Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


02 Mayıs 2020

Kırık Cam Kuralı

 Kırık Cam Kuralı


 Olumsuzluklarla mücadeleyi nasıl başardınız?" sorusuna N.Y. Valisi  Guiliani'nin cevabı:

"Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o  camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes  bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar.

 Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim.

 Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine,biri, bir  torba çöp bıraksın.O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen,  çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir.

 Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım."

 Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci önce tek bir pencere camının  kırılmasıyla başlıyor. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir  edilmezse, oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite  olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırıyor. Ardından daha büyük  suçlar geliyor; bir süre sonra o sokak, polisin giremediği bir  mahalleye dönüşüyor. Bunu anlayan New York polisi, önce küçük suçların  peşine düşmüş.

Metroya bilet almadan binenleri, apartman  girişlerini tuvalet olarak kullananları, kamu malına zarar verenleri,  hatta içki şişelerini yola atanları bile yakalayıp haklarında işlem  yapmış.

 Polis bu kararlılığıyla "Küçük müçük, bizim için hiç fark etmez; bu  sokağın, metro istasyonunun veya mahallenin suç üreten bir bölge  olmasına izin vermeyeceğiz. " demiş.

 'Kırık Cam Teorisi'

 ABD'li suç psikoloğu Philip Zimbardo'nun 1969'da yaptığı bir deneyden  ilham alarak geliştirilmişti.

 Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek  yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model  Oldsmobile bıraktı.  Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri gizli  kamerayla izledi.  Bronx'taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine  ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı. Ardından Zimbardo ile iki  öğrencisi 'sağ kalan' otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını  kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin  beyazlar) da  olaya dahil oldu.

 Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti.

 "Demek ki" diyordu Zimbardo, "ilk camın kırılmasına ya da çevreyi  kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü  gidişatı engelleyemeyiz. Anlaşılıyor, herhalde...İşe ilk kırılan camdan  başlamak lazım.

İlk kırılan cam bağımsızlık...

35 Yaş

Yalnız adam
Koca bir hayatın otuzbeşinci basamağı
Hayaller bitti, gerçekler durağı
Nice sevinçler, üzüntüler sığdı otuzdört seneye
Bazen ilk, bazen son sözcük oldu her deneye
Kiminde kabardı dalgalar misali kıyıya vurdu
Kiminde çölde kaldı susuz, kavruldu
Sevgi çığlıkları atıldı, şimşek gibi çakıp yok olan
Ruhuna hep yıldırımlar düştü, acıyla son bulan
Konfet gibi saçılan aşklara inandı, yoruldu
Sonunda hep üzüldü, neşe kayboldu, duruldu
Yeşil de bile kırmızı kader çizgisi
Çırpındı mavide yanılttı hep sezgisi
Kötüye engel olmadı, hep iyiye ayarladı zamanı
Yapraklar misali kurudu, kalmadı artık dermanı
Sevinci hep kursağında birikti yaşantı katlarında
Kimseler duymadı, bir hayat yok oldu feryatlarında
Bir bitişin yeni başlangıcını denemek istedi gayretle
Hiçbir şeyin değişmediğini gördü, tükendi hayretle
Ölüm bazen korku, bazen istek oldu akan kanımda
Tek anlayan anamdı, o da yok şimdi yanımda
Daha ne kadar ömrüm var bilinmez, Tanrı’nın elinde
Hayaller ümitler kaybolup gitti gözyaşı selinde
Hep itildi, üzüldü, bulamadılar inceliği ruhumda
Anamın yanında olmak istiyorum, bari rahatsız etmeyin mezarımda.

30 Nisan 2020

Tevfik Fikret

26 Aralık 1867'de İstanbul Kadırga'da dünyaya geldi. Asıl ismi Mehmed Tevfik. 12 yaşında öksüz kaldı. Mahmudiye Rüşdiyesi'nde okudu. 1888'de Galatasaray Lisesi'ni (Mekteb-i Sultani) birincilikle bitirdi. Çeşitli görevlerde memurluk yaptı. Kuzeniyle evlendi. Ticaret Mekteb-i Âlisi'nde hat ve Fransızca dersleri verdi. 1891'de "Mirsad" dergisinin açtığı şiir yarışmasında birincilik kazanınca edebiyat çevrelerinde adını duyurdu. 1892'de Mekteb-i Sultani'ye Türkçe öğretmeni olarak atandı. 1894'te "Malumat" dergisini çıkaranlar arasında yer aldı. 1895'te hükümetin memur maaşlarında kesinti yapmasını protesto için görevinden ayrıldı. 1896'da Servet-i Fünun Dergisi'nin Yazıişleri Müdürlüğü'ne getirildi. Dergi onun döneminde Edebiyat-ı Cedide'nin yayın organı kimliği kazandı. Aynı yıl Türkçe öğretmeni olarak Robert Kolej'e girdi. Aydınlar üzerinde süren yoğun baskılar nedeniyle birkaç kez gözaltına alındı. Bir süre sonra dergideki görevinden ayrıldı. 1906'da Robert Kolej'in hemen yanında bir ev yaptırarak "Aşiyan" adını verdi. Eşi ve oğlu Halûk'la birlikte buraya yerleşti. 1908'de 2'nci Meşrutiyet'in ateşli savunucularından biri oldu. Hüseyin Kazım Kadri ve Hüseyin Cahit Yalçın'la birlikte "Tanin" gazetesini kurdu. Gazete İttihat ve Terakki'nin yayın organı haline getirilmek istenince karşı çıktı ve Tanin'den ayrıldı.
Mekteb-i Sultani Müdürlüğü'ne getirildi. 31 Mart Olayları'nı protesto için bu görevden de ayrıldı. Ama öğrencileri ve Maarif Nazırı Naili Bey'in ısrarlarıyla göreve döndü. 8 ay sonra yeni Maarif Nazırı Emrullah Efendi ile anlaşamayınca bir daha dönmemek üzere bu görevi bırakttı. İttihat ve Terakki iktidarına da karşı çıkarak Aşiyan'a çekildi. Ağır bir şeker hastalığına yakalanmıştı. Kolundan olduğu bir ameliyatın ardından 48 yaşında yaşamını yitirdi. Eyüp'teki aile mezarlığına defnedildi.


Küçük yaşlarda şiir yazmaya başladı. Başlangıçta Muallim Naci ile Recaizade Mahmut Ekrem şiirleri arasında uzunca bir arayış dönemi geçirdi. Daha sonra Fransız şiiriyle tanıştı. Özellikle François Coppe'den etkilenerek kendi şiirini yaratmaya koyuldu. Aşırı titiz tutumu, en küçük ayrıntılar üzerinde dikkatle durmasıyla kendine özgü bir üslup yarattı, döneminin tüm edebiyat ve şiiri üzerinde etkili oldu. Biçimsel kaygıları gözardı etmedi, sürekli yenilik aradı. 1900'de yayınlanan "Rübab-ı Şikeste"de toplumsal sorunlara ağırlık veren şiirlerin yanısıra, günlük konuşma diline yakın dille yazılmış şiirlerde vardı. Betimlemelerindeki ayrıntılı ustalığının ressamlığına bağlanır. Doğa şiirlerindeki doğayla uyumluluk da dikkat çeker. Oğlu Halûk'un şiirlerinde büyük etkisi oldu. 1911'de yayınlanan ikinci şiir kitabı "Halûk'un Defteri"ndeki şiirler, en umutlu ve iyimser şiirleridir. Bu şiirlerde oğluna ve Osmanlı gençliğine çalışkanlık, yurt sevgisi, hak ve hukuktan yana olma gibi erdemleri öğütledi.
1911'de basılan "Rübabın Cevabı"ndaki şiirlerde halkın acılarını, zorbalıkları, baskı ve haksızlıkları anlattı. Bu kitapta yer alan "Tarih-i Kadim'e Zeyl" başlıklı şiirde, kendisini eleştiren Mehmet Akif Ersoy'a yanıt verdi Din ve doğa konusundaki görüşlerini açıkladı. Kendisinin doğanın bir izleyicisi olduğunu söyledi. 1914'te yayınlanan "Şermin"de yalın bir dille yazılmış, kısa dizelerden kurulu, dolaysız bir anlatımın egemen olduğu şiirler yer alır. 30'lu yaşlarından sonra çevresindeki olumsuzluklardan oldukça etkilendi. Dünya görüşü, çağının koşullarını aştı. Özgürlük ve eşitliğe inandı. Sınıfsal çıkarlara dayalı yönetim biçimini eleştirdi, belli egemen sınıfların yönettiği devlete ve bu devletin koyduğu yasalara karşı çıktı. Özel yaşamında da katı bir ahlak anlayışı sürdürdü. İnsana büyük değer verdi. Ona göre tüm soruların üstesinden gelecek, mutlu yarınları hazırlayacak olan insandır. İnsanın üstünlüğünü sağlayan ise duyarlılığı ve sezgi gücünden çok düşünme gücü ve aklıdır.
Tevfik Fikret, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Tanzimat ruhuyla yetişen ve o ruhun edebiyatımıza kazandırmaya çalıştığı yeni değer yargılarıyla beslenen yenilikçi ve değişimci zihniyetin bir devamı olarak yüzyılın sonlarına doğru Türk edebiyatında adını duyurmaya başlamış bir sanatçıdır.
Servet-i Fünûn dergisi ile yeni bir edebi hareketin başlatılmasında gösterdiği liderlik vasfı, sanatı ile de aynı düzeyde bir seyir gösteren şairin bu dönemde kaleme aldığı şiirler, hem konu dağarcığı ile karşımıza çıkar hem de şiirinin kompozisyonu ile kendinden önce üstâdlarının çizdiği yolda yeni ve farklı bir oluşum göstermiştir.
Hocası Recaizade Mahmut Ekrem "Zerratdan şumûsa kadar her güzel şey şiirdir" demişti, Tevfik Fikret ise bu hükmü bir sanat ilkesi olarak aldı ve buradaki güzel kavramını kaldırarak "her şey" şiire konu olabilir ilkesini getirdi.
Bu dönemde Tevfik Fikret'in kaleme aldığı nesirleri de ayrıca dikkat çekici niteliktedir. Bu yazılar hem kendi sanat anlayışını yansıtması bakımından hem de Serve-i Fünûn hareketinin edebiyat ve sanat anlayışını dile getirmesi bakımından ayrı bir önem taşımaktadır.


Tevfik Fikret'in 1901 sonrası kaleme aldığı şiirlerinde büyük bir değişim gözlenir. Servet-i Fünûn yıllarında daha ılımlı, daha yumuşak bir üslûpla şiirler yazan sanatçı topluluğun dağılması ve ilk inziva günlerinin yarattığı ruh hali ile daha sert ve daha yüksek bir perdeden siyasi şiirler ile karşımıza çıkmaktadır. Bunun ilk örneğini "Sis" ile veren şair ölümüne kadar yazdığı şiirlerde hep bu üslubu korumuştur. (Şermin hariç)
Tevfik Fikret, nazım biçimi, nazım tekniği gibi konularda üstün bir hassasiyet duygusu taşırken dil konusunda böyle bir tutum sergilememiştir. Araştırmacılar Tevfik Fikret'in şiirini canlı kılacak hatta yaşatacak bir Türkçenin kaygısının hiç çekmediğini sık sık dile getirmişlerdir. Bunun sonucu olarak da dildekieski söyleyişe ve kendilerinin yarattığı yeni terkiplere aşırı yönelme ve bağlanma şiirinde ortaya koymaya çalıştığı tüm yeni değerleri ve yargıları ikinci plana atmıştır.
Ferda, Millet Şarkısı, Hân-ı Yağma, Halûk'un Vedâ'ı Tevfik Fikrenin yalın ve anlaşılır bir Türkçeye yöneldiği meşhur şiirleridir.
Yarattığı konu zenginliği ile Türk şiirinin ufkunu açan, boyutlarını genişleten ve yeni bir şekil ve söyleyiş kurgusu oluşturmaya özen gösteren çabalarıyla kendinden sonra gelen kuşaklara başta Yahya Kemal ve Ahmet Haşim'e şiir sanatı bakımından, Cumhuriyet kuşağına ise fikri yönden büyük ölçüde örneklik etmiş bir sanatçıdır (Servet-i Fünûn Edebiyat, Akçağ Yayınları)
Tevfik Fikret'in Şiir Dünyasına ve Eserlerine İlişkin Önemli Hususlar
  • Hasta Çocuk adlı manzum öyküsü kulağa göre kafiye tartışmalarının yaşandığı dönemde kaleme alınmıştır ve Servet-i Fünûn kuşağının kafiye tercihinin ne olduğu yönündeki ilk önemli örnekti.
  • Hasta Çocuk şiirinde bahsedilen çocuk, oğlu Halûk'tur.
  • Servet-i Fünûn dergisi 256. sayıdan itibaren edebiyat ürünlerine yer vermeye başlamıştır, Hasta Çocuk ise 257. sayıda çıkmıştır. Yani bu şiir hem edebi hareketin hem de Fikret'in dergide yayımlanan İlk şiiri oluyordu.
  • 1896- 1901 yılları arasında yayımlanan şiirler Rübâb-ı Şikeste adlı eserinde bir araya getirilmiştir. Bu eserin ilk baskısı 1899'da yapılmıştır. İlk baskı acemice ve eksik olduğu için eser ikinci kez genişletilmiş olarak basılmıştır.
  • Hemşirem İçin, Uzletgeh-i Mader-i Ziyaret, Halûk'un Bayramı, Halûk İçin, Yine Halûk, Halûk'un Sesi, Yarın; aile temasını işlediği şiirlerdir.
  • Hasta Çocuk, Balıkçılar, Nesrin, Ramazan Sadakası adlı eserleri günlük hayatı yansıtmaktadır.
  • Tevfik Fikret'in aşk şiiri oldukça azdır. En meşhur aşk şiiri olarak "Tesadüf" kabul edilir genellikle.
  • Tabiat şiirlerinde ressamlığının etkisi hissedilmektedir.
  • Yapma Çiçek Yapan Kıza, Resmini Yaparken, Aveng-i Şuhûr, Bir Yaz Levhası, Yağmur önemli tabiat şiirleridir. Tevfik Fikret'in en meşhur tabiat şiiri: Yağmur'dur.
  • Aveng-i Şuhûr önemli bir eserdir. Bu eser aslında bir seri olarak kaleme alınmıştır. Yılın her bir ayı için şiirler yazmıştır. Bu şiirler dergide yayımlanırken aynı zamanda şiirin yanına o ayı temsilen bir resim de konulmuştur. Aveng-i Şuhûr serisi, eski edebiyat geleneğindeki melhame ile ilişkilendirilebilir. Aveng-i Şuhûr serisi François Coppee'nin "Aylar" adlı şiirinden etkilenilerek kaleme alınmıştır.
  • Aveng-i Tesâvîr portre şiir türünün yeni Türk edebiyatındaki ilk başarılı örneğidir. Bu şiirlerde Tevfik Fikret'in önemli olarak gördüğü 12 edebiyatçı ele alınmıştır. Fuzûlî, Cenap, Nedim, Hamit, Üstad Ekrem, Rıza Tevfik, İsmail Safa, Ahmet Mithat ele alınan sanatçılardan bazılarıdır. Ahmet Mithat bu şiirlerde "Timsâl-i Cehalet" başlığı altında ele alınmıştır.
  • Tefekkür, Gayya-ı Vücud Ukde-i Hayat, Per-de-i Teselli Fikret'in önemli felsefi şiirleridir.
  • Tevfik Fikret 'in "Tevhid" adlı eseri Şinasi'nin akılcı yaklaşımına uygun dinî bir şiirdir. Eserin adının Tevhid olması eski edebiyat geleneğini akla getirmemelidir.
  • Tevfik Fikret şiire eski gelenekle başlamıştır bu dönemde kaleme aldığı şiirlerinde "Nazmî" mahlasını kullanmıştır.
Meşrutiyet Öncesi Yazılan Önemli Şiirler
Sis:
  • Sis önce Tanin gazetesinin ilk sayısında daha sonra Rübâb-ı Şikeste'nin yeni baskısında yayımlanmıştır.
  • Sis, II. Abdülhamit rejimi dönemi İstanbul'una duyulan nefretin şiiridir.
  • Sis; İstanbul'dan hareketle dönemin çürümüşlüklerini vb. vs. hicveden/eleştiren ilk örnektir.
  • Sis adlı şiir büyük tepki görünce Tevfik Fikret bir anlamda özür niteliğinde "Rücû" adlı şiirini kaleme almıştır.
  • Yahya Kemal, Sis şiirine karşı Siste Söylenişler adlı bir şiir kaleme almıştır.
Sabah Olursa: Hürriyet temasına dayanan bir şiirdir.
Bir Lahza-i Taahhûr: Fikret'in en çok yankı uyandıran ve eleştirilen şiiridir. Bu şiirin aynı zamanda siyasi bir hikayesi vardır. Bu şiir, 21 Temmuz 1905 tarihinde Ermeni lobisinin Abdülhamid'e düzenlediği fakat padişahın Cuma selamlığında devlet erkanı ile sohbetinin uzaması üzerine başarısızlıkla sonuçlanan suikast üzerine kaleme alınmıştır.
Tarih-i Kâdim:
  • Bu dönemde çokça tepki toplayan şiirler arasındadır.
  • Tarih-i Kâdim'de tarihin derinliklerinden gelen değerlere dair olumsuz bir benzetme yapılmak suretiyle Türk tarihinin ve kültürünün değerleri bir "hortlak" metaforu ile anlatılmıştır. Bu şiirde Tevfik Fikret'in inançsızlık temine saplanıp kaldığını görüyoruz.
  • Tarih-i Kâdim, Tevfik Fikret ile Mehmet Akif Ersoy'un edebiyatımızdaki o meşhur tartışmayı alevleyen şiiridir.
  • Bu şiirden sonra Tevfik Fikret Mehmet Akif'i "Molla Sırat"; Mehmet Akif de Tevfik Fikret'i "Zangoç" olarak eleştirmiştir.
  • Mehmet Akif'in eleştirileri üzerine Tevfik Fikret "Tarih-i Kadim'e Zeyl" adlı eserini yazmıştır.
Meşrutiyet Sonrası Yazılan Önemli Şiirler
  • Millet Şarkısı: Bu dönemin en önemli şiiri Millet Şarkısı'dır.
  • Meşrutiyet sonrasının ilk kitabı Halûk'un Defteri'dir.
  • Halûk 'un Defteri yayımlanmadan önce yayımlanan en meşhur şiirleri; Vatan Şarkısı, Bir Güfte, Kitabe, Darü'l Muallimin Marşı.
  • Halûk'un Defteri adlı eser üç bölümden oluşur. Bu eser bütünüyle Halûk'un kişiliğinde Türk gençliğine yol göstermek için kaleme alınmıştır. Kitabın ikinci bölümünün adı "Hayata Karşı Beşer"; üçüncü bölümünün adı ise Hitabeler'dir. Haluk'un Defteri'ndeki Doğan Güneşe adlı eser "meşrutiyet" için yazılmıştır.
  • Haluk'un Vedâ'ı ise Halûk'un Avrupa'ya tahsil görmek üzere gidişini anlatır.
  • Haluk'un Amentüsü, adlı şiirinde bilimin önemi vurgulanmıştır.
  • Meşrutiyet sonrasında çocuklar için kaleme aldığı Şermin dışındaki şiirler genellikle ülkenin içinde bulunduğu sıkıntıların neticesinde şairde uyanan karamsarlık duygularının ürünüdür.
  • İttihat ve Terakki'nin Meclis-i Mebûsan'ı kapatması üzerine Fikret "Doksan Beşe Doğru" adlı şiirini kaleme almıştır. Bu kapanma olayını, Abdülhamid'in ilk meclisi kapattığı hicrî 1295 yılındaki olaya benzetir ve bundan dolayı da şiirine 95 tarihini isim olarak verir.
Şermin
Tevfik Fikret'in hece ölçüsüyle ve sade bir dille çocuklar için yazdığı şiirlerini bir araya getirdiği eseridir. Tevfik Fikret eğitimci dostu Satı Bey'in ısrarına dayanamayarak onun açtığı bir okulda dersler vermiştir. Bu dersler sırasında çocukların duygularına uyum sağlamak için bazı çocuk şiirleri kaleme almıştır. Daha sonra bu şiirler Şermin adlı kitabı olarak yayımlanmıştır.
Tevfik Fikret'in Sanat Anlayışı
  • Rübâb-ı Şikeste - "sanat için sanat"
  • Halûk'un Defteri - geçiş süreci eseridir. Bu eseriyle birlikte toplumcu şiire "yönelimi" söz konusudur. Ferda Promete, gibi meşhur şiirleri bu kitaptadır.
  • Rübâbın Cevabı - "Toplum için sanat"
Tevfik Fikret'in Eserleri
  • Rübab-ı Şikeste (1900-1984)
  • Haluk'un Defteri (1911-1984)
  • Rübabın Cevabı (1911-1945)
  • Şermin (1914-1983)
  • Tarih-i Kadim (1905)
  • Son Şiirler (1952. Yay. Haz. Cevdet Kudret)

29 Nisan 2020

Osmanlı Devleti'nde Kadınların Yaşamıyla İlgili 7 İlginç Detay

Yarım milenyumdan fazla hükümdarlığı devam eden ve dünya tarihinin en uzun yaşayan devletleri arasında sayılan Osmanlı Devleti'nde kadın olmak nasıl bir şeydi?
image
Osmanlı'da evlilik konularında kadınların pek söz hakkı bulunmuyordu. Eğer aileler kararlaştırmışsa kadının bundan kaçabilme hakkı yoktu. Buna karşın erkeğin kaçabilme ihtimali vardı. Ancak kadınların kaçabilme veya istememe imkanı neredeyse mümkün değildi. Kadı sicillerine bakıldığında evlilikten kaçan çok az kadın olduğu anlalışıyor, bunların da çoğu reşit olmadıkları için boşanmak istiyorlardı.
Gayrimüslimlerde duurm biraz daha farklıydı. Herhangi bir müslüman gayrimüslim bir kadınla evlenebiliyordu ancak gayrimüslim bir erkek, müslüman bir kadınla evlenemiyordu. Ayrıca boşanma da sık gerçekleşiyordu. Erkek bahane göstermeksizin boşanabiliyor, yeni biriyle evlenebiliyordu. Ancak kadının boşanması için sağlam(!) sebepleri olması gerekiyordu.
Ayrıca genel kanının aksine çok eşlilik halk arasında kabul görmüyordu. Bu usülü genelde saray ve çevresindeki insanlar gerçekleştiriyordu.
Kadınlar arası muhabbetler
image
Kaynaklarda halktan kadınların nasıl birbiriyle ilişki kurduğuna dair belirli bilgiler yer almasa da, kentlerde ve saray çevresinde yaşayan kadınlar arasındaki etkileşimle ilgili veriler mevcut.
Kent kadınları genelde uzun uzadıya ev ziyaretleri gerçekleştirirdi. Bunun haricinde gelişen hamam kültürüyle, oralarda buluşan kadınlar saatlerce sohbet eder hatta yemekli, sazlı-sözlü etkinlikler düzenlerdi. 17. yüzyıldan sonra Mesire -yani piknik- adı verilen etkinlikle yatır ve türbe yakınlarında buluşur böylelikle dini ibadetlerini de gerçekleştirirlerdi.
Ayrıca Osmanlı'da olgun bir kadının hamile kalması kibarlık sayılıyormuş.
Kadınların giyim tarzları
image
Osmanlı Devleti'nde kadınların giyim kuşamları yörelere göre değişiyordu ancak özellikle Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'ne göre tüm yörelerde ferace denilen uzun tesettür tarzı kıyafetten vazgeçilmiyormuş.
Yöreler bir yana genel olarak giyim kuşam, gelir düzeyine göre değişiyordu. Mesela gelir düzeyi yüksek kadınlar pamuklu ya da ipekten biçilmiş ince bir gömlek altına şalvar benzeri kıyafetler giyiyor ve üzerine ferace takıyordu. E, tabii kuşakları olmazsa olmazdı. Bazıları bu kombinin üzerine entarilerini giyiyordu.
Biraz daha düşük gelirli kadınlar ise kadife ya da ipek kumaş kullanabiliyordu. Üzerlerine yelek giymeyi de ihmal etmiyorlardı. Olanakları sınırlı dar gelirli ailelerin kadınlarıysa beledi adı verilen ucuz kumaşları kullanıyordu.
Gayrimüslimlerde ise olay neredeyse aynı...
Osmanlı Devleti'nde yaşayan gayrimüslimler kıyafet konusunda biraz daha rahat takılabiliyor, bazıları yörelerine göre yüzleri açık veya kapalı dolaşabiliyorlardı. Rumeli ve İstanbul çevresinde yaşayanlar yüzlerini açık bırakabiliyorken Doğu ve Kafkasya'da yaşayan, genellikle Ermeniler, yüzlerini kapatıyordu. Adana ve çevresindeyse yüzler açık olabiliyor, ancak peçe takabiliyorlardı.
Sevgili muhabbetleri
image
Devlet-i Aliye'de el ele tutuşarak gezmek tabii ki yasak ve günah. Çiftler genelde ya tesadüfen ya görücü usülü ya da tarla ve bahçe gibi benzeri yerlerde çalışırken birbirlerine rastlayabiliyorlardı. İletişim ise mektupla gerçekleşiyordu. Bunların ışığında birçok ozan (özellikle divan edebiyatı) sevdikleri kadınlara şiirler, türküler, şarkılar söylüyordu. Ancak, dediğimiz gibi, en sık kullanılan iletişim aracı mektuplardı.
Evine ekmek getiren emekçi kadınlar
image
Bu başlık size biraz garip gelebilir ancak Osmanlı Devleti'nde sık rastlanmasa da evine ekmek getiren aile reisi kadınlar vardı. Bu kadınlar genelde ya yetim ya da dul oluyordu.
Osmanlı Devleti'nde bir kadının çalışması normal şartlarda hoş karşılanmasa da çalışan kadınlar elbette vardı. Kocasından ya da ailesinden miras kalan tarlaları işleten kadınlar, ya da ticaretle uğraşan bir aileden gelen kadının bohçasını toplayıp zengin kadınlara kumaş satması normal karşılanıyordu.
Dullara gelecek olursak..
Kocasından ayrılan kadın mirasın çok azını alıyor nafaka olarak da sadece 3 aylık geçinme parasını alabiliyordu. Bu şartlar altından daha fazla tutunamayan kadınlar mecburen çalışmaya başlıyordu. Genellikle tarlalarda çalışan kadınlar cariyelerden dolayı evlere temizliğe gidemiyor, bu konuda büyük sıkıntılar çekiyorlardı. Ancak yoksul ya da dul kadınlar kız çocuklarını zengin ailelere verebiliyordu. Bu durum Osmanlı Devleti'nde adet haline gelmişti.
Dindar kadınlar
image
Bilinenin aksine Osmanlı Devleti'nde kadınların dini konularda bilgisi genellikle erkeklerden fazlaydı. Ancak fıkıh öğrenimi veya kadılık yapmaları yasaklanmıştı.
Din eğitimi özellikle üst tabaka kadınlar arasında yaygındı. Bazıları ise Arap şeyhlerinden çekinmeden yardım alabiliyordu. Buna rağmen dini sohbetlerde kendi araları dışında konuşmaları caiz görülmüyordu.
Tarihi yapılar inşaa ettiren kadınlar
image
(Görseldeki cami Edirnekapı'da bulunan Mimar Sinan'ın Mihrimah Sultan'a adadığı Mihrimah Sultan Cami'dir)
Osmanlı Devleti'nde kadınlar paralarını keyiflerine göre harcayabiliyorlardı. Varlıklı kadınların bazıları vakıflara bağış yapıyor, bazıları bu vakıfları kendisi kuruyor, bazılarıysa bunların haricinde kendi adına çeşme, cami vb. yapılar inşa ettiriyordu. Özellikle cami gibi büyük ve kutsal yapıtları hanedan üyeleri büyük paralara yaptırıyordu. Bunlara örnek olarak Hürrem Sultan'ın kendi adına yaptırdığı külliyeyi ve kızı Mihrimah Sultan'ın kendi ismine yaptırmış olduğu iki camiyi sayabiliriz.
Boğaz ve deniz kıyılarındaki sarayaların birçoğu da varlıklı kadınlar tarafından finanse ediliyordu. Bugün İstanbul Boğazı'ndaki birçok yalı varlıklı, üst tabaka kadınlar tarafından yaptırıldı desek yanlış olmaz.
---
Bu içerik Osmanlı Devleti'nde İngiliz Konsolosluğu yapan Edward Wortley Montagu'nun eşi Lady Mary Wortley Montagu'nun mektuplarından derlenmiştir.

28 Nisan 2020

Sensiz

Yüreğimde heyelan, yüzünde Leonardo'nun fırça izleri...
Dağ eteklerinde hareler çiziyor mevsim...
Sen yoksun, mavi giysili hayalin dolaşıyor asılı eğriti perdelerde...
Bir tebessümün bin kahkahaya bedel, gamzelerin yanaklarında
dans ettikçe...
Kıvrak vücudundan gölge oyunları yayılır, tamtamlar çaldıkça
geceler boyu...
Siyaha boyanmış saatlerin cimri zamanlarında hasretin boncuk
boncuk ter olur bedenimde...
Yarım yamalak nefes, kabus rüyaların çıkmaz sokaklarında tükenir,
Yeşil tomurcukların nazlı çiçekleri boyun eğer mutsuz yağmurlara...
Sensiz sokakların kavurucu sıcakları, tokat gibi çarpar suratlara...
Anlam veremem bahar günü tepeme yağan lapa lapa karlara...
Ağlayan sazların gerilmiş tellerindeki mahsun ezgilerde,
Sivri kayaların zirvelerinde kokunun estiği yellerde,
Kulaklarıma pike yapan acıklı türkülerde...
Anaforlu özlemler dağlar, dermansız soluk tenimi...
Buruk yalnızlıklar siner, gurup kızıllığının boyadığı isimsiz vadilere,
Yosun kokulu şafak zamanlarında, gurbet yolcularının hüznü çöker
sensiz mekanlara...
Deniz kabuklarının kuşattığı sütunlarda yankılanır hasret şarkıları,
Sevgine matem, ruhumdan kabarır çaylak duygular, güçsüz
itirazlar koyu karanlığa...
Gamlı isyanlar yükselmekte gökkubbeye, çatışmakta yıldızlarla
her an...
Tan yeri ağarmakta; uykusuz gözbebeklerine düşer süsülen ışığa engel yorgun kirpikler...
Kesilmekte, sefil geceler boyu duvarlarda aksedip serilen iniltiler...
Tıkanmakta sirenlerin çaldığı kulaklarım...
Pencereden sızmakta aydınlık, çürümüş arzulara gömülen gecenin sonunda...
Boylu boyuna uzanmış bitap bedenip, sensiz sevgiye kahretmekte...

Meriç Dilsiz 2002

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!