Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


08 Şubat 2020

MUTLU -HUZURLU-KEYİFLİ HAFTALAR OLSUN :)

YAŞAMIN YANKISI

Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış. Birden çocuk ayağı takılıp düşüyor ve canı yanıp 'AHHHHH' diye bağırıyor. İleride bir dağın tepesinden 'AHHHHH' diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor. Merak ediyor ve - ''Sen kimsin?'' diye bağırıyor. Aldığı cevap 'Sen kimsin?' oluyor. Aldığı cevaba kızıp - ''Sen bir korkaksın!'' diye tekrar bağırıyor. Dağdan gelen ses 'Sen bir korkaksın!' diye cevap veriyor. Çocuk babasına dönüp - ''Baba ne oluyor böyle?'' diye soruyor. - ''Oğlum'' der babası, ''Dinle ve öğren!'' ve dağa dönüp ''Sana hayranım!'' diye bağırıyor. Gelen cevap ''Sana hayranım!'' oluyor. Baba tekrar bağırıyor, ''Sen muhteşemsin!'' Gelen cevap; ''Sen muhteşemsin!'. Çocuk çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu anlayamıyor. Babası açıklamasını yapıyor: - ''İnsanlar buna yankı derler, ama aslında bu yaşamdır. Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir. Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev! Daha fazla Şefkat istediğinde, daha şefkatli ol! Saygı istiyorsan insanlara daha çok saygı duy. İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan sen de daha sabırlı olmayı öğren. Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır, her kesiti için geçerlidir.'' Yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır.

huzur

03 Şubat 2020

Ömrün...

 

Ömrün altın kesesine benzer!
Zaman;  hepimizin en değerli hazinesidir. Halbuki çoğumuz en değerli hazinemizin para olduğunu zannederiz. Ama paramızı boşa harcasak bile, onu geri kazanmanın yolunu bulabilirsiniz. Halbuki, söz konusu olan zaman olunca giden gider. Hayatımızın bir kısmı da boşa gitmiş olur. Bakın Mevlânâ zamanın değerini bilme konusunda bizi nasıl uyarır: “Ömrün, altın kesesine benzer, geceyle gündüz de para sayan adamdır. Bilmeden, anlamadan sayar durur, nihayet kese boşalır, ay tutulur”  Dolayısıyla Mevlânâ’ya göre; “En büyük israf, ömrün boş yere harcanmasıdır. Çünkü bir saatlik ömür, yüz bin dinarla geri çevrilemez.”Gerçekten, bugün, her birimize 24 saat veya 1440 dakika veya 86 400 saniye sunar. Zenginlere de fakirlere de 24 saatlik fırsat verilir ve zaman, hiç kimseye ayrıcalıklı davranmaz. Yalnızca şunu sorar, ben buradayım benimle ne yapmayı düşünüyorsun?Bir batılı yazar da şöyle der; “ İnsanlar bana:  Bu kadar şeyi nasıl başarabiliyorsun?” diye sorduklarında, kaba olmak istemeyerek, onlara genellikle şöyle cevap veriyorum: “Siz nasıl bu kadar az şey yapabiliyorsunuz?” Bence insanların sınırsız bir potansiyeli var. Eğer kendilerine inansalar ve harekete geçseler, çoğu insan olağanüstü şeyler yapabilir. Ancak çoğumuz bunu yapmıyor. Televizyonun karşısına geçiyor ve yaşam sonsuza dek sürecekmiş gibi davranıyoruz.”Oysa, Mevlânâ aynı gerçeği çağlar ötesinden,“Zamanın değerini bil! Onu boş yere harcama! Yerinde ve güzel harca!”  diyerek çarpıcı bir şekilde dile getirir.
Anın oğlu ol!
Mevlânâ Mesnevi’de “Sufî, bulunduğu ânın oğludur. Dostum bu iş yarına kalsın demek, yolunun anlayışına uymaz” der. Ânın oğlu olmak, çocuğun babasına hizmet etmesi gibi, sizin de âna hizmet etmeniz anlamına gelir. Çünkü her ânın size yüklediği görevler vardır. Elinizdeki biricik zaman dilimi, içinde bulunduğunuz ândır. Her ne yapacaksanız şimdi yapmalısınız. Anın oğlu olmanın bir anlamı da, insanın tüm enerjisini bir âna toplaması, yoğunlaşması diğer bir ifadeyle konsantrasyon gücünü kullanmasıdır. Mevlânâ, bu gücü kullanmayı engelleyen zihni dağınıklığa karşı ise şöyle uyarır, “Aklını sen her tarafa dağıttın. Akıl suyunla her dikenin kökünü sularsan mana fidanı nasıl meyve verebilir.”
Ömrünü şu içinde bulunduğun bugün say !
Bilgece yaşamayı öğrenmek ve farkındalığımızı geliştirmek için en önemli ipucu, Mevlânâ’nın “Dün bitti, cancağızım yarın henüz gelmedi, bugünü yaşa!” ve “Dün geçti, evvelki gün de geçti.  Biz bugüne bakalım. Çünkü, gün, bugündür…”  tavsiyelerine uyarak, mümkün olduğunca bugünü yaşamaktır. Bunun için yapacağımız en önemli alıştırma, düşüncelerimizin müfettişi olup onu sık sık kontrol ederek, geçmişi irdelediğinde, ya da geleceğe kaygılandığında bunu farkedip tekrar âna odaklanmaktır.Mevlânâ bakın hepimizi nasıl şimdinin değerini bilmeye teşvik etmekte ; “sen aklını başına al da, ömrünü şu içinde bulunduğun bugün say. Bak bakalım, bugünü hangi sevdalarla harcıyorsun”“Zavallı insan, senin bütün ömrün ancak bugünkü yaşadığın ömürdür, başka gün değil! Geçip giden dünü, gelecek olan yarını düşünme! Bugününü iyi kullan. ”“Ömrünü, şu içinde bulunduğun bugün say”Ânı yaşayan ve şimdi önemli olan şeyler üzerinde yoğunlaşan insan, ufak şeyleri dert etmez. Psikolojisini ve moralini bozmaz. Mevlânânın şu sözüne kulak verir: “Bir pire için yepyeni kilimi yakma. Sineğin verdiği baş ağrısı yüzünden gününü zayi etme.”
Bir yepyeni sayfa aç da kurtul dünden!
Sizin geçmiş olarak düşündüğünüz şey eski bir şimdi’nin zihinde depolanmış halidir. Siz geçmişi hatırladığınızda, bir anıyı yeniden canlandırırsınız ve bunu şimdide tekrar yaşarsınız.Sadece iki şey, ânı yaşamanın keyfini çalabilir; geçmişe ilişkin olumsuz düşünceler ve geleceğe ilişkin gereksiz ve olumsuz kaygılar ya da düşünceler. Onun için Mevlânâ “Şu, içinde bulunduğun tek anlık ömrünü fırsat bil ve onunla meşgul ol. Ne geçmişle üzül, ne gelecekten kork” diye seslenir.Ayrıca, o; “Geçene acınmak hatadır…..Gitti mi gitti gider ! Gayri onu anmanın hiç bir faydası yoktur!“,“Geçmiş gitmiş şeye üzülme. Fırsatı kaçırdın mı hayıflanma artık.”ve“Geçmişi bırak da, eldekini ara” diyerek geçmişin zihinsel ve psikololojjik yüklerinden kurtulmaya çağırır.Geçmişi değiştiremezsiniz. Ancak geçmişten dersler çıkarabilirsiniz. Benzer bir durum ortaya çıktığında, benzer şeyleri farklı yapabilirsiniz. Geçmişten ne kadar çok şey öğrenirseniz, yaşadığınız pişmanlıkların sayısı o kadar az olur. Böylece yaşadığınız ânın tadını daha fazla çıkarabilirsiniz. Mevlânâ’ya kulak verelim; « Pişman olmayı adet edinirsen boyuna pişman olur durur, nihayet bu pişmanlığa da daha fazla pişman olursun! Ömrünün yarısı perişanlıkta geçer, öbür yarısı da pişmanlıkta heder olur gider. Bu fikri, bu pişmanlığı terk et de, daha iyi bir hal, daha iyi bir dost, daha iyi bir iş ara! »
Geleceği düşünme, geleceğe bakma da, az sızlan, az kederlen!
Gelecek dediğimiz hayal edilen bir şimdidir, o zihnin bir projeksiyonudur. Gelecek geldiğinde, şimdi olarak gelir.Mevlânâ’nın “değersiz şeyleri altın yapan bir simya“ olarak gördüğü hayal gücünüzün ve düşüncelerinizin kontrolünü kaybetmek, sizin bu anı değerlendirmenizi engeller. Örneğin, misafirlerin ne düşündüğünü, amirinizin size ne kadar kızdığını, yarınki sınavdan kalacağınızı, söylediğiniz yanlış bir sözü, davranışı, hoşlanmadığınız bir hareketi ve daha pek çok olayı düşünmek şu anı kaçırmanıza yol açar. “Anı yaşa”, hayatı eğlenerek, çılgınlık yaparak, sorumsuzluk içinde ya da umursamazca yaşamak anlamına gelmez. Anı yaşamak, zihninizin içinde, gelecek korkusu ve geçmişin izleri arasında kaybolmadan şimdiki zamanı yaşamak, geçirdiğiniz zamanın farkına varabilmektir. Sadece geleceği düşünüp gelecekte yaşamak doğru değildir; çünkü o zaman endişe ve gerginliklere kapılıp gidersiniz. Mevlânâ’nın tavsiyesine kulak verelim, “Geleceği düşünme, geleceğe bakma da, az sızlan, az kederlen. ”Ancak, gelecek için plan yapmak önemlidir. Bu korkuları ve belirsizlikleri azaltır. Geleceğe hazır olursanız, bugün daha az endişe ve gerilim yaşar, içinde bulunduğunuz ânın tadını çıkarırsınız. Bugün yapmanız gereken şeyler üzerine yoğunlaşırsanız, geleceğinizi istediğiniz gibi kurma olasılığınız artar. Mevlâna’nın uyarısına kulak verelim: “Sakın yarın deme. Nice yarınlar geçti. Ekin zamanı tamamıyla geçmesin, uyanık ol!”
Sonuç
Mevlânâ’nın mesajına kulak vererek  ânın oğlu olur da, eğer kendinizi tamamen yaptığınız işe verirseniz, daha üretken, daha yaratıcı, daha kalıcı olursunuz. Bu da başarı ve huzuru getirir. En zor koşullarda bile, bütün bunlar insana gerekli enerjiyi, güveni ve motivasyonu sağlar. Vaktin oğlu olduğunuzda, patoloji (hastalık), depresyon ve evham, güneş altındaki buz gibi eriyip gider.
Mevlânâ’ya göre; “Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir.” Dolayısıyla, gelecekte ve geçmişte yaşamamak, sadece içinde bulunduğumuz dakikaları iyi değerlendirmek gerekir.
Dostlar, sonuç olarak, şu içinde yaşadığımız anın ne kadar önemli olduğunun farkına varalım, her şey şu yaşadığımız dakikalarda oluyor ve  bu ânı ne kadar iyi değerlendirirsek, geçmişten elde ettiğimiz deneyimler o derece değerli ve geleceğimiz de o ölçüde iyi olacaktır.
Yüce milletimizin yaşadığımız son depremde üzüntüsü büyüktür. Ölenlere Allah'tan rahmet diliyorum. Hepimizin başı sağolsun...

 
 

01 Şubat 2020

Afife Jale



3 Nisan 1919'da, Hüseyin Suat'ın Yamalar adlı oyununda Emel rolü ile ilk kez sahneye çıkarak Türk tiyatrosunda sahneye çıkan ilk Müslüman kadın oyuncu oldu. Asıl ismi Afife olan sanatçı, bu oyunda «Jale» takma ismini kullanmış ve daha sonraları Afife Jale adıyla anılmaya başlanmıştır.
Yaşamı
Erken yaşamı ve ilk yılları
1902 yılında İstanbul'un Kadıköy semtinde dünyaya geldi. Babası Hidayet Bey, annesi Methiye Hanım, kardeşleri Behiye Hanım ve Salâh Bey'dir. İstanbul Kız Sanayi Mektebi'nde eğitim görmüş, Darülbedayi'nin 10 Kasım 1918'de tiyatro kursları için açtığı sınavı kazandı. Müslüman kadınların sahneye çıkmasının halen geleneksel olarak yasaktı ancak Darülbedayi, Müslüman kadınların sadece kadınlara özel gösterilerde oynayacakları gerekçesiyle Müslüman kadınları bünyesine almıştı. Afife Hanım, kabul edilen beş Müslüman kadından biri idi. Diğer hanımlardan üçü kursu bıraktı; Refika Hanım suflör olarak Darülbedayi kadrosunda yer aldı. Afife Hanım ise mülazim artistlik (stajyer oyuncu) kadrosuna girdi. 1920 yılına kadar oyunların provalarına katıldı, fakat sahneye çıkamadı.

1919 yılının 13 Nisan gecesi Kadıköy'deki Apollon Sineması'nda ilk gösterimi yapılacak olan, Hüseyin Suat'ın Yamalar adlı oyununda, Emel rolünü oynayan Eliza Binemeciyan'ın Paris'e gidişi üzerine onun yerine “Jale„ takma adı ile sahneye çıktı. Böylece sahneye çıkan ilk Türk kadını olarak tarihe geçti. O günden sonra “Afife Jale” olarak anılan Afife Hanım, ertesi hafta Tatlı Sır oyunu ile sahneye çıktı ve o gece polis tarafından tutuklanmak istendi. Kınar Hanım'ın yardımıyla kaçtı. Üçüncü piyesi olan Odalık oynanırken tiyatro polis tarafından basıldı ve tutuklanmamak için kaçmak zorunda kaldı. Babası Hidayet Bey, tiyatro oyuncusu olmasına karşı idi. Afife Hanım, ayrılmak zorunda kaldı. Dahiliye nezaretinin Müslüman kadınların kesinlikle sahneye çıkamayacaklarına dair bildirisi Darülbedayi Yönetim Kurulu’na ulaştırılınca işten çıkarıldı.

Yaşadığı sıkıntılar nedeniyle şiddetli baş ağrıları çeken Afife Hanım, doktorunun morfinle tedavi yoluna gitmesi üzerine morfin bağımlısı oldu. Birkaç yıl sonra Burhanettin Tepsi Kumpanyası ile Anadolu'da turneye çıktı; daha sonra da Fikret Şadi'nin Milli Sahne'siyle çeşitli kentlerde temsiller verdi. 1923 yılında Türkiye'de cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra yeni rejim Türk kadınlarının sahneye çıkması önündeki yasal engeller kaldırmış, tersine kadınların sahneye çıkmasına destek olmuştu. Ancak morfin bağımlılığı nedeniyle sanatçının sağlığı bozuldu ve tiyatroyu bırakmak zorunda kaldı.

Özel hayatı
1928 yılında gittiği bir Hafız Burhan konserinde ona tamburuyla eşlik eden Selahattin Pınar ile tanıştı ve 1929 yılında evlendi. Selahattin Pınar, Nereden Sevdim O Zalim Kadını, Anladım Sevmeyeceksin Beni Sen Nazlı Çiçek gibi birçok şarkıyı onun için bestelediği düşünülür. Ancak Afife Hanım'ın morfin bağımlılığı evliliklerini olumsuz etkilediği için 1935 yılında boşandılar.

Ölümü
Uyuşturucu bağımlılığından kurtulamayan Afife Jale, son yıllarını Darülbedayi' deki dostlarının yardımıyla yatırıldığı Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi' nde geçirdi. Hastanenin morfimanlar koğuşuna 24 Temmuz 1941'de vefat etti. Mezarı Kazlıçeşme Kabristanındadır.

Anısını yaşatan projeler
1997 yılından beri sanatçının anısında Yapı Kredi tarafından Afife Tiyatro Ödülleri düzenlenmektedir. Hayatı Şahin Kaygun'un yönettiği 1987 yapımı Afife Jale ve Ceyda Aslı Kılıçkıran'ın yönettği 2008 yapımı Kilit filmine konu olmuştur. Selahattin Pınar ile ilişkisi Can Dündar tarafından çekilen 2003 yapımı Yüzyılın Aşkları: Afife ve Selahattin adlı belgesele konu oldu.

Bestesi Turgay Erdener'e, koreografisi Beyhan Murphy'e ait Afife Jale Bale Süiti (1998) ve Selva Erdener'in Afife adlı müzik albümü sanatçının anısını yaşatan eserlerdendir.

Afife Jale'yi bir kez daha onurlandırmak adına 2016 yılında 20. Afife Tiyatro Ödülleri töreninde o güne kadar Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü ve Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu ödüllerini almış yirmi oyuncunun Afife Jale olarak poz verdiği fotoğraflardan oluşan Afife Jale'ye Saygı adlı fotoğraf sergisi sergilenmiştir.

Bu adamın adı Farid Farjad

 


Bu adamın adı Farid Farjad. Iranlı. Dunyaca ünlü bir keman virtüözü. 1979'da İran'da Humeyni yönetimi ele geçirince müziği haram saydı. Farid Farjad ABD'ye gitmek zorunda kaldı. Müzik yaptığı için günahkar sayıldı ve İran'a girişi yasaklandı.

Türkiye’ye geldiğinde ODTÜ’de verdiği konser esnasında seyircilere şöyle seslenmişti: “Türkiye ülkem kokuyor” Ardından da “Ama ülkem burası kadar şanslı değil. Sizin Atatürk’ünüz var. Umarım bir gün benim ülkem de bu kadar şanslı olur.”
Aslında bu cümle o kadar büyük bir mesaj veriyor ki... Atatürk'ün kıymetini anlamak için yaptıklarını biraz okumak bile yeterli değil mi...

24 Ocak 2020

SEVERMİŞİM MEĞER

Keyif dolu bir Hafta sonu dileğiyle
 

SEVERMİŞİM MEĞER

yıl 62 Mart 28
Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
akşam oluyor
dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim toprağı severmişim meğer
toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
ben sürmedim
platonik biricik sevdam da buymuş meğer

meğer ırmağı severmişim
ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin
bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek

gökyüzünü severmişim meğer
kapalı olsun açık olsun
Borodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe
hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ın
kulağıma sesler geliyor
gök kubbeden değil meydan yerinden
gardiyanlar birini dövüyor yine

ağaçları severmişim meğer
çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino’da kışın
çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar
kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
İzmir’in kavakları
dökülür yaprakları
bize de Çakıcı derler
yar fidan boylum
yakarız konakları
Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
ucu işlemeli

yolları severmişim meğer
asfaltını da
Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e
asıl adı Göktepe ili
bir kapalı kutuda ikimiz
dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak

hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım
eşkiyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok
ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır
bunu bir kere daha yazdımdı
çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum Ramazan gecesi
önde körüklü kaat fener
belki böyle bir şey olmadı
….
çiçekler geldi aklıma her nedense
gelincikler kaktüsler fulyalar
İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yı
ağzı acıbadem kokuyoryaşım on yedi
kolan vurdu yüreğim salıncak buluklara girdi çıktı
çiçekleri severmişim meğer
üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948
yıldızları hatırladım

severmişim meğer
gözümün önüne kar yağışı geliyor
ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını severmişim

güneşi severmişim meğer
şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın

meğer denizi severmişim
hem de nasıl
ama Ayvazofki’nin denizleri bir yana

bulutları severmişim meğer
ister altlarında olayım ister üstlerinde
ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara

ayışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvası
severmişim
yağmuru severmişim meğer
ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim
beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın
içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider
yağmuru severmişim meğer

ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde
yanında pencerenin
altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
bir eski ölümdür benim için
Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
saçları saman sarısı kirpikleri mavi

zifiri karanlıkta gidiyor tren
zifiri karanlığı severmişim meğer
kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer
meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek

NÂZIM HİKMET
(19 Nisan 1962)

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!