "Yuğ" adı verilen ölüm törenlerinde ölen kişinin erdemlerini ve onun ölümünden duyulan hüznü dile getiren şiirlerdir.
4. Destan: Toplumu derinden etkileyen olaylar sonucunda halk arasında kendiliğinden oluşan uzun nazım türüdür.

  • Eski Türk Şiiri

İslamiyet öncesi Türk şiiri hece ölçüsüyle yazılmıştır. Yedili, sekizli, onikili ölçülere çok rastlanır. Kafiye önemlidir, dize başlarında da kafiye yapılır. Nazım birimi dörtlüktür. İslamiyet öncesi Türk şiirinin dili Öz Türkçedir. Şiirler, Türklerin o çağdaki dünya görüşlerini, yaşantılarını, duygularını, düşüncelerini doğal bir dille anlatırlar. Şiirlerde doğa, aşk, kahramanlık, cesaret, binicilik, at sevgisi, askerlik, ölüm en çok işlenen konulardır.

Çin kaynaklarında M.Ö. II. yüzyıla ait eski Türk şiir çevirilerine rastlanmaktadır.

  • İlk Türk Şairleri

İslamiyet öncesindeki Türklerde şairlere baksı, kam, ozan gibi adlar verilirdi. Kaşgarlı Mahmud'un Divânü Lûgati't Türk adlı eserinde ve Turfan kazılarında ele geçirilen metinlerde adlarına ve şiirlerine rastlanan ilk Türk şairleri Aprın Çor Tigin, Çuçu, Ki-ki, Kül Tarkan, Asıg Tutung, Pratyaya Şiri, Kalun Kayşı, Çisuya Tutung'dur.

  • İlk Türk Şiiri

İslamiyet öncesi Türk şiirinin, şairi bilinen ilk örneklerini Uygurlar'da bulmaktayız. Aprın Çor Tigin'in yazdığı "Bir Aşk Şiiri" adlı ilk Türk şiirinin son parçasının aslı ve çevirisi şöyledir: 

Eski Türkçe İle

Türkiye Türkçesi İle
Yaruk tengriler yarlıkazun
Yavaşım birle
Yakışıpan adrılmalım
Küçlüg biriştiler küç birzün
Közi karam birle
Külüşügin oluralım.
Nurlu tanrılar buyursun
Yumuşak huylum ile
Birleşip bir daha ayrılmayalım
Güçlü peygamberler güç versin
Kara gözlüm ile
Gülüşerek yaşayalım.
  • Destan (Epope)

Destanlar ulusların yazı öncesi çağlarında oluşmuş olağanüstü olaylarla, doğaüstü kahramanlarla ve kahramanlıklarla yüklü, öyküleyici özellikler taşıyan uzun şiirlerdir. Destanlar, eski çağlarda ezgiye eşlik etmeye en uygun biçimde, çoğunlukla nazımla düzenlenmiştir. Epik şiirin en güzel örnekleri olan destanlarda olağanüstü olayların, doğaüstü kahramanların, tanrıların savaşlarının yanı sıra; eski çağ insanlarının inanışları, yaratılış ve varoluş konusundaki düşünceleri; ulusların özlemleri ve düşleri de dile getirilir. Destanlar insanların olayları dinleme ve anlatma gereksiniminden dolayı kuşaktan kuşağa yayılmıştır.

  • Destanların Doğuşu

İnsanlar ilk çağlarda toplum ve doğa olaylarını anlamakta güçlük çektiler. Her olay onlara önce Tanrıyı düşündürdü: Gök gürlemesi Tanrının hiddetiydi. Yıldırımlar, kasırgalar, susuzluklar Tanrının insanlara verdiği cezalardı. İnsanlar her doğa olayını korkuyla karışık bir hayranlıkla izledi.

Zengin bir hayal dünyası olan ilk insanlar, önemli gördükleri her olayı, olağanüstü olay ve hayallerle süsleyerek birbirlerine anlattılar. Yeni olaylarla zenginleşen destanlar, halk arasında yayılarak ortak bir eser haline geldi. Destanları anlatan her yeni ağız destanlara yalnız bir olay değil, dil ve söyleyiş güzelliği de kattı. Destanlar, başlangıçta manzum oldukları, ezgiyle söylendikleri için halk dilinde uzun süre yaşayabildi.

Atilla Özkırımlı'nın (1995) Tarih İçinde Türk Edebiyatı adlı yapıtında da belirttiği gibi: "Denilebilir ki, doğayla savaşımın ve toplum biçiminin, yine toplumun ortak düş gücüyle insanın zihninde sanatsal bir biçimde yoğrulması destanları doğurmuş; insanlar toplumun oluşumuna, doğanın gizlerine destan kahramanlarının serüvenleriyle yanıt vermişlerdir."

Destanlar, birçok doğa olayının çözüme ulaştığı dönemlerde bile yer yer önemini koruyarak köklü bir destan geleneğinin oluşmasını sağlamıştır. Zamanla, destan gelenekleri zenginleşen ulusların, destan şairleri yetişmiştir.

Sözlü dönem destanlarının özellikleri

  • 1. Toplumun ortak görüşleri yansıtılmıştır.
  • 2. Olağanüstü özellikler bulunmaktadır.
  • 3. Önemli kişiler han, kral gibi seçkin kişilerden veya toplumun kabullendiği bir kahramandan ibarettir.
  • 4. Söyleyiş milli dil tarzındadır.
  • 5. Oldukça uzun yazılardır.
  • 6. Milli nazım ölçüsü kullanılmıştır.
  • 7. Konuları bakımından savaş,deprem,yangın,mizah,ünlü kişilerin yaşamları şeklinde gruplandırma yapmak mümkündür.

Türk Destanları

Bir ulusun destan sahibi olabilmesi için:

  • O ulusun halkının hayal gücünün en eski çağlarda bile, efsaneler, destanlar yaratmaya elverişli olması,
  • O ulusun tarihinde unutulmaz doğa olayları, büyük savaşlar, güçler, baskınlar, değişik coğrafi çevrelere dağılmalar gibi halkının gönlünde ve kafasında nesiller boyu yaşayacak önemli olayların yaşanmış olması gerekir.

Destanların oluşumu için gerekli olan bu şartlar, Türk tarihinde fazlasıyla görülür. Seyit Kemal Karaalioğlu Türk Edebiyat Tarihi adlı yapıtında: "Türk tarihine, Türk destanları ile girebiliriz, Türk tarihinin kökenine ilk Türk destanları ile inebiliriz" derken, Türk tarihinin destanlarla, destanlaşmış kahramanlarla dolu olduğunu da vurgular. Ne yazık ki, Türk destanlarının asıl metinleri elimizde değildir. Çok zengin olduğu bilinen Türk destanları ile ilgili bilgiler Arap, İran ve Çin kaynaklarından elde edilmektedir.

Türk destanlarının bir kısmı Türk ve yabancı araştırmacılar tarafından halk ağzından derlenmiştir. Bir kısmına Arap, İran ve Çin kaynaklarında rastlanmaktadır. Bir kısmına Batılı kaynaklarda rastlanırken bir kısmı da Türk aydın ve yazarları tarafından çeşitli dönemlerde, çeşitli nedenlerle, çeşitli dil ve yazılarla kaleme alınmıştır.

Destanlarımızın büyük bir kısmı yazıya oldukça geç geçirilmiş, sözlü edebiyattaki şekliyle de tamamen yazıya aktarılamamışlardır. Ancak yüzyıllar içinde yaşayıp yeni olaylarla zenginleşmiş Türkün duygu, düşünce ve anılarıyla değer kazanmışlardır. Araştırmacılar Eski İran ve Yunan destanları ile Türk destanları arasındaki benzerliklere dikkat çekerler. Destan devri yaşayan uluslar arasındaki bu tür alışverişler doğaldır.

Destan Kültürünün Önemi

Destanlar; tarih, düşünce ve sanat bakımından büyük değer taşırlar. Tarihi aydınlatır, düşünce ve sanata kaynak oluştururlar. Bilimsel tarih araştırmaları yanında, tarihi olaylar karşısında halkın duygu ve düşüncelerini yansıtırlar. Nihat Sami Banarlı'nın (1971) Resimli Türk Edebiyatı adlı yapıtında da belirttiği gibi: "Destanlar halk gözüyle görülen, halk ruhuyla duyulan ve halk hayalinde masallaştırılan tarihlerdir." Destan kahramanlarının doğaüstü özellikler göstermesi, olayların olağanüstülüklerle anlatılması destanların gerçeklerden uzak olduğunu göstermez. Destanlar, anlatımlarındaki olağanüstü özellikler ayıklandığında ulusların tarihini aydınlatan en önemli kaynaklardır.

Yüzyıllar boyunca Türklerin duyuş, düşünüş, inanış ve hayallerini; güzel sanatlarını; aşk, aile, vatan, ulus ve devlet anlayışlarını Türk destanlarında görebiliriz.

İslamiyet öncesi Türk edebiyatının sözlü ürünleri olan destanların, savların, saguların ve koşukların kimileri zaman içinde yitip gitmiştir. Bu ürünler kuşkusuz eski çağlarda Türkler arasında toplumsal bilinci yaratan ve birliği, beraberliği, barışı sağlayan en önemli etmenlerdi.

Eski Türklerde kam, kaman, baksı, şaman yerini tutan ozanlar; raks ve müzik ustalıkları gibi büyücü ve doktor görevini de üstlenmişlerdir. Törenlerde raks ederken sazlarıyla da destan parçaları, sav, sagu, koşuk okuyarak kötü ruhları da büyüleriyle engellemeye çalışır, hastaları sağaltma(tedavi) görevi de üstlenirlerdi.

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!