Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


29 Eylül 2020

Yıldız Kenter

Ayşe Yıldız Kenter
Doğum :11 Ekim 1928 İstanbul, Türkiye
Ölüm    :17 Kasım 2019 (91 yaşında) İstanbul, Türkiye
Meslek Tiyatro ve sinema oyuncusu
Etkin yıllar 1949-2019
Evlilik Nihat Akçan (e. 1951; b. 1958)  -  Şükran Güngör (e. 1965–2002)
Çocuk(lar) 1
Akraba(lar) Müşfik Kenter (kardeşi)
Devlet Sanatçısı ve UNICEF Türkiye İyi Niyet Elçisi'dir.



Yaşamı
11 Ekim 1928 tarihinde İstanbul’da doğdu. Annesi İngiliz asıllı Olga Cynthia (Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını aldıktan sonra adı Nadide Kenter olarak değişmiştir), babası bir diplomat olan Ahmet Naci Kenter'dir. Ankara Devlet Konservatuvarı Yüksek Bölümünü sınıf atlayarak bitirdi. On bir yıl Ankara Devlet Tiyatrosunda çalıştı. "Rockefeller" bursu kazanarak, American Theatre Wing, Neighbourhood Play House ve Actor’s Studio’da oyunculuk ve oyunculuk öğretiminde yeni teknikler üzerine çalışmalar yaptı. Ankara Devlet Konservatuvarı'na hoca olarak atandı.

1959'da Devlet Tiyatrosu’ndan ayrıldı. Muhsin Ertuğrul ile bir yıl çalıştı. Kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör ile Kent Oyuncuları Topluluğunu kurdu. Daha sonraki yıllarda sürekli olarak Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ta "Değişen Eğitim Metotları" ve "Oyunculuk Metotları" üzerine çalışmalar yaptı.



1962’de tiyatro hizmetlerinden ötürü “Yılın Kadını” seçildi. 1968’de İstanbul’da Kenter Tiyatrosunun binasının inşaatını tamamladı. Sinema oyuncusu olarak üç kez “Altın Portakal” ödülüne layık görüldü. Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Almanya, Hollanda, Danimarka, Kanada, Yugoslavya ve Kıbrıs’ta İngilizce ve Türkçe oyunlar sergiledi.

100’ün üstünde oyun oynadı. 100’e yakın oyun sergiledi. Shakespeare, Çehov, Brecht, Inoesco, Pinter, Albee, Tennessee Williams, Alan Ayckbourn, Arthur Miller, Brian Freil, Neil Simon, Athol Fugard, Sergey Kokovkin gibi pek çok yazarların yanı sıra Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Güner Sümer, Adalet Ağaoğlu, Zeki Özturanlı, Güngör Dilmen, Muzaffer İzgü gibi pek çok Türk yazarının oyunlarını da sahneye koydu, oynadı.

1984'te Roma’daki İtalyan Kültür Birliğince “Adalaide Ristori” ödülüne layık görüldü. Profesör Yıldız Kenter, 37 yıldır sahne hocalığı yapmaktadır.

1989 yılında, Korsika - Bastia Film Festivalinde “Hanım” filmindeki rolüyle “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü aldı.

1991 yılında tiyatro sanatına hizmetlerinden ötürü Uluslararası Lions Kulübünün “The Melvin Jones” ile ödüllendirildi. İki kez Ulvi Uraz “En İyi Kadın Oyuncu”, üç kez de aynı dalda Avni Dilligil ödülüne laik görüldü.

1994'te “Konken Partisi” oyunundaki Fonsla rolü ile “Olağanüstü Yorum” ödülünü aldı. Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüzyılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı. 1995'te Kültür Bakanlığınca, tiyatro sanatına katkılarından ötürü “Onur” ödülüne layık gördü. Profesör Kenter’e aynı yıl tiyatro sanatına katkılarından dolayı “Mevlana Kardeşlik ve Barış Ödülü” verildi.

1996’da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide’deki Jülide rolü için “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü verildi. 19 Mayıs 1997'de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı verilen onur ödülü Yıldız Kenter’e Dame Diana Rigg tarafından takdim edildi.

1998’de Ankara Sanat Kurumu “Yılın Kadın Sanatçısı” ödülü, 1998 Muhsin Ertuğrul yaşam boyu tiyatro sanatına katkılarından dolayı onur ödülü, 1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü, “Martı” adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle 1999, Afife Tiyatro Ödülleri - En İyi Kadın Oyuncu ödülü .



2019’da uzun zamandır mücadele ettiği akciğer rahatsızlığı sebebi ile İstanbul da hastaneye kaldırılan Yıldız Kenter, yaşa bağlı solunum yetmezliği sebebi ile 17 Kasım 2019 tarihin de 91 yaşında vefat etmiştir. Cenazesi Kenter Tiyatrosu'nda yapılan törenin ardından getirildiği Levent Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Aşiyan Mezarlığı'na defnedilmiştir.

Rol aldığı tiyatro oyunları
Miras Kültürel Müzik Ses Nefes Ruh Beden - Neyzen Kerem Tufan - İzmir Adnan Saygun Kültür Merkezi (2013)
Ben Anadolu : Güngör Dilmen - Kent Oyuncuları - 2007
Anna Karenina : Tolstoy/Helen Edmundson - Kent Oyuncuları - 2006
Gece Mevsimi : Rebecca Linkievicz - Kent Oyuncuları - 2005
Oscar ve Pembeli Meleği : Eric Emmanuel Schmitt - Kent Oyuncuları - 2004
Sırça Kümes : Tennessee Williams - Kent Oyuncuları - 2002
Hep Aşk Vardı : Yıldız Kenter - Kent Oyuncuları - 2001
Nükte : Marget Edson - Kent Oyuncuları - 2000
Martı : Anton Çehov - Kent Oyuncuları - 1998
Harold ve Maude : Colin Higgıns - Kent Oyuncuları - 1990
Salıncakta iki kişi : William Gibson - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1969
Hamlet : William Shakespeare - İstanbul Şehir Tiyatrosu - 1959
Öfke : John Osborne - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1958
Ümitsiz Saatler : Joseph Hayes - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1957
Çöl Faresi : Ladislas Fodor - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1957
Yağmurcu : N. Richard Nash - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1956
Misafir (oyun) : Fritz Schweiger - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1956
Finten : Abdülhak Hamit Tarhan - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1956
Tanrılar ve İnsanlar (Gılgameş) : Orhan Asena - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1954
Maria Stuart : Friedrich Schiller - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1954
Şatoya Davet : Jean Anouilh - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1954
Onunikinci Gece : William Shakespeare - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1954 - 1957
Lady Frederick : W. Somerset Maugham - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1953
Gelin : Emile Zola\Marcelle Maurette - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1953
Yanlış Yanlış Üstüne : Oliver Goldsmith - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1952
Sahne Dışındaki Oyun : Refik Ahmet Sevengi - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1952
Ölü Kraliçe : Henry de Montherlant - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1952
Fatih : Nazım kurşunlu - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1952
Ramak Kaldı : Thornton Wilder - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1952
Gölgeler) : Ahmet Muhip Dranas - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1952
Elektra : Sofokles - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1952
Öteye Doğru : Sutton Vane - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1951
Miras : Augustus Goetz - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1951
Hile ve Sevgi : Schiller - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1950
Yalancı : Carlo Goldoni - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1949
Kıskançlar : Oktay Rıfat\Melih Cevdet Anday - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1949
Peer Gynt : Henrik İbsen - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1949
Scapin'in Dolapları : Molier - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1949
Antigone : Sofokles - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1949

Filmografi
Rol aldığı filmler

1951 Vatan İçin Büyükanne
1964 Ağaçlar Ayakta Ölür
1965 İsyancılar
1966 Pembe Kadın Pembe
1967 Yaşlı Gözler Ümran
1971 Anneler ve Kızları Fatma
1971 Elmacı Kadın Fatma, Gündoğdu bacı
1972 Fatma Bacı
1973 Ablam
1974 Kartal Yuvası
1974 Kızım Ayşe Huriye Bacı
1974 Bir Ana Bir Kız Zeynep
1983 Zulüm Orhan'ın annesi Ayşe
1988 Hanım Olcay Hanım
1999 Güle Güle Zarife
2001 Büyük Adam Küçük Aşk Müzeyyen Hanım
2005 Sen Ne Dilersen Dadı Mimi
2007 Beyaz Melek Melek
2008 Mevlana Aşkı Dansı Seslendirme

Diziler
1987-1991 Uğurlugiller
2002 Aşk ve Gurur
2005 Saklambaç

Ödülleri
1964 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü, Ağaçlar Ayakta  Ölür
1966 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü, İsyancılar
1974 Antalya Film Şenliği, Kızım Ayşe filmi ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
1984 Roma’daki İtalyan Kültür Birliğince "Adalaide Ristori" ödülü.
1989 Korsika - Bastia Film Festivalinde "Hanım" filmindeki rolüyle "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü.
1991 Uluslararası Lions Kulübü The Melvin Jones Ödülü
İki kez Ulvi Uraz "En İyi Kadın Oyuncu" Ödülü
Üç kez Avni Dilligil "En İyi Kadın Oyuncu" Ödülü
1994'te "Konken Partisi" oyunundaki Fonsla rolü ile "Olağanüstü Yorum" ödülünü aldı.
Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüz yılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı.
1995'te Kültür Bakanlığı, Tiyatro Sanatına katkılarından ötürü Onur ödülüne layık gördü.
1995 "Mevlana Kardeşlik ve Barış" ödülü verildi.
1996’da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide’deki Jülide rolü için "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü
1997'de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı ödülü.
1998’de Ankara Sanat Kurumu "Yılın Kadın Sanatçısı" ödülü
1998 - 2. Afife Tiyatro Ödülleri - Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü
1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü,
1999 "Martı" adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle Afife Tiyatro Ödülleri - En İyi Kadın Oyuncu ödülü.
2012 Ondokuz Mayıs Üniversitesi 2. Medya Ödülleri'nde Onur ödülünü aldı.


Masal gibi bir aşkın meyvesi
Yıldız, 11 Ekim 1928’de, İstanbul’da, Nadide Hanım ve Ahmet Naci Bey’in kızları olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona, “Ayşe Yıldız Kenter” adını verdi. Yıldız, masallardan kopmuş bir aşkın içine doğacaktı. Babası Ahmet Naci Bey, Çamlıca’da, bembeyaz saçaklı muhteşem bir köşkte yaşayan varlıklı, aristokrat bir ailenin adeta bir Rönesans Prensi gibi yetiştirilmiş oğluydu. İyi bir eğitim alması için İskoçya’ya, Glasgow’a gönderilen Ahmet Naci, diplomat olacaktı.

Ve annesi Nadide Hanım, daha doğrusu asıl adı ile Olga Cynthia! Londra’da bir resepsiyonda tesadüfen Ahmet Naci’nin yanına oturan o güzel İngiliz kadın. Genç adamın dişinin yaptığı apseden arı sokmuş gibi görünen şiş yüzüne bir gülüşte aşık oluvermişti. Ahmet Naci de ondan farklı değildi. Tek gülüşlük canı olan bu tesadüfte Olga, Hyde Park’ta at bindiğini söylemişti. Ahmet Naci, ertesi gün soluğu Hyde Park’ta aldı. Planlanmış bir buluşmadan farksızdı. Olga, ertesi gün âşık olduğu bu gülüşü tekrar göreceğinden kalbi gibi emindi. Tüm gün gözlerini birbirlerinden alamadılar. At bindiler, yemek yediler… Ahmet Naci’nin kalbi Olga’dan kopmak istemiyordu. Oysa tahsilini de bitirmiş, ülkesine dönüp hariciyeci olmalıydı. Bu masal mutlu sonla bitmeli diye düşündü. Yıldız Kenter’in yıllar sonra bir röportajında da anlatacağı gibi, imkânı olsa cebine koyacak Türkiye’ye götürecekti. “Yeri ve zamanı olmayabilir; ama benim karım, çocuklarımın annesi olur musun? Benimle evlenip, Türkiye’ye gelir misin?” deyiverdi. Bu sorunun da bir çığlıklık canı vardı. Olga, bir sevinç çığlığının ardından, “Çok isterim; ama ne yazık ki imkânsız!” diye yanıtladı kalbini kendisinden ayrı düşünemediği bu adamı. Depremler olmuş, ülkeyi sel basmış, tüm insanlar buz kesmiş gibiydi. Ne çok istiyordu halbuki evet demeyi. Bir o kadar da korkuyordu. Ahmet Naci, Jack’i kabul eder miydi hiç!

Olga, gezici tiyatro kumpanyası olan, oyuncu bir ailenin kızıydı. Babası ölmüş, annesi de bir başka adamla Avustralya’ya gitmişti. Olga için bulduğu çözüm ise, anneannesinin yanına bırakmak oldu. Olga, 16’sındaydı. Anneannesi de onunla genç bir kızla ne yapacağını bilememiş, onu evlendirmeyi uygun görmüştü. Ancak bu kez de harbe giden koca dönmedi. Olga, bu kez de geride kalan hamile kadın oluvermişti. İşte Jack, bu evlilikten dünyaya gelen oğluydu. Şimdi imkânsız bir aşkın karşısında dururken Olga, annesinin yaptığını yapmayacaktı. Ahmet Naci’ye anlatıp kararına razı oldu.

Ahmet Naci, Olga’yı sımsıkı sardı. “Hemen şimdi, sen, ben, oğlumuz Türkiye’ye gidiyoruz.” dedi bir an tereddüt etmeden. Onları Türkiye’de aşk dolu yıllar bekliyordu…

Türkiye’de yeni hayat
Tabii ki masal gibi başlayan hayat, masal gibi devam edecekti. Her şey onların güzel aşklarından ibaret değildi ki… İşgal yıllarıydı. Herkesin birbirine şüpheyle baktığı, hele kendi milletinden olmayana güven duyamayacağı yıllar… Orient Express ile Sirkeci’ye indiklerinde Olga çoktan büyülenmişti İstanbul karşısında. Üsküdar’a varmak için vapura bindiklerinde önce nefesini tuttu. Ne savaşı görüyordu gözü ne de korkuyordu. O şimdi dünyanın en âşık, en mutlu kadınıydı. Boğaza bakarken gözlerini kırpmaktan bile imtina ediyordu. Faytona binip Çamlıca’ya, köşke vardılar. İstanbul’un yanında şu köşk bile nefes kesmeye yeterdi. Oysa bu köşk, kâbusların da başlangıcı demekti…

Çünkü Ahmet Naci’nin ailesi bir gavur kızı olduğu için Olga’yı istemiyordu. Dedesi Bağdat Kadısı, babası Galip Bey de Ayan Meclisi Azasıydı. Bu durum ailelerinde yakışık almazdı. Öyle ki bir gün “Nedim” adını verdikleri ilk çocukları dünyaya gediğinde Ahmet Naci Bey’in annesi, onu, “Yarısı yavrumun yarısı, yarısı yılan yavrusu” diye sevecekti… Ne olursa olsun, Olga yaşadıklarını kabullendi. Zaten her şeyi kabullenerek çıkıp gelmemiş miydi sevdiği adamın peşi sıra. O bir İngiliz ve bir Hristiyan’dı. Önce Müslüman oldu, kara çarşaf giydi. Adını da Nadide olarak değiştirmişti. Sadece adı mı, doğum yeri dahi değişmişti. Nüfusta, “Dini Müslüman, adı Nadide! Doğum yeri Londra olamaz. Yanlış yazılmıştır, olsa olsa Bandırma’dır.” Diyerek düzenlemişlerdi. Londralı Olga, olmuştu artık Bandırmalı Nadide. Tüm zorlukları göğüsleyen, aşkından hiç vazgeçmeyen Nadide…

Fakir; ama mutlu bir ev
Nadide’nin de, Ahmet Naci’nin de çilesi dolmamıştı. Kalpten hissettikleri şu aşk için fazladan ödeyecekleri bedeller vardı daha. Ahmet Naci Bey, Lozan’da, İnönü’nün Özel Kalem Müdürü olmuştu. Gerçekten de gelecek vaat eden bir gençti. Aldığı eğitim, azimli oluşu ve çok çalışması ile pek çok şey başaracağa benziyordu. Fakat bu mümkün olmayacaktı. Çıkan bir yeni kanun ile Hariciyecilerin karılarının yabancı olmaması kabul edilmişti. İşte bu kanun, Kenter Ailesi’nin hayatındaki en önemli dönüm noktası oldu. Bu aşk, boşuna masallara benzemiyordu. Her yönden sınanacaktı belli ki…

İsmet İnönü, mesleğinden vazgeçmemesi için Ahmet Naci’ye, resmen boşanmalarını ve birlikte yaşamaya devam etmelerini önermişti. Ancak Ahmet Naci Bey, gözleri önünden gelip geçen aşkı için karşısında durdukları onca şeyi düşündüğünde bunu kendilerine yakıştıramıyordu. Nadide, aşkı uğruna yerinden, yurdundan, adından, dininden vazgeçmişti. Bu ona karşı ne büyük hakaret olurdu. “Mesleğimden vazgeçerim; ama karımdan vazgeçmem!” diyerek verdi istifasını.

Bundan sonrası onlar için alışılmışın dışında zor bir hayat olacaktı. Ahmet Naci Bey, önce bir süre gazetelerde tercümanlık yaptı. Ardından da Ankara’da, Ziraat Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. Mesleğinden bu şekilde uzakta kalmayı da kabullenemiyordu. Fakirlik iyiden iyiye kendini göstermeye başlamıştı…

Yıldız, işte bu fakir günlerin içinde, Çamlıca’daki köşkte geldi dünyaya. Tüm eşyaların bir bir elden çıkarıldığı zamanlardı. Öyle ki Yıldız bebeği saracak bez bulamayınca çarşafları yırtmak durumunda kalmışlardı. Biraz zaman sonra zaten köşk de satıldı. Sonrası hep yoksulluk. Yıldız’ın en belirgin çocukluk hatırası daha ucuz diye bir evden diğerine taşınmalarıydı. Annesi önde şoförün yanında, arkada da soba boruları, tel dolaplar, İstanbul’un o fakir semti senin, bu fakir semti benim gezinip durdular.

Fakirlik bir yana, hane nüfusları da gün gün artıyordu. Türk kadınlarını “Aman bunlar da tavşan gibi doğuruyor!” diye eleştirmekten geri durmayan Nadide Hanım, 6 çocuk getirmişti dünyaya. İşte gelişen bu durumlar hep birden Ahmet Naci Bey’in karaciğerine yüklenmeye hazırdı; sonunda bir alkolik oluverecekti…

Müşfik Kenter ile
Kenter Ailesi
Kenter Ailesi’nin temelini sonradan Nadide ruhuna sıkışmış İngiliz bir anne ve her daim sarhoş bir baba oluşturuyordu. Dışarıdan nasıl görünürse görünsün, sevgi dolu olduğu en özel gerçekti. Ahmet Naci Bey, içmediği zamanlarda müthiş bir adamdı. Ama o, aşkının bedelini çok ağır ödemiş bir adamdı ve çareyi şişelerde arıyordu. Ne olursa olsun, bir insan 6 çocuğu varken ve aşkı için savaştığını savunurken elindeki üç beş kuruşu da içkiye harcamamalıydı. Bu ilginç bir denklemdi. Nadide Hanım da her koşulda, biricik aşkını, kocasını koruyordu. Bu konuda bir anısını yıllar sonra aynı röportajında şöyle anlatacaktı Yıldız:
“…Ayıkken parayı kitaplardan birinin içine saklardı, sonra nereye koyduğunu unuturdu. Biz bulurduk, o parayla yemek yemek isterdik, üzerimize atlardı, boğuşurduk, parayı elimizden alır, sobaya atardı, bize kızdığı için. Bir başka sefer, yine onun elinden para kapmak istiyoruz, üzerine çıkıyoruz filan, annem bu sefer, "Sevgilimi, kocamı rahat bırakın! Sizi terbiyesiz çocuklar!" diye bize saldırıyor. Annem, hayatı boyunca Naci’sini korudu, bizden bile...”

Onların aşkı kendine özgüydü. Her aşk gibi aslında; sadece garip karşılanan yanları boldu. Ahmet Naci Bey alkolikti ve Nadide Hanım bir gün olsun şikâyet etmedi. Her halini olduğu gibi kabul ederek seviyordu onu. Kocası, çok sevdiği mesleğini onun için bir kenara itmişti. Şimdi o, nasıl bu halinden şikayet etsindi ki?  Ahmet Naci Bey, karısını kendince onore etmişti ve Nadide Hanım da an gelip buna okkalı bir karşılık verecekti. Sivri burunlu şık pabuçları ile İngiliz Sefaretinden birtakım adamlar çaldı bir gün kapılarını. İngiliz Hükümeti çocukların eğitimini üstleneceğini söylüyor ve çok daha fazlasını vaat ediyordu. Nadide Hanım, onları kapıdan içeri almaya bile gerek duymadı. "Ben gitmek istemiyorum. Benim çocuklarım Türk. Babaları da Türk. Onlar burada, babalarının yanında büyüyecekler..." Bu anın, Yıldız’ın kalbinde aşktan başka bir karşılığı yoktu…

Bu yaşam şekli onların doğalıydı. Yıldız, bir gün olsun gocunmamıştı babasının alkolik oluşundan. Onun da, kardeşlerinin de canının içi, babasıydı; ötesi yoktu. Hem Ahmet Naci Bey, içmediği zamanlarda araştıran, sorgulayan, bilgili, yardımsever, enfes bir babaydı. Üstelik o sıra dışı bir alkolik olarak da tanımlanabilirdi. Kimi zaman altı ay içmediği olurdu. Sonra da birden başlardı ki, yeni bir devrin açılışı gibi. Yıldız da çocuk kalbinde babasının, ailesinin normalini bu olarak kabullenmişti. Kalbindeki sevgide bir eksik yoktu çünkü. Yarım bırakılmıyordu. Öte yandan da evet, Ahmet Naci Bey içmediği zamanlarda mükemmeldi. Onun dışında yaşananlar bir filmin sahnesi gibiydi…

Bir kere her zaman dağınık bir evleri vardı. Nadide Hanım evin düzeni ile ilgilenmeyi pek sevmezdi. Daha da ilginci onca yoksulluğa rağmen her daim evde bir yardımcı bulunurdu. Para alır mıydı bu yardımcı ya da nasıl ödenirdi, ne Yıldız bildi ne diğer çocuklar. Ama onlarla birlikte yaşardı. Hoş evleri de yolgeçen hanı gibiydi ya… Sevgi, bu  ailenin kalbinden taşıp sokaklara dökülmüştü adeta. Yıldız’ın anlatımı ile “Hastaneden çıkartılmış, 2 çocuklu kadın, sokakta dilenen bir nine, zerzavatçı, Mösyö Dörö diye bir kaçak Fransız, Cok diye İskoç, bir de üstüne sokak kedileri, köpekleri...” Onlar gerçekten de her an karşılaşılan bir aile modeli değildi. Hal böyle olunca, insanların onlara bakışı da başkaydı. Yıldız, bir başka anısını ise şöyle anlatıyordu:

“Bir gün hiç unutmuyorum, yine kavga ettiler, babam hepimizi evden kovdu. Sarhoştu. Annem de topladı bizi, babamın arkadaşlarından birinin evine gittik. E orada kalacak halimiz yok ya, akşam geri döndük tabii. O da ne! Bütün komşular pencerede, ne oluyor diye bir baktık, babam var olan üç beş parça eşyamızı toplamış, kapının önüne yığmış. Komşular soruyor, ne oluyor diye. “Evde badana var da!” diyoruz, babamızı korumaya çalışıyoruz. Bu arada “Baba, aç kapıyı!” diyoruz, açmıyor. Bulaşık kapları, domatesler ve tuzluklarla birlikte biz de bekliyoruz, kapının önünde...”



Eğitim hayatı
Her konuda olduğu gibi, eğitim konusunda da bu aile şahsına münhasırdı. Evde hakim olan dil Türkçe olsa da, araya İngilizce sözcükler de tüm doğallığıyla giriyordu. Özellikle Nadide Hanım’ın İngilizceden, Türkçeye kendine has çevirdiği sözcükleri vardı. Zeytin yerine zeytins, pantolon diyecekken pantolonlar, gözlük için de gözlükler derdi. Ve tüm bunlara rağmen aksanı enfesti. Yine de arada kişileri karıştırırdı. “Sen çok terbiyesiz bir çocuksunuz!” diye duyabilirdiniz. Bu cümle de, ses tonu da her şey gibi bu ailenin rutinine dahildi…

Yıldız, içine kapanık, suskun bir çocuktu. Konservatuara girene kadar da devam edecekti bu hali. Ancak pek başarılı bir öğrencilik hayatı geçirmedi. Örneğin ortaokuldayken her dönem bütünleme sınavlarına kalırdı. Yaşamında parlamaya konservatuardan sonra başlayacaktı…

Çok istenilen şeylere kolay ulaşılmama durumu anne babasından, çocuklarına da sirayet etmişti. Annesi kızlarının konservatuara gitmesini istemiyordu. Orada okuyan kızlara orospu dendiğini duymuştu. Kimse onun kızlarına böyle dememeliydi. Bazı konulardaki tutumuna kendi yaşadıkları bile engel olamıyordu. Ya da başka bir bakış açısıyla bu tutuma sebep zaten yaşadıklarının toplamıydı. Yıldız’ın ablası Güner’in de sesi çok güzeldi; ama annesi onu konservatuara göndermemişti. Yıldız, gönlüne düşen bu ateşi daha da harlamanın yolunu babasında bulacaktı. Ahmet Naci Bey, Yıldız’ı, annesinden gizli kaydettirdi konservatuara.



Yıldız, ilk kez bir öğrenci olarak ışıldamanın keyfini sürüyordu. Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Bölümü’nü sınıf atlayarak bitirmişti. Bundan sonra yolu hep aydınlıktı. Üstüne Rockfeller Bursu da kazanmış, American Theatre Wing, Neighbourhood Play House ve Actor’s Studio’da oyunculuk ve oyunculuk öğretiminde yeni teknikler üzerine çalışmalar yapma fırsatı bulmuştu. Başarı ile bitirdiği okuluna hoca olarak atanmıştı. Ankara Devlet Tiyatrosu’nda 11 yıl çalıştı.

Kardeşi Müşfik Kenter ve annesi Nadide Kenter ile

Annesi ile ilişkisi
Nadide Hanım, yaşadığı aşka ödediği bedellerin ağırlığından olsa gerek, pek tutucu bir kadın olmuştu yıllar geçtikçe. Bir yandan da sıra dışı bir aile olmalarının üzerine bıraktıkları, zaman zaman onu çocukları arasında ayrıma da itiyordu. En az anlaşabildiği çocuğu Yıldız idi. En çok Güner’i, sonra da en küçükleri Müşfik’i severdi. Güner’in durumu özeldi, doğumu oldukça zor geçmişti. Nadide Hanım’ı, 29 Ekim’de, Cumhuriyet’in ilk yılında Ankara’da apar topar hastaneye yetiştirdiler. Bu bir ölüm kalım anı idi. Doktorlar, “Anneyi mi kurtaralım, çocuğu mu?” diye sorduklarında, Ahmet Naci Bey, gözünün nuru, biricik aşkı, karıcığını kurtarmalarını istemişti. Şartlar da göz önünde bulundurulduğunda, sonuç bir mucizeydi. Nadide Hanım’ın karnını bir neşterle yardılar ve adsız bebeği oradan çıkarıp bir faraşın üzerine bıraktılar. Öleceğine o kadar emindiler ki! Nadide Hanım, bebeğinin yaşaması için hep dua ediyordu. Ve Güner, kendisinden umut kesilip bırakıldığı faraştan tutunmuştu yaşama. Görecek günleri, yaşayacak bir ömrü vardı. Ancak raşitik idi.

Tanrı’nın, kızını ona bağışladığını düşünen Nadide Hanım, bir ömür pek düşkün olacaktı Güner’e. Ve ona olan düşkünlüğünün Yıldız’a yer yer acı yansımaları da. Bir anısını şöyle paylaşacaktı Yıldız yıllar sonra:

“ Güner’i bir gün yatağa yatırdılar, çikolatalar, şekerler, çekirdekler filan. Güner de böyle yatıyor. Sonradan öğrendim ki, Güner regl olmuş, annem ona bir kutlama yapıyor. Ben de o günü bekliyorum, ben de yatağa yatacağım, çikolatalar, şekerler. O gün geldi, ben tuvaletten bağırıyorum, "Anneeeee geeeeeel" Kapı da kilitli. "Geldim aç kapıyı" dedi. Heyecan içinde açtım, beni de kutlayacak diye. Bir tokat. "Bir daha kapını kilitleme!" diye. Şimdi bakınca geriye, heyecanla takdir edilmeyi beklediğim anlarda tokat yediğimi hatırlıyorum.”



Yıldız, ailesini ne kadar çok sevse de, bir yanı kırık bir çocuktu. Yediği bu tokatlar, kalbine çöreklenip yerleşiyordu. Bir yanı ailesine kıyamazken, bir yanı yürek sızısı oluyordu…

Nadide Hanım, en az Yıldız ile anlaşsa da, ölünceye dek onunla yaşadı. Bazen Yıldız sorardı ona sinir etmek, tatlı tatlı uğraşmak, belki bazen sitem etmek için:

"Senin bir sürü çocuğun daha var. Niye onların yanına gitmiyorsun?"

Nadide Hanım’ın kararlığından vazgeçmeden, sevgisini pay eden yanıtı sarıveriyordu Yıldız’ın çocuk ruhunu:

"Onları seviyorum ama sana güveniyorum."

Hayattaki iki büyük pişmanlığı
Yıldız, Rockfeller bursunu kazanmıştı; Amerika’ya gidecekti. Gitmeden önceki akşam birkaç arkadaşını yemeğe çağırmak istiyordu. Birkaç sene burada olmayacaktı. Tek sorun, babasının içecek olmasıydı. O gece, ondan içmemesini rica etti; ama Ahmet Naci Bey pek sinirlenmişti. Bir rica kavgaya dönüştü ve sonra babası, Yıldız’ın yüreğine kıymık olup batacak o sözleri döküverdi dudaklarından:

"Cehennemin dibine kadar yolun var. Git, gelmez ol. Gelecek olursan da beni bulma inşallah!"

Ahmet Naci Bey’in bazen dilinin kemiği olmuyordu böyle. Aslında Yıldız da alışkındı onun bu haline; ama bu kez uzaklara gidecek ve bir süre dönmeyecekti. İçi çok acımıştı. Neyse ki babacığı, güzel kızının kalbini böyle kırık bırakmadı. Ona bir mektup yazmış, almıştı gönlünü:

"Aklım orada diyorsun, yüreğim buruk. Af diliyorsun sonra da. Anam suratlı kızım, sen de biliyorsun ki, af dilemesi gereken benim. Diliyorum da nitekim. Ama ne olmuş yani, bağırdık, çağırdık, attık içimizdeki pisliği, arındık. Bitti. Hayyam’dan bir dörtlükle kapatıyorum yavrum bu bahsi:

Neylesem bu benim iç kavgalarımla

Pişmanlığım, kendi düşmanlığımla

Sen bağışlasan da, ben yerim kendimi

Neylesem bu yüz karam, bu utancımla..."

Bu mektubu aldığında Yıldız’ın yüreği ferahlamıştı doğrusu. Ancak yüreğine daha büyük bir köz düştü. Babacığı Ahmet Naci Bey, 61 yaşında hayata gözlerini yummuştu ve Yıldız, yanında olamadığı için kalbinin payına düşen o müthiş pişmanlığı yaşıyordu…

Hayat, bir benzer pişmanlığı da annesiyle yaşatacaktı ona. Nadide Hanım zatürre olmuş, iyileşmişti ki bir kere daha düştü yataklara. Hastaneye kaldırdılar. O gün de Yıldız’ın oyunu vardı. Oyun sonrası annesinin yanındaydı. Ertesi gün de iki oyunu daha vardı. Bir yanı hastanede kalmak istiyordu; ama annesinin de iyi olduğunu söylüyorlardı. Arkadaşları da Yıldız’ın yarın çok yorulacağını düşünerek, “Gidelim!” diyorlardı. Hem sonuçta annesi de iyiydi işte. Sabah 4’te aldığı telefonla, babasının ölüm haberinin yanına bir pişmanlık daha çöreklendi:

“Annenizi kaybettik…”

Bu cümle büyüdükçe büyüdü, kulaklarında yankılandı. “Aslan gibi ölmektense, köpek gibi yaşamayı tercih ederim.” diyerek yaşama bağlılığını ifade eden Nadide Hanım hayata gözlerini kapamıştı ve Yıldız, sabahın kör saatinde, ailesine dair bir tren seferi daha kaçırmış olmanın sızısını kalbinde hissediyordu…

Kenter Kardeşlerin tiyatro dolu yaşamı
Yıldız, Amerika’dan dönmüştü. Ankara Devlet Konservatuarı’nda Hocalık edeceği günler de başladı. Burada 1959’a kadar çalışacaktı. 1950’lerin başında, Mahmut Abisinin “Senin adam olacağın yok, bari artist ol!” yönlendirmesiyle Müşfik de ablası Yıldız’ın izinden giderek Ankara Devlet Konservatuarı, Tiyatro Bölümü’ne girmişti. 1955’te mezun oldu. Yıldız Kenter ve Müşfik Kenter, yılları içinde ülkenin en özel isimlerinden olacaktı…

Yılları birbirlerine destek olarak kovaladılar. Tiyatro, günden güne damarlarında dolaşan kandan farksızdı. Muhsin Ertuğrul, Ankara Devlet Tiyatrosu’ndan uzaklaştırıldığı için Kenter Kardeşler de istifa ederek İstanbul’a gelmişti. Burada Muhsin Ertuğrul ile birlikte Muammer Karaca Tiyatrosu’nda oyunlar sahnelemeye başladılar. “Salıncakta İki Kişi” oyunları çok başarılı olmuştu. Ardından “Çöl Faresi” ve “Öfke” geldi. Şükran Güngör ve Kamran Yüce ile yolları da bu dönemde kesişti. Şimdi akıllarında kendi tiyatrolarını açmak vardı. Nasılsa bundan böyle yaşamlarında başka bir ihtimal yoktu. Muhsin Ertuğrul ve Muammer Karaca’nın desteği ile “Site Tiyatrosu” adını verdikleri tiyatrolarını kurdular. Sadri Alışık ve Çolpan İlhan da onlarlaydı. 1962’de “Kent Oyuncuları” adını aldılar. Karaca ve Dormen Tiyatroları’nda oyunlarını sahneliyorlardı. Zamanla kadrolarına Kemal Sunal, Erdal Özyağcılar, Tuncel Kurtiz, Nisa Serezli, Ali Poyraoğlu gibi değerli isimler de katıldı…

Zamanla çok sevilen işlerle kendilerinden daha çok söz ettireceklerdi. 1968’de, Kenterler ve Şükran Güngör, Harbiye’de, yıllarca nice oyunla dolduracakları tiyatro binasını yaptılar. Bugüne dek emeklerinin karşılığı kazandıkları tüm parayı burası için harcamışlardı. Her şey kalplerinde güneş gibi parlamaktan vazgeçmeyen tiyatro içindi. Başardılar, başarıyorlar, başaracaklardı…



Aşk sonradan geldi
Yıldız, tiyatro sanatçısı Nihat Akçan ile 1951’de ilk evliliğini yapmıştı. Bir sene sonra da “Leyla” adını verdikleri kızları geldi dünyaya. Ancak bu evlilik sadece 7 yıl sürdü…

Şükran Güngör ile

Şükran Güngör ile yine tiyatro vesilesi ile tanıştıklarında Yıldız 28, Şükran 30 yaşındaydı. İlk görüşte çarpan aşklardan değildi onlarınki. Aynı sahneyi paylaşmanın, arkadaşlık edebilmenin lezzetini tatmışlardı. Yıldız, yıllar sonra şöyle anlatacaktı bu aşkın huzurunu: “Düzensiz, kaypak bir yaşamdan sonra güveni, huzuru, hoşgörüyü, anlayışı, saygıyı arayan iki insandık. Bizi bunlar yakınlaştırdı. Aşk, sonradan geldi.”

Aşk huzurluydu; ama anneler evlenmelerine karşıydı. Yıldız’ın annesi ilk evliliği ayrılıkla sonlandığından “Bir kere denedin, olmadı.” diyor, Şükran ile de evliliğinin yürümeyeceğini söylüyordu. Şükran’ın annesi de Yıldız’ın dul ve çocuklu oluşunu kabul etmiyordu. Tabii gönül ferman dinlemedi. 1964’te, “Pembe Kadın”da oynuyorlardı. Bir günün çıkışında, Teşvikiye’deki bir dostlarının evinde gizlice evlendiler. Sonra da ailelerinin yanlarına döndüler. Bir ev kuracak paraları yoktu. Bir süre gizli kaldı evlilikleri; ama nihayet açıklayıp kendi evlerinde yaşamaya da başladılar. Nadide Hanım, sütten yanan ağzından sonra yoğurdu üflüyordu; ama kuruntusunda haksız çıkacaktı. Bu aşktan doğan evlilik, 2002’de Şükran Bey pankreas kanserine yenik düşene dek, tam 38 sene huzurunu hiç yitirmeden devam etti…

İlk filmi Vatan İçin'de, Cahit Irgat ile


Sıra dışı tarzı ile dünya sahnesinden bir Yıldız geçti
Yıldız, sahneye ilk kez profesyonel olarak 12 Aralık 1948’de, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda, Shakespeare’in “Onikinci Gece” oyunu ile çıkmıştı. İşte o gün Muhsin Ertuğrul, “Yıldız, iki gözüm, kızım” diye seslenerek şunları söylemişti Yıldız’a:

“Bugün senin meslek hayatına ilk adımını attığın mübarek bir gündür. Mübarek diyorum, çünkü Shakespeare gibi bir dâhinin ‘Onikinci Gece’ kadar güzel bir eserinde baş kadın rolü oynayarak sahneye atılmak, şimdiye kadar çok az bahtiyara nasip olmuştur. Fakat sakın bu başlangıç seni gurura sürüklemesin; bilakis daha çok çalışmaya ve daimi bir tevazua bağlasın…”

Yıldız, Hocasından duyduğu bu övgü ve öğüt dolu sözlerle şekillendirecekti yaşamını. Kulağına küpe edecekti bu özel sözleri… Yıllarca mesleğini aşkla yaptı. Sadece Türkiye’de değil, dünya sahnelerinde de oyunlarda seyircisi ile buluştu. Amerika, Kanada, İngiltere, Hollanda, Danimarka, Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Kıbrıs’ta oyunlarını Türkçe oynadı…

Ömrünü öğrenmeye ve öğretmeye adamıştı. Bu başarı tesadüfi değildi. Amerika ve İngiltere’de yıllarca “Değişen Eğitim Metotları” ve “Oyunculuk Metotları” üzerine çalışmalar yapan Yıldız Kenter, İstanbul ve Ankara Üniversitesi’ne bağlı konservatuarlarda Hocalık yaptığı dönemde de hep sıra dışı yönü ile bilindi. Her zaman titiz ve disiplinliydi. Özel yetenek sınavlarında beklediği roller bir şehir efsanesi olup öğrenciler arasında dilden dile anlatılırdı. “Salatalık ol! Yoğurt ol!” gibi roller verebiliyordu. Bunun yanında bir de uzun etekli kızların eteklerini kaldırmasını istediği için eleştiriliyordu. Ancak söz konusu oyunculuk olduğunda kesinlikle netti. Bu konuda açıklamasını, “Düzgün bacakları görünce ‘tamam’ dedim. Çünkü bir oyuncu oynarken bedenini de ortaya koyar.” şeklinde yapıyordu…

Yıldız Kenter’e göre bir oyuncu, ruhu ve bedeni ile bir bütün halinde sahnede bulunmalıydı. 1995’te, Refik Erduran’ın “Ramiz ile Jülide” oyunu için verdiği afiş pozlarında pek cesurdu. İlk tepki olarak yine oklar üzerinde belirmişti. Sonra fotoğraftaki kadın vücudunun bir mankene ait olduğu iddia edildi. Oysa Yıldız Kenter, her zaman bir bütün olarak sahnedeydi. Şaşırtmaktan hiç vazgeçmedi. Enerjisi ile büyülüyordu. 2009’da, Eugene Stickland’ın, “Kraliçe Lear” oyununda herkesi hayrete düşürdü. Sahnede amuda kalkmıştı ve 81 yaşındaydı…

Süleyman Demirel ile

Süleyman Demirel’e aşk mektubu
Yıldız Kenterler, tiyatrolarını kurarken siyasetçi Kazım Taşkent, onlara faizi ile geri ödemek üzere 350 bin lira borç vermişti. Taksitle ödüyorlardı ki, Kazım Bey vefat etti. Onun bu ani ölümü işleri karıştırmıştı. Yıldız, icra yoluyla tiyatrolarının satışa çıkarıldığını gazete ilanında görmüştü. Öyle afallamıştı ki, aklına gelen ilk şeyi yaptı. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’di. Hemen telefon ederek bir randevu aldı ve durumunu anlattı. Demirel, “Üzülmeyin Yıldız Hanım, hallederiz!” demişti. Gerçekten de sorun çözülmüştü. Kenter Tiyatrosu kurtulmuştu. Aradan yıllar geçti, Yıldız bu iyiliği hiç unutmadı. Sonra bir gün, Demirel verdiği bir röportajda şöyle diyordu:

“Hiç aşk mektubu almadım.”

İçi burkulmuştu Yıldız’ın. Atan kalbi buna razı olmadı, hemen oturdu ve bir mektup yazdı. “Bu bir aşk mektubudur!” diye başlamıştı satırlarına.

“Siz hiç aşk mektubu almadınız; ama büyük bir aşkla bağlı olduğum tiyatromun icra yoluyla satışını engellediniz, bana geri verdiniz. Dolayısıyla bu sonsuz tiyatro aşkımın içinde o günden beri siz de oldunuz hep…” diye de özenle eklemişti.

Ruhundan kopan her bir sözcük, Demirel’in de, eşi Nazmiye Hanım’ın da yüreğine işledi. Demirel, “Yaşasın, yazdın!” demişti. Birkaç gün sonra da Nazmiye Hanım , “Size çok teşekkür ederim” demek için aramıştı. Kalpten gelen bu etkisi kocaman küçük adımın, artık kelimelerle bir tarifi yoktu…


Öldüğü gün aslında onun değil, çok sevdiği, huzuru tattığı kocasının da ölüm günüydü. Çünkü şöyle demişti bir keresinde bir röportajında: “Ancak ben öldüğüm zaman Şükran da ölecek. Ben ölmeden o ölemez.” Şimdi birlikte ses çıkaran maharetli ellerinin buluşması aslında bu son rolü. Dünyada olmanın vaktini tamamlayıp ait olduğu yere varmanın huzuru belki…

Gönülden bir aşkla sahnede parlayan, evinde, hayatında kalpten bir aşkla huzuru tadan, yüreğine ektiği iyilik tohumlarını bir ömür öğrenmeye açık ruhu ile yeşerten bir Yıldız Kenter geçti bu dünyadan…

İyi ki…
Damla Karakuş

Osmanlı'dan kalan gizli haritalar!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, Sultan II. Abdülhamid dönemine ait 150 harita ve planı gün yüzüne çıkararak tek kitapta bir araya getirdi

image

image

Kültür AŞ'den yapılan yazılı açıklamaya göre, "Sultan II. Abdülhamid Devri Harita ve Planlarında İstanbul" adlı kitapta, Sultan II. Abdülhamid'in emriyle hazırlanan harita ve planların yanı sıra 19. yüzyılın başlarından itibaren İstanbul ve çevresindeki padişah mülkleri, imar faaliyetleri, köprü ve resmi dairelerin çizimleri, askeri yapılar ve nüfus ile ilgili haritalar da bulunuyor.

image

Kitapta yer alan bilgilere göre, büyük fotoğraf albümleriyle ülkenin her yanındaki gelişmeleri takip eden II. Abdülhamid, İstanbul ve çevresini semt semt haritalarıyla toplamış. Osmanlı şehirlerinin haritalarını içeren 1308/1891 tarihli ve karton üzerine renkli, el yapımı 24 haritadan oluşan atlas, 76x122 santimetre boyutlarında bulunuyor.

image

Çoğu el yapımı olan haritaların arka kısımları atlas kumaş ile kaplıyken kitapta bulunan en eski tarihli harita 1806-1807 tarihli. Söz konusu harita, İstanbul'da yeniden inşa edilen tabyalarda yer alan topların menzillerini gösteriyor. Hendesehane ürünü olan harita, 82x92 santimetre ebadında renkli ve el yapımı.

image

Çalışmada yer alan en yeni tarihli harita, 1902 yılına ait. Harita, Küçükçekmece kazasına tabi Alibeyköyü çiftliğinin karton üzerine bez, renkli, el yapımı, 134x190 santimetre boyutunda.

image

Kitapta yer alan haritaların yer ve konularına bakıldığında ülkenin askeri yönden müdafaasından başlayarak, ulaşım yolları, meşhur mahalleri ve stratejik yerlerinin dönemin çağdaş teknolojileri mümkün olduğunca kullanılarak tespit edildiği görülüyor. Bu sayede ihtiyaç halinde nerede ve ne tür tedbirler alınacağı kolaylıkla belirlenebiliyor.

image

İstanbul'un su yolları ve bendlerinin haritaları...

image

İstanbul Boğazı haritası: İstinye Limanı'ndan Karadeniz'e kadar

image

Karadeniz Boğazı haritası

image

İstanbul Boğazı haritası, diğer haritalardan farklı olarak Anadolu yakasından görünür şekilde çizilmiş.

image

Haritada Rumeli Kavağı, Anadolu Kavağı, Tarabya, Baltalimanı, Rumelihisarı ve İstinye görünmektedir.

image

Gemilerin İstanbul Boğazı'nda emniyetli bir şekilde seyahatini sağlamak için..

image

Tarih Yarımada haritası üzerinde; Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi halkının nüfus

image

Haseki Nisa Hastanesi

image

Büyükada'da yapılacak Camii Şerif'in taslağı

image

Galipçe Kalesi

image

Büyük Liman Kalesi

image

Poyraz Kalesi

image

Avrupa haritası Edirne, İstanbul ve Selanik vilayetler

image

Marmara Denizi haritası: Kırmız ile işaretli yerler Rumeli ve Anadolu Kıtası demiryollarını göstermekte

image

Marmara Denizi'ne açılan Küçükçekmece Gölü'nden Terkos Gölü ve Kılınç Burnu'ndan Karaburun'a kadar olan bölge.

image

Yıldız Sarayı

image

İstanbul Boğazı haritası

image

İstanbul Boğazı haritası

image

İstanbul, İzmit, Çatalca, Sancakları ve Edirne vilayetleri haritası

İstanbulİstanbul Büyükşehir Belediyesi

28 Eylül 2020

İslamiyetin Mabedi - CAMİ

Cami Alm. Moschee (f), Fr. Mosquee, İng. Mosque. Müslümanların ibadet yeri. İbadet

İbadet, Allah`a karşı gösterilecek saygı, tazim ve hürmet demektir. Ibadet, Allah`ın emirlerini yerine getirmek, yasakladığı bütün haramlardan uzaklaşmak manasındadır.

İbadet yapmak için toplanılan yerlere "mabed" veya "ibadethane" denir. Müslümanların mabedine "mescit" ve "cami"; Yahudilerinkine "sinagog" ve "havra"; Hıristiyanların mabedine de "kilise" denir.

 

Cami Çizimi

Lügatta cami; toplayan, toplayıcı demektir. Müslümanların ibadet yapmak için toplandıkları yer camilerdir. Camiler, İslamiyetin icaplarını, emir ve yasaklarını öğretmek ve bunlara uyulmasını sağlamak için kullanılır. Camide beraberce yapılan ibadet, yalnız başına yapılandan daha kıymetli ve daha sevaptır.

Türkiye’de görülen camiler genellikle büyük bir alanda yapılmışlardır. Osmanlılar zamanında yapılan camiler üç ana bölümden meydana gelmiştir. Bu üç ana bölüm; 1) Dış avlu, 2) İç avlu, 3) Caminin içi, namaz kılınan kısmı (kubbe altı veya sahın)dır.

1. Dış avlu: İç avlu ve sahını çevreler. Etrafı pencereler açılmış taş duvarlarla çevrilmiş ve pencerelerine demir parmaklıklar takılmıştır. Bu avluya girişi sağlamak için çeşitli yerlerine kapılar açılmıştır. Bu dış avlular Selatin Camilerinde, yani padişahların yaptırdığı camilerde çok büyük olup, zemini topraktır ve üzerinde kaldırım döşeli ince yollar vardır. Hem gölge yapmak hem de binaya güzellik kazandırmak için bazı yerlerine ağaçlar dikilmiştir. Dış avluda türbelerin (Türbe Vefat edeni ziyaret maksadıyla okumaya, dua etmeye gelenleri yağmurdan, güneşten korumak için kabirlerin üzerine kurulan çadır vs. Türbe, etrafı çevrilmiş yahut üstü örtülmüş mezar yerine de kullanılmıştır. Arapça bir kelimedir. Kökü “türab” veya “terb” kelimeleridir. Lügatta, toprak, topraklı yer, bir şeyi toprakla örtmek ve üstüne toprak saçmak manalarına gelir. Türbe, ziyaret edilen büyük zatların, evliyanın, şehitlerin, sultanların mezarlarına da denir. )mezarların bulunduğu yer vardır ki, buraya "hazire" denilir.
2. İç avlu: Cami binasına bitişik ve kıblenin ters yönüne gelen tabanı mermer döşeli ve etrafı pencereli yüksek duvarlarla çevrili kısımdır. Bu avlunun iç tarafında sütunlu revaklar vardır. Revakın iki sütun arasında kalan her bölümünde demir parmaklık takılmış, genellikle ahşap kapakları bulunan pencereler açılmıştır. Revakın bulunduğu kısım, iç avluyu dört tarafından çepeçevre dolaşır ve yüksekçe bir seki şeklinde olup zeminden yüksektir. Cami ile birleşen taraftaki kısmına ise, son cemaat yeri denir. İç avlunun ortasında cemaatin abdest alması için yapılmış bir şadırvan bulunur.
İç avlunun ekseni ile, cami içinin ekseni aynı istikamette olur. Mihraptan geçen bu eksenin iç avlu duvarında bir kapı bulunur. Bu kapıya "cümle kapısı" denir. Bundan başka iç avlunun sağ ve sol yanlarında esas mekana yakın kısımlarında da birer kapı vardır. Bunlara da "koltuk kapı" denir.
Revak’ın, cami binasına bitişik olan kısmının ortasında büyük bir kapı bulunur. Bu kapıdan caminin içine girilir. Bu kapının bulunduğu cami duvarının iç avluya bakan yüzünde, kapının sağında ve solunda birer mihrap vardır ki, son cemaat yerinde namaz kılanların kullanması için düşünülmüştür. Yine bu duvar üzerinde dışarıya taşkın balkon şeklinde mahfiller vardır. Bunlara "Mükebbire" denir.
Son cemaat yeri: Sahın ile iç avlu arasında olan ve caminin sahın kısmından bir duvarla ayrılmış bulunan üstü tonoz veya küçük kubbelerle örtülü, caminin eninde revaklı uzun yerdir ki, cami dolduğu vakit sonradan gelenler veya namaz vaktine geç kalanlar burada saflar teşkil ederek namaz kılarlar. Son cemaat yeri zeminden yüksekçe olur. Bazan caminin içinde de son cemaat yeri olabilir.
Şadırvan : Üstü çadır şeklinde bir dam veya bir ahşap kubbe ile örtülü yüksek mermer bir havuz olup, içinde bir fıskiyeden veya lüleden akan sular toplanarak dış tarafında sıra ile takılmış musluklardan akar. Caminin iç avlusunda cemaatin abdest alması için yapılmıştır. Caminin mimari üslubuna uygun olarak yapılmışlardır. Şadırvanların damları direkler veya sütunlar üzerine tutturulmuş olup ileriye taşkın saçakları olur. Musluklarının önünde sıralanmış tahtadan sabit oturacak sıralar ve ayak koyacak taşlar yer alır. Musluktan akan suyun, sıçramaması için derin olarak yapılmış yalakları bulunur. Bazı şadırvanlarda kuşların suyu kirletmemesi için hazne denilen yüksek havuzun üstü tel kafesle örtülmüştür. Şadırvanlar genellikle yuvarlak veya çok köşeli olduğu gibi kare veya dikdörtgen şeklinde olanları da vardır.
Mükebbire: (Me’zene) Ezan okunacak veya tekbir getirilecek yer manasına gelir. Caminin son cemaat yerinde namaz kılanlara, içerideki imamın tekbirlerini tekrar ederek cemaatin birlikte namaz kılabilmesini sağlamak için yüksekçe bir pencere içine ve dışarıya taşkın olarak inşa edilmiş balkon şeklinde çıkmadır ki, son cemaat müezzini imamın tekbirlerini buradan tekrar ederek dışardaki duymayan cemaate bildirir.
3. Caminin içi, kubbe altı veya sahın: Camiler, bina olarak Mekke’ye, yani Kabe istikametine yöneltilmiştir. Üstü büyük kubbe ile örtülü olan mekana "kubbe altı" veya "merkez sahın" denir. Merkez sahının köşesinde, Kur’an-ı kerim okumak için biraz yüksekçe olarak yapılmış yerlere ise "sofa" adı verilir. Büyük kubbe, mimari duruma ve büyüklüğüne bağlı olarak paye ve sütunlar üzerine oturur. Sahınların zemini mermer döşelidir. Buralarda namaz kılınacağı için üzerine halı serilir. Bazı yan sahınların yanlarında kapılar vardır. Cemaat dış avludan caminin içine bu kapılardan direk olarak girebilir. Bazı büyük camilerde yaz sahınları üzerinde fevkaniye ve tabaka diye tabir edilen ikinci bir kat daha bulunur. Bu tabakaların padişahlara ayrılmış ve dışarıdan ayrı bir kapı ve merdivenle çıkılan kısımlarına "hünkar mahfili" denir. İlk Osmanlı camilerinde merkezi sahının ortasında genellikle bir havuz bulunur, ya bu havuzun üstünde veya merkez sahının herhangi bir yerinde yüksekçe bir mahfil yer alır. Bu mahfil müezzinlerin kullanmaları içindir. Bu sebepten dolayı "müezzin mahfili" denilir.
Merkezi sahının kıble yönündeki duvarının tam ortasında hücre şeklinde bir kısım bulunur. Bu hücre imamın namaz kıldırırken bulunacağı yerdir ki, buna mihrap denir. Mihrabın sağ tarafından merdivenlerle çıkılan, taştan veya ahşaptan yapılmış yüksek yere ise minber ismi verilir. Bundan başka caminin içinde vaizlerin vaz verirken üzerine oturmaları için yapılmış yüksek kısımlara da kürsü denir. Bütün bu kısımlar esas vazifelerin dışında, üzerleri çok güzel şekilde süslenmiştir. Üst kat pencereleri genellikle sade ise de, vitray denilen renkli camlardan yapılmış pencereler de vardır.
Caminin içinin aydınlatılması için duvarlarına ve çeşitli yerlerine sıralar halinde pencereler açılmıştır. Alt kat pencerelerde ahşap kapaklar bulunur. Bu kapakların üzerleri çok güzel şekilde süslenmiştir. Üst kat pencerelerin sade olanları bulunmakla birlikte, vitray denilen renkli camlardan yapılmış olanları da vardır.
Mihrap Cami, mescit ve namazgahlarda kıble istikametini gösteren ve imamın cemaat önünde durarak namaz kıldırdığı yere denir. Mihraplar umumiyetle oyuk bir hücre şeklinde yapılırlar. Namazgahlarda bu mihrap yeri dikili bir taşla gösterilir. Genellikle mermerden yapılmalarına rağmen çok az sayıda ahşap mihrap da vardır. Ayrıca çini levhalarla kaplanmış mihraplara da minber-cizimi-dwgindir-660x303çoğu camilerde rastlamak mümkündür. Mihraplar, caminin mimari durumuna uygun olarak sade veya süslü olarak yapılırlar.
Minber

Camilerde üzerine hatibin çıkıp hutbe okunmasına mahsus merdivenli yüksek kürsü.
Peygamber efendimiz Medine ’deki mescitte Eshabına hitab ettikleri zaman uzun müddet ayakta dururdu. Bunu gören Eshab-ı kiram, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) dayanması için bir hurma ağacı dikmişlerdir. Sonradan ılgın ağacından her kademesi birer fasılalı ve iki karış kadar enli üç kademeli bir minber yapılmış ve Peygamber efendimiz hutbelerini bu yüksekçe mevkide okumuştur. Bu minber üç veya dört ayaklı olup arkasında dayanmak için üç sütunu olduğu ve Peygamberimizin üçüncü kademede oturup ayaklarını ikinci kademeye dayadıkları rivayet edilir. O vakitten beri camilerde hutbe için daha çok kademeli taştan veya ahşaptan minberler yapılmıştır. Önde perde ile örtülü bir kapısı veya külah ile örtülü düz bir sahanlığı olan bu minberler, mihrabın sağına inşa edilmişlerdir. Gayet güzel oymalar ve şebekeli parmaklıklarla süslenmiş olan bu minberler, caminin en önemli kısmını teşkil eder.
Kürsü: Camilerde, vaiz ve ders vereceklerin oturmasına mahsus, üstüne birkaç basamaklı bir merdivenle çıkılan seyyar veya sabit sedir. Bunların üstü oymalarla süslü, ağaçtan taht gibi yapılmış olan yerlerine bir minder konulur. Önlerinde kitap koymaya mahsus rahleler vardır. Bunlar genellikle tahtadan oymalı ve sedefli olarak gayet süslü yapılırlar. Bazı camilerde mermerden yapılmış olanları da vardır. Camilerin başlıca eşyasından birini meydana getirir ve her camide bir iki tane bulunur. Camilerde bulunan bu kürsülere vaz kürsüsü denir.
Minare Caminin bitişiğinde, ezan okumak ve ezanı civara duyurmak için ince bir kule Minareşeklinde bir veya birkaç şerefesi bulunan yüksek yapı. Yeni minareler genellikle taştan yapıldıkları gibi tuğladan ve ahşaptan yapılanları da vardır.
Ezan okumak ve uzaklara kadar duyurabilmek için camiye ilk minareyi Eshab-ı kiramdan Mesleme bin Mahled yaptırmıştır. Mesleme’nin (radıyallahü anh) kardeşi Şerahbil bin Amr tarafından da minarede ilk ezan okunmuştur. O zamana kadar ezan, mescitlerde yüksekçe bir yerden okunurdu.
Bundan sonra yapılan camilere en az bir minare ilave etmek adet oldu. Bu sebepten minare, İslam mimarisinde önem kazandı. Bu sebeple her millet kendi mimari üslubuna uygun çeşitli şekillerde minareler inşa etmişlerdir. Minare, en gelişmiş ve en uygun şekline Osmanlı devrinde ulaştı ve bunda Mimar Sinan’ın büyük rolü oldu. Zaten Sinan’la Osmanlı’nın 16. yüzyılda mimari sanatı en yüksek dereceye varmıştır.
Minare en alt kısmından başlamak üzere şu kısımlardan meydana gelir: Kürsü, pabuç, gövde, şerefe, petek, külah ve alem. Minarenin içindeki merdivenle şerefeye çıkılır.

Dünyanın en büyük cami


Faysal-Camii

Faysal Camii, (Şah Faysal Mescidi) İslamabad, Pakistan. Dünyanın en büyük ve en popüler camiilerinden biridir. 5.000 m2 üzerine yapılmış 74.000 kapasiteli camiidir. 1966 yılında Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdül Aziz'in, İslamabad'ı ziyaretinde, önerisi ile gündeme gelen proje için, 1969 yılında Proje Yarışması düzenlendi. 43 ülkeden gelen 17 proje arasından Vedat Dalokay'ın Kocatepe Camii'si için düşündüğü proje yarışmayı kazandı. 1976 yılında Pakistan hukümeti, Suudi Arabistan Devleti'nden alınan 130 milyon Suudi riyali (takriben bugünün 120 milyon $)ile inşaasına başlandı ve 1986 yılında tamamlandı.

İlk camiler
Yeryüzünde yapılan ilk ibadet yeri, Mekke şehrinde bulunan Kabe’dir. Buraya "Mescid-i Haram" da denir. İslam inancına göre: Kabe ilk defa hazret-i Âdem tarafından yapılmıştı. Nuh aleyhisselam tufanında yıkıldı. Böylece Kabe’nin yeri, hazret-i Nuh’dan hazret-i İbrahim’e kadar boş durdu. Bugünkü Kabe’yi İbrahim aleyhisselam oğlu hazret-i İsmail ile birlikte bina etmiştir. Zamanla çeşitli tarihlerde tamir edilmiştir.

Müslümanların önemli mabedi olan "Mescid-i Aksa" Hz. Süleyman’ın hükümdarlığı zamanında M. Ö. 965-926 yıllarında onun tarafından Finikeli mimarlara yaptırılmıştır. Yapımı 7 sene sürmüştü. Çok muhteşem bir şekilde inşa ettirilen Mescid-i Aksa, Kudüs’ü zapteden Buhtunnasar tarafından yaktırıldı. Daha sonra Sultan Keyhüsrev tarafından tamir ettirildi. 70 senesinde Romalılar yaktı ise de bina yeniden tamir edildi. Binanın arsası Kudüs Müslümanlarının eline geçince, yeni bir İslam mabedi yapmak için kallanıldı. Altıncı Emevi halifesi olan Velid bin Abdülmelik, 715 senelerinde buraya, yine "Mescid-i Aksa" denilen camiyi yaptırdı.

Müslümanlar için değeri çok yüksek olan camilerden biri de, Medine’deki "Mescid-i Nebi"dir. Medine-i münevvere’nin en büyük camisidir. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem, Medine’ye hicret ettiği zaman, devesinin ilk çöktüğü yerde inşa edilmiştir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Medine’de önce Halid bin Zeyd Ebu Eyyub el-Ensari hazretlerinin evinde 7 ay misafir kaldı. Hazret-i Ebu Bekir’den ödünç aldığı 10 altın ile bu arsayı satın alıp, düzelttiler. Hicretin ikinci senesinin Safer ayında mescit tamam oldu. Üzeri hurma dal ve yapraklarıyle örtüldü. Üç kapısı vardı. Mihrabı, şimdiki Bab-ı Tevessül yerindeydi. Şimdi mihrabın yerinde olan kapısından cemaat girer çıkardı. Temelin derinliği ve duvarların kalınlığı iki buçuk metre (üç arşın) idi. Temeli taşdan, duvarları kerpiçtendi. Eni boyu yaklaşık sekiz buçuk metre (10 arşın), yüksekliği de yaklaşık 6 metre (7 arşın) idi. Medine’deyken, Peygamberimiz vefat edinceye kadar, bütün namazlarını hep bu camide cemaatla kıldı. Bu mescit, daha sonraları büyük tamiratlar yapılarak genişletildi. Şimdiki şekline ve ebadına yakın olarak inşası Emevi Halifesi Velid bin Abdülmelik zamanına rastlar.

Hz. Muhammed (SAV) ve Eshab-ı kiram zamanında daha birçok camiler yapılmıştır. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem Mekke’den Medine’ye hicret ederken, önce Kuba köyüne uğradı. Burada 10 günden fazla kaldı. Kuba Mescidi denilen camiyi yaptırdı. İlk Cuma namazının kılındığı cami, Ranuna Vadisindeki "Mescid-i Cuma"dır. Mescid-i Fadih, Mescid-i beni Kureyza, Mescid-i Ümm-i İbrahim, Mescid-i Beni Zafer, Mescid-ül-İcabe, Mescid-ül-Fetih, Mescid-ül-Kıbleteyn, Mescid-i Zühabe, Mescid-i Cebel-i Ayniyye, Mescid-ül-Baki vs. bunlardan başlıcalarıydı. Mescid-i Dırar, Kuba köyünde bulunan münafıklardan ileri gelenleri tarafından, kötü maksatla yaptırılan toplantı yeridir. Resulullah efendimiz burada namaz kılmamış ve yıktırmıştır. Yeri belli değildir.

Meşhur camiler
İslam devletlerinden başta Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar olmak üzere, Müslümanların oturmakta olduğu bütün şehir ve beldeleri, baştan başa camilerle süslemişlerdir. Cami inşası başlı başına bir mimari tarz vücuda getirmiştir. Bunların bir kısmı çeşitli harplerde, yangın ve sel felaketlerinde yıkılmasına rağmen, hala pek çoğu ayakta durmaktadır. Hele Osmanlılar Bursa, Edirne ve İstanbul gibi payitaht şehirlerinde sayılamayacak kadar camiler yaptırmıştır. Edirne’de Selimiye Cami, Bursa’da Kebir (Ulucami), İstanbul’da Bayezid Cami, Süleymaniye Cami, Fatih Cami, Sultan Ahmed Cami vs. camileri en büyükleri ve en muhteşemleridir. Bundan başka dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan başlıca meşhur camilerden bir kısmı şunlardır:

Cami-i Emevi, Cezayir Paşa Camii, Samarra Camii, Kuba Mescidi, Fustat, Amr Camii, Kahire İbni Tulun Camii, Kayravan Sidi Ukba Camii, İsfehan Camii, Kahire Kayıtbay Camii, Buhara Kaliyan Camii, Semerkand Şirdar Camii, Lahor Bedşahi Camii, Kurtuba Camiidir.

Cami adabı
Camiye hürmet onun kıymetini anlamakla olur. Müslümanların toplandığı ibadet yeri olan camiye abdestsiz girilmez. Herkesi rahatsız eden kokan elbise ile içerde bulunmak uygun değildir. Camilere necaset, yani pislik sokulmaz, yol haline getirilip geçilmez. Pislik bulaştıracak deli ve küçük çocuk camiye sokulmaz. Camilerde pazar kurmak, yüksek sesle konuşmak, nutuk söylemek, konferans vermek uygun değildir. Camilerde sarkıntılık ederek dilenilemeyeceği gibi böyle birine sadaka da verilmez. Misafir olanın haricindeki kimseler camide yemek yiyemezler. Camide alış veriş yapılmaz.

Camilerin özelikleri
Kuranı Kerim'de camilerin imarı ve onarımı üzerine olan Tevbe suresinin 18. ayeti ve Muhammed'in cemaatle namazı ve hayratı öven hadislerini temel alan İslam dini mimarisi ilk mabet Kabe ile ve ilk mescit olan Kuba Mescidi ile başlamış, Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa ile devam ederek bütün üç kıtaya yayılmış ve günümüze kadar gelmiştir.

Emeviler döneminde Şam Ümeyye Camii, Kayravan Camii; Abbasiler döneminde Samerra Camii; Tolunoğulları döneminde Tolunoğlu Camii; Fatımiler döneminde El-Ezher Camii; Endülüs'te Kurtuba Camii; Selçuklular zamanında Ulu camiler; Osmanlılarda selatin camileri dikkat çeken yapılardır. Büyük camiler, etrafında medrese, mektep, aşhane, hastane gibi yapılarla birer imaret (külliye)dir.

"Çok sayıda küçük kubbe içeren Osmanlı camilerinin merkezcil yerleşim düzeni ve piramit biçimli kütlesi, en azından form olarak, bir Uygur resminde tasvir edilen gök tapınağından yola çıkılarak oluşturulmuş ve 8. ve 10. yüzyıllarda Kökşibagan'da cami mimarisine uygulanmış gibi görünmektedir. Aya Sofya örneğinin önemli teknik özellikler ortaya koyduğuna hiç şüphe yoktur. Ancak çok kubbeli Osmanlı camilerinde estetik özellik olarak, her biri yüksek bir ayak üzerinde duran dört kubbeli Bizans kilisesinin çoğul görüntüsüne değil, Kökşibagan'da erişilen ahenge öykünme vardır. Gerçekten de merkezcil haçvari eksenli plan, Osmanlı dervişlerinin felekleri, belki de vahdet-i vücud anlayışla evrensel ahengin grafik simgesi haline gelmiş ve derviş taçlarının üst kısmında resmedilmiştir.".

"8. yüzyılda, İslam'ın zaferinin ardından bu Türk meliki kentini (Buhara) terk etti, kent sakinleri İslam dinine geçti ve bir mescit inşa ettiler. 8. ya da 11. yüzyıla tarihlendirilen bu mescit, hem Uygur kozmogrofik resim sanatına hem de piramit biçiminde düzenlenmiş dokuz kubbeli Oğuz hükümdar ikametgahına benzemesi nedeniyle, inşasında daha eski gök tapınaklarından esinlenilmiş olabilir. Ne var ki, Müslümanlıkta cemaatle birlikte yapılan ibadette geniş bir alana ihtiyaç duyulması yüzünden hücreler arasındaki duvarlar kaldırıldı ve sütunlar kubbelerin ağırlığını taşıyacak biçimde yapıldı. Böylece piramit düzenindeki çok kubbeli Türk kapalı mescitlerinin ilk örneği geliştirilmiş gibi görünüyor.". Selçuklularda sahın kargir ayaklar ve sütunlarla, çok kubbeli örtülüydü. Osmanlılarda ise dört kalın fil ayağına oturan ana kubbeli camiye geçilmiştir. Türkler bir yeri fethettikten sonra önce toplumun bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bütüncül binalar yaparlardı. İmaret kültürü denilen bu olgu, İslam kültürünün temelidir.

Camilerin kısımları (bölümleri) ve özellikleri
Camiye cümle kapısından sahına girilir, tam karşıda kıble duvarı ve ortasında her zaman cümle kapısının karşısında mihrap bulunur. Orta sahının yanları revakların altındaki yan sahındır ve yüksekçe olursa yan sofalar denir. Başlıca kısımlar: Pencere: Kubbede ve duvarlarda iki-üç sıradır, alttakiler düz atkılı ve düz camlı, üsttekiler kemerli ve renkli işlemeli camlıdır. Işık belli bir miktar ve ölçüyle pencereden sahına girer. Mihrap: İmamın durduğu yer, çıkıntılıdır. Duvar: Kerpiç, tuğla, kaba yontmataş, tuğla hatıllı taş duvar, kesmetaş. Pencere ve kapı kemerleri ve atkılarındaki duvara ayaklama denir. Dış duvar kaplaması mermer, iç duvar kaplaması çini olur. Duvar üstleri üçgen veya değirmidir. Minber: İmamın hutbe okumak için çıktığı yer. Mihrabın sağındadır.

Kürsü : Vaaz yeri.

Muvakkithane: Dış avlu kapısı yanındaki vakit tayini binası. Muvakkit, güneş saatiyle ezan saatini ayarlar.

Hünkar Mahfeli: Selatin camilerinde padişahların namaz kıldığı yer.

Son Cemaat Yeri: Namazın ilk vaktine gelemeyenler için ayrılmış yer. Minare: Müezzinin çıkıp ezan okuduğu yer.

Şerefe: Minare gövdesindeki bir veya birçok balkon. Müezzinin durduğu yer.

Mahya: İki minare arasına asılan ışıklı yazı levhası.

Mahfil: Camilerde parmaklıkla ayrılmış yüksek yer.

Hazire: Camiyi yaptıranın, ailesinin, devlet erkanının lahitlerinin bulunduğu yer.

İmam odası: İmam ve müezzinin odası.

Şadırvan: Elbise askılıkları ve oturma sehpaları, içinde su bulunan hazne, musluklar, takunyaları bulunan avlu ortasındaki abdest yeri.

Avlu: Caminin giriş kapısına bakan geniş alan.

Gasilhane: Cenaze yıkamak için ayrılan yer. Ortasında teneşir tahtası, su araçları, yıkayıcı elbisesi, çizmesi, önlüğü, tabut ve tabuta örtülen yeşil örtü bulunur.

Tuvalet: Avluda yer alan eski taşlı veya yeni taşlı, tek veya birçok bölümlü ayakyolu.

Ayakkabılık : Cami kapısı girişinde dışta veya içte, yanlarda bulunan raflı, dolaplı sistem.

Kitabe: Cami ana kapısı üzerinde, Arap harfleriyle, caminin tarihi ve mimarına ait bilgiler ihtiva eden levha.

Hat: Cami tavanında, tavan katında bulunan bant halinde yahut levha halindeki yazılar.

Sütun: Anakubbenin yaslandığı ayaklar. Şadırvan ve dış ya da iç avlunun, son cemaat yerinin direkleri.

Merdiven: Subasman üzerine yapılmış camilerde, camiye çıkılan basamaklı yer. Kapılar: Dış kapılar avluda, son cemaat kapısı ve anakapı.

Türbe: Genellikle kubbeli, camiye bitişik, etrafı açık mezarlık. Kurs odaları: Külliyelerde imamların öğrencilere ders verdiği yerler.

Yer örtüsü: Hemen her camide halı. Son cemaat yerinde hasır, muşamba örtüler.

Kapı örtüsü: Kenarları işlemeli kalın muşamba örtü.

Avize: Yüzlerce tek kandil veya ortada büyük bir avize.

Vaiz: İbadethanelerde, genellikle camilerde güzel nasihatler veren, kürsüde oturarak her gün veya cuma namazı öncesinde ayet ve hadislerle cemaate dersler veren hoca.

Kubbe: Camiler başta olmak üzere yapılarda yarım küre şeklindeki dam. Kasnak, kemer, tavan ve pencereleri vardır. En büyük kubbe Selimiye Camii kubbesidir. Musalla taşı: Camilerde cenazelerin üzerine konulup cenaze namazının imam tarafından önünde kıldırıldığı taş.

Türkiye'deki ünlü camiler
Sabancı Merkez Camii - Adana Kocatepe Camii - Ankara Emir Sultan Camii - Bursa Bursa Ulu Camii - Bursa Yeşil Camii - Bursa Selimiye Camii - Edirne Süleymaniye Camii - İstanbul Sultan Ahmet Camii - İstanbul Laleli Camii - İstanbul Nuruosmaniye Camii

Nuruosmaniye Camii 1748 yılında I. Mahmud zamanında yapımına başlanan ve III. Osman zamanında (1755) yapımı tamamlanan, Mustafa Ağa tarafından İstanbul'daki Nur-i Osmaniye semtine yapılan camii.
  - İstanbul Rüstem Paşa Camii - İstanbul Ortaköy Camii - İstanbul Arap Camii - İstanbul Bayezid Camii - İstanbul

27 Eylül 2020

Yolcu Uçakları

Yolcu uçağı, genel anlamda sadece yolcu taşıma amacına yönelik olarak üretilmiş uçak. Yolcuların yanı sıra yolculara ait bagajların ve kısmen diğer malzemelerin nakliyesinde de kullanılırlar. Yolcu uçağı tabiriyle daha çok havayolları tarafından kullanılan yüksek kapasiteli ve performanslı uçaklar kastedilir. Bununla birlikte hafif uçaklar da az sayıda yolcunun çoğunlukla kısa mesafelere ulaştırılmasında kullanılırlar.
Yolcu uçakları zamandan tasarruf sağlaması nedeniyle, özellikle ülkelerarası yolculuklarda sıkça tercih edilen taşıma araçlarıdır.


Tarihçe
Yolcu uçakları 20. yüzyılın başlarından bu yana genişleyen büyük bir sektör olan ticari havacılık sektöründe önemli rol oynar. İlk yolcakları günümüzde ki modern yolcu uçaklarından çok farklıydı. Düzenli tarifeli ilk hava yolcu taşımacılığı 1912'de Graf Von Zeppelin'in "Delag" adlı hava gemisiyle başlamıştı. Bu hava gemisi ilk yolcu uçağı sayıla bilirdi. Bu alandaki asıl etkinlikler I. Dünya Savaşı'ndan sonra başlatıldı. 1919'da Zeplinler gene düzenli seferlere başladı. Ama 1936'da hidrojen gazıyla havalanan 'Hindenburg' adlı hava gemisinin yanması hava taşımacılığında zeplinlerin yerini uçakların almasını hızlandırdı.
1933-1934 arasında, aerodinamik profilli gövdesi tümüyle metalden yapılmış hızlı ve rahat "Boeing 247D"ler "Douglas DC-2"ler ve "DC-3"ler, "Lockheed 10"lar hizmete girdi. ABD'deki ve Avrupa'daki önde gelen havayolu şirketleri uzun yıllar hava filolarını bu uçaklardan oluşturdular.
Kıtalar arası yolcu uçakları 20 yüzyılın başında deniz uçakları ile sürdürüldü. 1930'larda Lufthansa şirketi 12 motorlu dünyanın en büyük deniz yolcu uçağını hizmete soktu. 1935 yıllında Büyük Okyanus hattının açılması ile Pan American Airways 4 Motorlu "Martin M-130" deniz uçaklarını, 1938'de de daha büyük "Boeing 314 Clipper"ları sefere soktu.
Deniz uçakları oldukça karlı ticari taşıtlar olarak uzun süre kullanıldı ama 1950'lerde başlıca havayolu şirketleri uçuşlarını daha ekonomik ve daha uygun kara türü uçaklara yapmaya başladılar.
İkinci dünya savaşı sonrası yapılan bütün yolcu uçakları pervaneli ve merkezden çevreye doğru düzenlenmiş hava soğutmalı motorlarla donatılmıştı. 1950 ortalarında itibaren yolcu uçakları daha modernleşti ve jet motorlu yolcu uçakları yapılmaya başlandı. Bunların ilk örneği 1958'de hizmete giren "Boeing 727" dir.
Bu gelişmeler sadece batı ülkeleri ile sınırlı değildi. Sovyet Rusya'da 120 ile 220 yolcu kapasiteli Tupolev "Tu-114" yolcu uçaklarını devreye soktu.
1960'ların sonlarında daha büyük uçaklar devereye konuldu. Uzun yolcu uçağı "DC-8" ve "Boeing 727" lerin yanı sıra yolcu kapasitesini artırmaya yönelik geniş gövdeli jet uçakları hizmete girdi.
Modern yolcu uçakları
21 yüzyılda yolcu uçaklarıda yolcu kapasitesini artırmaya yönelik geniş gövde şeklinde tasarlanmaktadır. Buna en güzel örnek "Airbus A380". "Airbus A380" 853 yolcu kapasiteli "Rolls-Royce Trent 900" gibi çok geliştirmiş motora sahip ve her türlü modern teknoloji donatılmış uçaklardır. Aynı prensibi Rus yapımı yolcu uçakları izlemektedir.



26 Eylül 2020

Musul

 

Musul  Irak'ın en büyük şehirlerden birisi. Irak'ın kuzeyinde Dicle Nehri kıyısında bulunan Musul'da Nüfusunun çoğunluğunu Araplar, Türkler ve Kürtler oluşturmaktadır.
Havlan ya da Mavsil de denilen Musul, El Cezire bölgesinde, Dicle Nehri kıyısında, eski Ninova şehrinin batısında kurulmuştur. Savunmaya uygun coğrafî konumuyla, verimli topraklara sahip olan şehir, antik çağdan sonra Hıristiyanlığın önemli bir merkezi haline gelmiştir. Halife Ömer zamanında İslâm idaresine giren Musul, Emeviler ve Abbasiler döneminde de önemini korumuştur.
1092 yılında Büyük Selçuklu, daha sonra Atabeklerin yurdu olan Musul, I. İmadeddin Zengi (1127­-1146) zamanında mamur bir belde olmuştur. Şehrin eski surları tamir edilerek muhteşem binalar ve bahçelerle süslenmiştir. Bu bölgede yaşadığı söylenen Yunus, Daniel, Circis gibi peygamberler adına türbe ve makamlar inşaa edilerek ziyaretgâh haline getirilmiştir. Çarşı meydanında İmadeddin Zengî'nin tamir ettirdiği Emeviye Camii, Nureddin Zengî'nin yaptırdığı Ulu Camii, Mücahideddin Kaymaz'ın Dicle kenarındaki Mücahidî Külliyesi önemli yapılar arasında yer almıştır.
Bedreddin Lülü zamanında (1233-1251) Musul en parlak dönemini yaşamıştır. Tepede iç kale, düzgün caddeler, çoğunun üzeri kubbe ve tonozlarla örtülü kâgir evler, cami, türbe, saray ve hanlarıyla Musul, seyyahların anlatmakla bitiremediği bir şehir olmuştur. 646 (1288) yılı havadisinde İbn-i Fevtî, Musul'un mamur olduğunu, Bağdad sel taşkınına maruz kaldığından, Musul'un Hatuniye mahallesindeki Türkmen çarşısının dolup taştığını, Bağdadlıların alışverişlerini buradan yaptıklarını kaydeder.

Moğol istilâsında, Bedreddin Lülü'nün sağlığında yağmalanmaktan kurtulan şehir, 1261 yılında saldırıya uğrayıp yok olmuştur. 1871'de Musul'da 18 cami, 300 mescid, 14 medrese, 10 hânkâh, 2 köprü 1 de sur duvarı bulunduğu tespit edilmiştir(4). Bu eserler, Atabekler döneminden kalan birkaç yapı dışında, Osmanlı döneminde inşaa edilmiştir. Timur işgali sırasında şehirdeki bayındırlık faaliyeti arttırılarak Nebi Yunus ve Nebi Circis külliyeleri tamir edilmiştir. Akkoyunlular devrinde meydana gelen çekişmelerden zarar gören Musul, Safeviler zamanında da aynı ilgisizlikle başbaşa kalmıştır. Bekir Subaşı hadisesi ile İranlıların eline geçen Musul, 1667 depreminde büyük hasar görmüş, veba salgını başlayınca, halk kit­leler halinde göç etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bundan: sonra sık sık çevre eşkiyası ve Sincar bölgesi yezîdîleri tarafından soyulan şehir, Nadir Şah'ın işgali ile iyice perişan olmuştur. Osmanlılarca geri alınan Musul, 1850 yılında mutasarrıflık haline getirilerek Bağdat'a bağlanmışsa da 1877'de tekrar vilayet olmuştur. Zengin petrol yatakları bulunan şehir, I. Dünya Savaşı sırasında İngilizler tarafından işgal edilmiştir. 1857 yılında Musul'da 38 mahalle, 27 cami ve mescid, 18 de medrese bulunuyordu.
Bugün, 1 milyon nüfusu ile Irak'ın en önemli şehirlerinden biri olan Musul, Türk şehri karakterini yitirmemiştir. Hızla gelişen modern şehircilik akımına rağmen, sağlam malzemeli yapı dokusu ile Dicle boyunca tarihi canlılığını korumaktadır. Bölgede bulunan mermer cinsi taş sayesinde bütün yapıların cepheleri sütun ve kemerlerle donatılmıştır.

637 tarihinde Müslümanların eline geçen Musul, uzun yıllar Osmanlı idaresinde kaldı. Mondros Mütarekesinden sonra İngilizler tarafından işgal edilen Musul, Mütarekeden sonra işgal edildiği için Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alıyordu. İngiltere zengin petrol kaynaklarına olan yakınlığı sebebiyle Musul'u Türklere vermek istemiyordu. Musul Meselesi Lozan'da çözümlenemedi. Musul Sorunu, Lozan Antlaşmasından sonra Türkiye ile İngiltere arasında uzun süre anlaşmazlık konusu olduktan sonra 1926'da çözümlendi ve Musul Irak sınırları içinde kaldı. Bugün de, Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Irak Federal Cumhuriyeti arasında belirsiz bir statüye sahiptir.
Musul, Ortadoğu’nun önemli bir noktasında yer alması sebebiyle çok çeşitli kültür ve medeniyetlerin buluştuğu bir bölge olmuştur. Şehirde önemli tarihi eserler mevcuttur. İnsanlık tarihinin ilk yazılı belgeleri bu bölgede ortaya çıkarılmış, insanların kalabalıktan teşkilâtlı topluma geçişte oluşturdukları bilgiler ilk olarak yine bu bölgede meydana gelmiştir.
1881'de inşa edilen şehir meydanındaki Osmanlı dönemi Hema Kado Camii (resmi adı Abdullah ibn Çelebi ibn Abdulkadi Camii), içinde türbe bulunduğu için IŞİD tarafından yıkılmıştır.

 


Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!