Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


Eserler-Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eserler-Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2021

Zaman su gibi akıyor

63312_4486920684981_275173933_n[1]güz ve kış ve ilkbahar geçti
yaz çarçabuk geçti
hepsi tekrar tekrar geçtiler
bu bana uzun geldi.
...
gecem avurtlarım gibi çöktü
ve çöktüm.
sabahım, sabahlarım
kabından taşan sütler gibi büyüdü
ve taştım.
gün güne taşındı, yıl yıla
gitmedim, gidemedim.
ki dedim
bana söz vermeliydi biri
sesi uzaklardan gelen
görünmez yıllarla ilgili.
evet bize söz vermeliydi biri, sesi uzaklardan gelen, görünmez yıllarla ilgili...
Edip CANSEVER

15 Kasım 2021

Kayıp Cennet ne anlatıyor?

Telif hakkı Alamy 

John Milton'ın destansı şiiri Kayıp Cennet, etkisi bakımından İngiliz edebiyatında Shakespeare'in ardından ikinci sırada gelir. Milton'ın bu eseri ne anlatıyordu, neden önemliydi?

Milton'ın Kayıp Cennet adlı eseri bugün pek okunmuyor. Ama bu ay 350 yılını dolduran bu destansı şiir, bugün bile İngiliz edebiyatını şekillendiren eşsiz eserlerden biri olmaya devam ediyor.

10.000 mısrayı aşkın bu destanda cennete girme savaşı ve insanın cennetten kovulmasının hikâyesi anlatılır. Onlarca bölümde cennetin kaybedilmesini, gözden düşen Şeytan'ın ve insanın gözüyle anlama çabası görülür. Dinin eskisi kadar etkili olmadığı laik bir çağda bile bu destan okura isyan, hasret ve kefaret arzusu konusunda etkili bir tefekkürü ifade eder.

Varlıklı bir aileden gelmesine rağmen Milton'un dünya görüşü kişisel ve siyasi mücadelelerle şekillenir. İngiltere'nin iç savaş sürecinde (1642-51) sıkı bir cumhuriyetçi olarak tanınır. 1649'da İngiliz kralı I. Charles'ın idamından iki ay sonra Milton yeni cumhuriyette Yabancı Diller Sekreteri sıfatı ile diplomatlık yapar. Zira İngilizcenin yanı sıra Yunanca, Latince, İtalyanca, Felemenkçe, Almanca, Fransızca, İspanyolca dillerinde şiir yazan, İbranice, Aramice (Suriye'de konuşulan) ve Süryanice okuyabilen bir şairdi. 

Michael Munkacsy bu resminde Milton'ı Kayıp Cennet'i kızlarına yazdırırken resmetmiş. 

Avrupa'da Milton, İngiltere'deki radikal yeni rejimin ve Cumhuriyetin bilge savunucusu olarak ün kazanmıştı. Fakat gözleri iyi görmediği için diplomatik seferlerini sınırlamak zorunda kaldı. 1654'te tamamen kör olmuştu. Yaşamının son 20 yılında şiirlerini kendisi söylemiş, başkaları yazmıştı.

Kayıp Cennet'te Milton kör peygamberlerin ruhunu çağırmak için klasik Yunan şiirinden, Homeros'tan yararlanır, aklın gözüyle gören Teb kâhini Tresias'tan yardım umar.

Milton 1658'de Kayıp Cennet'i yazmaya başladığında yastaydı. O yıl hem 23. Sonesinde ölümsüzleştirdiği ikinci karısını, hem de Koruyucu Lord unvanı ile Cumhuriyet döneminde İngiltere'yi yöneten Oliver Cromwell'i kaybetmişti. Onun ölümü cumhuriyetin yıkımını hızlandırmıştı. Kayıp Cennet işte bu yıkılan dünyaya bir anlam verme, Tanrı'nın işlerini insanın ve Milton'un kendi gözünde meşru kılma çabasıydı.

Fakat bu kişisel özellikler, şiirde teolojinin tuttuğu yeri gölgeleyemez. Edebiyat eleştirmeni Christopher Ricks'in dediği gibi "Sanat sanat için midir? Sanat Tanrı içindir." Milton'ın bugün fazla okunmamasının nedeni, 'yıkılan' bir dünyayı dini bir lafızla açıklamaya çalışmasıdır. Zira onun döneminde gözde olan bu dinsel ifadeler artık kullanım dışıdır. Püriten Milton hoşgörü, boşanma ve kurtuluş gibi çok çeşitli konularda teolojik tartışmalarla geçirmişti ömrünü.

John Martin'in bu resmi Kayıp Cennet'te cehennemin
 başkenti olarak anılan Pandemonium'u gösteriyor. 

Kayıp Cennet "Hain Melek" olarak bilinen Şeytan'ın yaratıcısı Tanrı'ya karşı isyanının ardından cehenneme gönderilmesi ile başlar. "Cennetin Tiranlığı" olarak gördüğü şeye itaat etmeyi reddeden Şeytan, Tanrı'nın yarattığı insanı günaha teşvik ederek intikam alır. Milton kurtuluş yolunu göstermeden önce "İnsanın İlk İtaatsizliği"nin canlı bir dökümünü verir.

Rick Kayıp Cennet'in "Tanrı'nın adaleti konusunda ateşli bir tartışma" olduğunu ve Milton'ın Tanrı'sının katı ve zalim olduğunu söylüyor. Tersine Şeytan'ın ise karanlık bir karizması ("kulağa hoş gelir sözleri") ve kendi kaderini eline alma gibi devrimci bir talebi vardır. Konuşmalarını demokratik yönetim diliyle, "özgür tercih", "rıza", "halkoyu" gibi kavramlarla süsler ve "Cennette kul olacağıma Cehennemde kral olurum" der.

Cromwell gibi Milton da görevinin Tanrı'nın yeryüzündeki krallığında yol göstermek olduğuna inanıyordu. 'Kralların kutsal hakkı' konseptinden nefret etmekle birlikte, Benjamin Franklin'in ifadesiyle "Tiranlara Karşı İsyan Tanrı'ya İtaattir" düşüncesiyle Milton kendisini Tanrı'ya teslim etmektedir. 

Milton'ı "gerçek bir şair" olarak anan William Blake Kayıp
Cennet'ten çok sayıda ilüstrasyon yapmıştı. 

Kayıp Cennet çoğunlukla siyasi ve dini tartışmalara konu olsa da aslında aşk da içerir. Milton'a göre Havva biraz da Adem'e yakın olmak için günaha girmiş, Adem de "seni kaybetmek kendimi kaybetmektir" sözleriyle onu takip etmiştir.

Kayıp Cennet 1667'de Londra'da yayımlandığında Milton artık gözden düşmüştü. 1660'ta Stuart hanedanlığı yeniden tahta geçmeden birkaç ay önce Milton bir bildiri yayınlayarak krallığı reddetmişti. Bunun üzerine eserleri yakılmış, Londra Kalesi'nde hapsedilmiş, idamdan kıl payı kurtulmuştu.

Oysa Kayıp Cennet kraliyet yanlıları tarafından bile övgüyle karşılanmıştı. "İnsan beyninin ürettiği en üstün eserler" arasında yer aldığını söyleyenler vardı.

Milton ayrıca sansüre karşı duruşuyla bilinir. "Bilme, konuşma ve vicdanıma göre özgürce tartışma özgürlüğü olmalı" diyordu bir yazısında. Şiir dili de yeniydi; kendi ifadesiyle "kafiyenin sıkıntılı ve modern sınırlarından arınmış" bir tarz kullanıyordu. 

Philip Pullman'ın 'Altın Pusula' adıyla filme çekilen 

'His Dark Materials' kitabı da Kayıp Cennet'ten esinlenmişti. 

Frankenstein'ın yazarı Marry Shelley'nin Kayıp Cennet'ten esinlendiği, ünlü İngiliz şair Wordsworth'un de ünlü Londra 1802 sonesine başlarken Milton'a yakardığı bilinir.

Ancak 20. yüzyılda bir "Milton Tartışması" çıktı ortaya ve onun mirasını eleştirenler oldu. Bunlar arasında TS Eliot ve "Milton en kötü zehirdir" diyen Ezra Pound da vardı. Destekçileri arasında ise CS Lewis gibi inançlı Hristiyanlar da "Bu destanın bu kadar iyi olmasının nedeni Tanrı'yı kötü gösterdiği içindir" diyen William Empson gibi ateistler de vardı. Malcolm X de hapisteyken Kayıp Cennet'i okumuş, Şeytan'a sempati duymuştu.

Son yıllarda Kayıp Cennet yeni hayranlar yarattı. Bazıları kelime kullanımı ve müzikalite bakımından Milton'ın Shakespeare'i aştığını iddia ediyor.

Milton'ın mısralarıyla bitirecek olursak: "Akıl kendi mekânın yaratır, kendi başına cehennemi cennete, cenneti cehenneme çevirebilir."

Benjamin Ramm BBC Culture

26 Ekim 2021

Yalnız Değiliz

Yalnız Değiliz

Bir ufka vardık ki artık Yalnız değiliz sevgilim. 

Gerçi gece uzun, Gece karanlık 

Ama bütün korkulardan uzak. 

Bir sevdadır böylesine yaşamak, 

Tek başına Ölüme bir soluk kala, 

Tek başına Zindanda yatarken bile, 

Asla yalnız kalmamak. 

Şafakları ben balığa çıkarım 

Akan akmayan sularda Benim, 

Bütün tezgahlarda paydosa giden Bir bahar akşamı dünyada. 

Ben dört duvar arasında değilim Pirinçte, pamukta ve tütündeyim, 

Karacadağ, Çukurova ve Cibalide. 

Zehirli kör yılanları Ve sıtmasıyla 

Gün yirmidört saat insan avında Karacadağda çeltikler. 

Bir kız çocuğunun gözyaşı gibi 

- Ayak bileklerinde bir dizi boncuk, 

Sol omzunda nazarlık, 

Dağ başında unutulmuş üşümüş, 

Minicik bir aşiret kızının - 

Damla-damla, berrak olur pirinci. 

Kamyonlarla, katır kervanlarıyla Beyler sofrasına gider... 

Çukurovam, Kundağımız, kefen bezimiz Kanı esmer, yüzü ak. 

Sıcağında sabır taşları çatlar, Çatlamaz ırgadın yüreği. 

Dilerse buluttan ak, Köpükten yumuşak verir pamuğu. 

Külhan, kavgacıdır delikanlısı, 

Ünlü mahpusanelerinde Anadolumun En çok Çukurovalılar mahpustur, 

Dostuna yarasını gösterir gibi, 

Bir salkım söğüde su verir gibi, 

Öyle içten Öyle derin, 

Türkü söylemek, küfretmek, Çukurova yiğidine mahsustur... 

Tütünü bilir misin? 

"Kız saçı" demiş zeybekler, Su içmez her damardan, 

Yerini kolay beğenmez, Üşür Naz eder, 

Darılır İki parmak arasında kıyılmış, 

Bir parçası var kalbimin İncecik, ak kağıtlara sarılır, 

Dar vakit yanar da verir kendini. 

Dostun susan dudağına... 

Sokaklardan, Kıyılardan, Gök mavisinden, Ekmeğinden, 

Canevinden ayrı düşmeye 

Yani bütün hasretlerin kahrına 

Ve zehrine çaresiz kalmaların, 

İlk nefesi Hızır gibi yetişir Cibalide sarılan cıgaranın... 

Tütün isçileri yoksul, Tütün işçileri yorgun, 

Ama yiğit Pırıl - pırıl namuslu. 

Namı gitmiş deryaların ardına Vatanımın bir umudu... 

Ahmed Arif.

16 Nisan 2021

Violet Jessop’un akılalmaz hikayesi!

Titanik dahil olmak üzere üç gemi kazasından sağ kurtulan hemşire Violet Jessop’un akılalmaz hikayesi!

“Yaşayacak günü varmış” söylemi halk arasında oldukça sık duyduğumuz bir kalıptır. Tesadüf eseri kazalardan kurtulan insanların hikayeleri her daim ilgi çekici olmuştur. Ancak hemşire Violet Jessop bu kurtuluş hikayesini tam üç kez yaşadı. Üstelik bir tanesi dünyanın en büyük facialarından biri olarak kabul edilen Titanik kazasıydı. İşte ölüme meydan okuyan hemşirenin akılalmaz hikayesi...

1887 yılında Arjantin’de doğan Violet Jessop’un hayatı tam anlamıyla ölümle mücadele ederek geçti. İrlandalı göçmen bir ailenin kızı olarak doğan Violet Jessop, altıncı çocuk olarak dünyaya gözlerini açtı. Doğduğu anda tüberküloza yakalanan Jessop’un yalnızca birkaç ay yaşayacağı düşünülüyordu. O ise hastalıkla savaştı ve hayata tutundu. 16 yaşında babasını kaybeden Violet Jessop, İngiltere’ye taşınmaya karar verdi vebir gemide hostes olarak çalışmaya başladı. 23 yaşındayken annesinin izinden giderek kamarot olmaya karar verdi. Mesleki hayatı, o zamanlar çok ünlü olan "White Star Line" firmasının "RMS Olimpik" gemisiyle limandan ayrıldı. Jessop’un ilk seyrinde mürettebatı olduğu RMS Olimpik ve RMS Hawke gemileri çarpıştı. Kazada can kaybı yaşanmadı. Her iki gemide de ağır hasar meydana geldi ancak ikisi de güvenli bir şekilde limanlarına dönmeyi başardı.

Yaşadığı gemi kazasından sonra Jessop, bri daha sefere çıkmamaya karar vermişti. Ancak yakın çevresi onda bu durumun travma yaratmaması adına korkusunu üzerine gitmesini tembihledi. Bu sefer de Jessop, Titanik’te çalışmaya başladı. Yolculuğun 5. seyir gününde, 10 Nisan 1912'de Titanik buz dağına çarptı. Violet hemen kamarasındaki yataktan kalkarak güverteye gitti ve çocuklarla kadınların cankurtaran botlarına binmelerine yardım etti. Sıra ona geldiğinde kaybolmuş bir bebeği de yanına alarak 16 numaralı cankurtaran botuna bindi. Okyanusun ortasındaki 8 saatlik bekleyişin ardından sabah, hayatta kalan herkesle beraber Carpathia isimli gemi tarafından kurtarıldı. Kurtarılan kadınlardan biri gelip elindeki bebeği hiçbir şey söylemeden alana kadar bebeği kucağından hiç indirmedi.

Titanik faciasından 4 sene sonra Violet kendini İngiliz Kızıl Haçı için "HMHS Britannic" adlı gemide hemşire olarak çalışırken buldu. Britannic başlangıçta bir yolcu gemisiydi fakat daha sonradan hastaneye dönüştürüldü. Yaşanan ani patlama sırasında gemi Ege Denizi'nde seyir halindeydi. Violet denize atladı ama geminin altına doğru çekildi ve sert bir şekilde kafasını çarptı. 1066 kişiden 30'u, hızla batmakta olan gemiden kurtulamadı. Yıllar sonra şiddetli baş ağrıları nedeniyle doktora giden Violet, baş ağrılarının batan gemiden kaçmaya çalışırken geçirdiği kazadan dolayı yaşadığı kafa travmasından kaynaklandığını öğrendi.


Yaşadığı zorluklara ve ölümle burun buruna gelmesine rağmen Jessop, 63 yaşında emekli olana kadar gemilerde çalışmaya devam etti. “Bayan Batmaz ” lakabı takılan 83 yaşında ise hayata veda etti.


22 Mart 2021

4. MURAT VE DERİCİ

4. MURAT VE DERİCİ

Birgün 4. Murat Sadrazamıyla birlikte tebdil-i kıyafet gezerken bir deri dükkanın önünde dururlar. Dükkan son derece kötü bir durumdaydı ve dericinin hali ise içler acısıydı.
İhtiyar derici sandalyesini çekmiş dükkanın önünde oturmaktadır.

...
Padişah: Selamın Aleyküm derici der. Derici şöyle gelenlere göz atar ve hemen toparlanarak:

-Aleyküm Selam Ya Cihan-ı Serdar der

Padişah: Yazı Kışa hiç katmadın mı?

Derici : Kattım ama hiç bir şey tutturamadım der..

Padişah: Peki geceleri hiç çalışmadın mı?

Derici: Çalıştım ama el aldı der.

Peki der Padişah sana bir kaz göndersem yolar mısın?

Derici yolarım der hem de hiç bağırtmadan..

Padişah dericinin yanından ayrılarak saraya döner. Sadrazam dayanamaz..

Haşmetlim der derici ile yaptığınız konuşmadan hiçbir şey anlamadım.

Padişah kızar Sadrazama dönerek.- Sen nasıl sadrazamsın der ne demek bir şey anlamadım. Derhal o dericinin yanına gideceksin ve ne konuştuğumuzu anlayacaksın. Eğer anlamazsan tez zamanda kelleni vurdururum der.

Korkuya kapılan sadrazam soluğu dericinin yanında alır.

Derici sadrazamın koşarak geldiğini görünce doğrularak.
—Hoş geldin der.

Sadrazam – Çabuk bana Padişahla ne konuştuğunuzu anlat der

Derici- Anlatırım ama bir kese altın vereceksin der

Sadrazam kelle korkusuyla kabul eder ve sorar

—Söyle bakalım gelenin padişah olduğunu nasıl anladın?

Derici- Padişah kılık değiştirmişti ama yeleğini değiştirmeyi herhalde unuttu üzerinde öyle kıymetli deriden yapılmış bir yelek vardı ki o yeleği ancak padişahlar giyebilirdi

Peki der sadrazam Yazı kış katmadın mı ne demek?

Derici- Anlatırım ama bir kese altın daha vereceksin der
Sadrazam mecburen kabul eder.
Derici- Padişah yazı kışa katmadın diye sordu yani yaz kış çalışıp kazanmadın mı ki sen ve dükkânın bu haldesiniz dedi bende çalıştım ama hiçbir şey tutturamadım dedim

Peki der Sadrazam. Geceleri hiç çalışmadın mı? Diye sordu

Derici -Anlatırım ama bir kese altın daha vereceksin der.
Sadrazam biraz da kızarak kabul etmek zorunda kalır.

Derici -Yani padişah geceleri çalışıp çocuk filan yapmadın mı özellikle oğlun yok muydu sana yardım edecek demek istedi. Bende yaptım ama oğlum olmadı kızlarım oldu onları da elin oğlu aldı dedim…

Peki der sadrazam Padişah sana bir kaz yollasam yolar mısın dedi o ne demek?..

İhtiyar derici elindeki altın keselerini şöyle hafifçe havaya atıp tuttuktan sonra…

Eeeee.. Onu da artık sen anla sadrazamım demiş…

16 Şubat 2021

Ahmaklar Gemisi – Ted Kaczynski

 

Bir zamanlar, bir geminin kaptanı ve ahbapları denizciliklerini çok beğenir ve kendilerine çılgınca hayran olurlarmış. Bir gün kaptan, ününe ün katmak için geminin yönünü kuzeye çevirince işler biraz karışmış…

Bir zamanlar, bir geminin kaptan ve zabitleri kendi denizciliklerini çok beğenir ve kendilerine çılgınca hayran olurlardı. Gemiyi kuzeye çevirdiler ve tehlikeli buzullarla karşılaşıncaya kadar yol aldılar. Kendilerine yalnızca denizcilikteki ebedi başarılarını gösterme fırsatı vermek için kuzeye doğru çok daha tehlikeli sularda yol almaya devam ettiler.

Gemi daha yüksek enlemlere ulaştıkça, yolcular ve mürettebat giderek rahatsız oldu ve aralarında tartışmaya, içerisindeki bulundukları koşullar hakkında şikayet etmeye başladılar.

“Titriyorum” dedi usta gemici, “Bu kadar kötü bir yolculukta daha önce hiç bulunmamıştım. Güverte buzla kaplı; gözetleme yerindeyken rüzgar ceketimi bıçak gibi kesiyor; ön yelkene camadana vururken neredeyse parmaklarım donuyor; ve tüm bunlar için ayda 5 şilin alıyorum.”

Bunun kötü olduğunu mu düşünüyorsun!” dedi kadın yolcu. “Soğuktan geceleri uyuyamıyorum. Bu gemideki kadınlar erkekler kadar battaniye alamıyor. Bu adil değil!

ahmaklar-gemisi-1
Hieronymus Bosch’un çizimiyle “Ahmaklar Gemisi”

Meksikalı denizci sözü kesip konuşmaya katıldı: “Chingado! Ben, İngiliz gemicinin aldığı maaşın sadece yarısını alıyorum. Bu iklimde kendimizi sıcak tutmak için bol yiyeceğe ihtiyacımız var; İngiliz daha çok alıyor. Ve en kötüsü, ikinci kaptanlar sürekli emirlerini İspanyolcanın yerine İngilizce olarak veriyorlar.

Herkesten daha çok şikayet edecek nedenim var” dedi Amerikan Yerlisi gemici. “Eğer soluk benizliler atalarımın topraklarını yağmalamasaydı, bu gemide, buzdağlarının ve kutup rüzgârlarının arasında olmayacaktım. Hoş, sakin bir gölde kanoyla gezinecektim. Tazminatı hak ediyorum. En azından, kaptan bana barbut oynatmam için izin vermeli ki biraz para kazanabileyim.”

Lostromo söz aldı: “Dün, birinci zabit bana ‘ibne’ dedi. İsimler takılmadan eşcinsel ilişkiye girme hakkım var.

Bu gemide kötü davranılan sadece siz insanlar değilsiniz.” diyerek yolcuların arasındaki hayvansever araya girdi. Sesi öfkeyle titriyordu. “Geçen hafta ikinci zabiti geminin köpeğini iki kere tekmelerken gördüm!

Yolculardan biri üniversite profesörüydü. Ellerini ovuşturarak hiddetle söylendi, “Bunların hepsi korkunç! Ahlaksız! Irkçılık, seksizm, türcülük, homofobi, işçi sınıfının sömürülmesi! Ayrımcılık! Toplumsal adalete sahip olmalıyız: Meksikalı gemici için eşit maaş, bütün gemiciler için yüksek maaş, Amerikan Yerlisi için tazminat, kadınlar için eşit battaniye, eşcinsel ilişki hakkı ve köpeği daha fazla tekmelemek yok!”

Yolcular “Evet, evet!” diye bağırdı. Mürettebat “Hay hay!” diye bağırdı. “Ayrımcılık! Haklarımızı talep etmeliyiz!

Kamarot boğazını temizledi.

Hepinizin şikayet etmek için iyi nedenleri var. Fakat bana göre gerçekten yapmamız gereken şey gemiyi döndürmemiz ve güneye doğru gitmemiz, çünkü eğer kuzeye gitmeye devam edersek er geç batacağız. Sonra maaşlarınızın, battaniyelerinizin, eşcinsel ilişki haklarınızın size yararı olmayacak, çünkü hepimiz boğulacağız.

Fakat kimse onu dinlemedi, çünkü o sadece bir kamarottu.

Kaptan ve zabitler, kıç güvertedeki makamlarından tartışmayı izliyor ve dinliyordu. Birbirlerine gülümsediler ve göz kırptılar. Kaptanın el hareketiyle üçüncü zabit kıç güverteden indi. Yolcular ve mürettebatın toplandığı yere ağır adımlarla yürüdü ve onların arasında durdu. Çok ciddi bir ifade takınarak konuştu:

Biz kaptanlar kabul etmeliyiz ki bu gemide mazur görülemez şeyler olmakta. Şikayetlerinizi duyana kadar bu kadar kötü bir durum olduğunu anlayamadık. Bizler iyi niyetli insanlarız ve sizler için en iyisini yapmak istiyoruz. Ancak kaptan oldukça eski kafalı ve kendi bildiği yolda ilerler. Somut değişiklikler yapmadan önce biraz kışkırtılması gerekebilir. Benim şahsi fikrim, eğer gayretle protesto ederseniz – fakat her zaman barışçıl ve geminin kurallarını ihlâl etmeden – kaptanın ataletini sarsar ve gayet haklı olarak şikayet ettiğiniz problemlere çözüm getirmeye zorlarsınız.”

Bunu söyledikten sonra üçüncü zabit kıç güverteye doğru yol aldı. Gider gitmez yolcular ve mürettebat arkasından, “Orta yolcu! Reformcu! Liberal! Kaptanın yardakçısı!” diye bağırdı. Fakat yine de söylediği gibi yaptılar. Kıç güvertenin önünde buluştular. Kaptanlara hakaretler savurdular ve haklarını talep ettiler: Usta gemici “Daha yüksek maaş ve daha iyi çalışma koşulları istiyorum” diye haykırdı. Kadın yolcu “Kadınlar için eşit battaniye” diye haykırdı. Meksikalı gemici “Emirleri İspanyolca olarak almak istiyorum” diye haykırdı. Amerikan Yerlisi gemici “Barbut oynatma hakkı istiyorum” diye haykırdı. Lostromo “İbne olarak adlandırılmak istemiyorum” diye haykırdı. Hayvansever “Köpeğin daha fazla tekmelenmesine hayır” diye haykırdı. Profesör “Devrim, hemen şimdi” diye haykırdı.

Kaptan ve zabitler aceleyle bir araya toplandı ve birkaç dakika görüştü. Bütün bu süre boyunca birbirlerine göz kırptılar, gülümsediler ve birbirlerini doğrularcasına kafalarını öne eğdiler. Daha sonra kaptan kıç güvertenin önünde durdu ve büyük bir cömertlik göstererek, usta gemicinin maaşının ayda 6 şiline yükseltileceğini; Meksikalı gemicinin maaşının İngiliz gemicinin üçte ikisi kadar olacağını, ve ön yelkene camadana vurma emrinin İspanyolca verileceğini; kadın yolcuların bir battaniye daha alacağını; Amerikan Yerlisi gemicinin Cumartesi akşamları barbut oynatabileceğini; lostromonun gizlice eşcinsel ilişkiye girdiği sürece ibne olarak anılmayacağını ve mutfaktan yemek çalmak gibi gerçekten ahlaksız şeyler yapmadığı sürece köpeğin tekmelenmeyeceğini duyurdu.

Yolcular ve mürettebat bu imtiyazları büyük bir zafer olarak kutladı. Fakat ertesi sabah, tekrardan memnuniyetsizlik hissettiler.

Usta gemici “Ayda altı şilin çok düşük bir ücret ve hâlâ ön yelkene camadana vururken parmaklarım donuyor” diyerek homurdandı. Meksikalı gemici “Hâlâ İngilizlerle aynı maaşı veya bu iklim için yeterli yiyeceği alamıyorum” dedi. Kadın yolcu “Biz kadınlar hâlâ kendimizi sıcak tutacak kadar battaniyeye sahip değiliz” dedi. Diğer yolcular ve mürettebat da benzer şikayetlerde bulundu. Profesör onları kışkırttı.

Konuşmalarını bitirdiklerinde, kamarot, bu sefer diğerlerinin duymamazlıktan gelemeyeceği kadar yüksek bir sesle konuştu:

“Köpeğin mutfaktan bir parça ekmek çaldığı için tekmelenmesi, kadınların eşit battaniyeye sahip olmaması, usta gemicinin parmaklarının donması gerçekten korkunç; ve Lostromo’nun istediği halde neden erkeklerle ilişkiye giremediğini anlamıyorum. Fakat buzulların şu an nasıl kalın olduklarına ve rüzgârın nasıl daha fazla sert estiğine bakın! Bu gemiyi geriye, güneye doğru çevirmemiz gerekiyor. Eğer kuzeye gitmeye devam edersek, buzullara çarpacak ve batacağız.”

“Ah, evet” dedi Lostromo, “Kuzeye doğru gitmeye devam etmemiz gerçekten korkunç bir şey. Fakat neden tuvalette sevişmek zorundayım? Neden gay olarak anılmam gerekiyor? Diğer herkes gibi iyi biri değil miyim?”

“Kuzeye doğru ilerlemek korkunç” dedi kadın yolcu. “Fakat görmüyor musun? Tam da bu nedenle kadınların kendilerini sıcak tutmak için daha çok battaniyeye ihtiyacı var. Hemen şimdi kadınlar için eşit battaniye talep ediyorum!”

“Tamamen doğru” dedi profesör, “Kuzeye doğru yol almak hepimiz için büyük sıkıntılar yaratıyor. Fakat yönümüzü güneye doğru çevirmek gerçekçi olmaz. Zamanı geri çeviremezsin. Durumumuzun üstesinden gelmek için iyi hazırlanmış bir yol bulmalıyız.”

“Bak” dedi kamarot, “Kıç güvertedeki bu dört kaçık adamın yollarına devam etmesine izin verirsek, hepimiz batacağız. Eğer gemiyi tehlikeden uzaklaştırırsak, daha sonra çalışma koşulları, kadınlar için battaniye ve eşcinsel ilişki hakkı için endişelenebiliriz. Ama önce bu gemiyi çevirmemiz gerekiyor. Eğer bir kısmımız birlik olur, bir plan yapar ve biraz cesaret gösterirsek, kendimizi kurtarabiliriz. Çok fazla insana gerek yok – yedi veya sekizimiz yeterli. Kıç güverteye saldırabilir, bu delileri gemiden atabilir ve gemiyi güneye çevirebiliriz.”

Profesör sesini yükseltti ve sert bir şekilde “Şiddete inanmıyorum. Ahlaksızca” dedi.

Lostromo “Şiddet kullanmak etik değil” dedi.

Kadın yolcu “Şiddetten çok korkuyorum” dedi.

Kaptan ve zabitler herşeyi izliyor ve dinliyordu. Kaptanın bir işaretiyle üçüncü zabit ana güverteye indi. Yolcuların ve mürettebatın arasına kadar geldi ve gemide hâlâ bir takım sıkıntılar olduğunu söyledi.

“Epey ilerleme kaydettik” dedi. “Fakat daha fazlası gerçekleşmeyi bekliyor. Usta gemicinin çalışma koşulları hâlâ sert, Meksikalı hâlâ İngiliz ile aynı maaşı alamıyor, kadınların hâlâ erkekler kadar battaniyesi yok, Amerikan Yerlisi’nin Cumartesi geceleri oynattığı barbut ellerinden alınan toprakları için değersiz bir karşılık, Lostromo’nun eşcinsel ilişkiye tuvalette girmesi adil değil ve köpek hâlâ kimi zaman tekmeleniyor.”

“Bence kaptanın yeniden harekete geçirilmeye ihtiyacı var. Eğer hep birlikte başka bir protesto gerçekleştirirseniz işe yarayacaktır – şiddetsiz olduğu sürece.”

Üçüncü zabit geminin kıç tarafına doğru ilerlerken, yolcular ve mürettebat arkasından hakaretler yağdırdı. Ama yine de ne dediyse yaptılar ve başka bir protesto için geminin kıç güvertesi önünde toplandılar. Çılgınca bağırıp çağırdılar, yumruklarını savurdular ve hâttâ kaptana çürük yumurta attılar (ustalıkla yana çekildi).

Kaptan ve zabitler şikayetleri dinledikten sonra aceleyle bir araya toplandı. Konuşmaları süresince birbirlerine göz kırptılar ve sırıttılar. Daha sonra kaptan kıç güvertenin önüne geldi ve usta gemiciye parmaklarını sıcak tutsun diye bir eldiven verileceğini, Meksikalı gemicinin İngiliz gemicinin dörtte üç maaşı kadar maaş alacağını, kadınlara bir battaniye daha verileceğini, Amerikan yerlisi gemicinin Cumartesi ve Pazar geceleri barbut oynatabileceğini, Lostromo’nun karanlıktan sonra alenen eşcinsel ilişkiye girebileceğini ve kimsenin kaptanın özel izni olmadan köpeği tekmeleyemeyeceğini söyledi.

Yolcular ve mürettebat bu büyük devrimci zafer karşısında çok mutluydu. Fakat ertesi günle birlikte tekrardan memnuniyetsizlik hissettiler ve aynı eski sıkıntılar hakkında söylenmeye başladılar.

Kamarot bu sefer sinirleniyordu.

“Sizi ahmaklar!” diye bağırdı. “Kaptanın ve zabitlerin neler yaptıklarını görmüyor musunuz? Bu gemiyle ilgili yanlışın ne olduğunu düşünemeyesiniz diye battaniyeler, maaşlar ve köpeğin tekmelenmesi hakkındaki saçma şikayetlerinizle sizleri meşgul etmeyi sürdürüyorlar – gemi kuzeye doğru daha da ilerliyor ve hepimiz boğulmuş olacağız. Eğer sadece bir kaçınız aklını başına toplar, bir araya gelir ve kıç güverteyi basarsak, bu gemiyi çevirebilir ve kendimizi kurtarabiliriz. Fakat tüm yaptığınız, çalışma koşulları, barbut oynatma ve eşcinsel ilişki hakkı gibi önemsiz küçük konular hakkında ağlaşmak.”

Yolcular ve mürettebat öfkelendi.

“Önemsiz!!” diye ağladı Meksikalı, “İngiliz gemicinin sadece dörtte üçü kadar maaş almam sence adil mi? Önemsiz mi?”

“Benim sıkıntıma nasıl saçma diyebiliyorsun?” diye bağırdı Lostromo. “İbne olarak anılmanın küçük düşürücü olduğunu bilmiyor musun?”

“Köpeği tekmelemek ‘önemsiz küçük bir konu’ değil!” diye haykırdı hayvansever. “Zalimce, insafsızca, vahşice!”

Kamarot, “Pekâlâ” dedi. “Bu konular önemsiz ve saçma değil. Köpeği tekmelemek insafsız ve vahşice. Gay olarak anılmak küçük düşürücü. Fakat gerçek sorunumuzla karşılaştırıldığında – geminin hâlâ kuzeye gidiyor olduğu gerçeğiyle karşılaştırıldığında – sizin şikayetleriniz önemsiz ve saçma, çünkü eğer bu gemiyi derhal çeviremezsek hepimiz boğulacağız.”

“Faşist!” diye haykırdı profesör.

“Karşı devrimci!” dedi kadın yolcu. Tüm yolcular ve mürettebat birbirlerinin ardından konuşmaya katıldı. Kamarotu faşist ve karşı devrimci olarak suçladılar. Onu bir kenara itip maaşlar, kadınlar için battaniye, eşcinsel hakları ve köpeğe nasıl davranılması gerektiği hakkında söylenmeye devam ettiler. Gemi kuzeye doğru yol almaya devam etti. Bir süre sonra iki buzdağı arasında parçalandı ve herkes boğuldu.

Çeviri: Serhat Elfun Demirkol

04 Şubat 2021

Sultanahmet'te Bir Evde

 


1996 yılında, Sultanahmet’te bir evde pek çok fotoğraf ve evrak bulduk. Bir çanta mektup, 7 albüm fotoğraf ve sayfalar dolusu nota.

Bir kemancı vardı fotoğraflarda ama tanıyamadım. Ev sahibi de tanımadığını söyledi. Hepsi çatıdaki bir sandıktan çıkmış. Şaşılacak şey...

O kadar çok nota sayfası vardı ki ve öylesine özenle yazılmışlardı ki hayran kaldım.

Aklıma bir anda Cihat Aşkın’a haber vermek geldi. Cihat Aşkın, memlekette keman işi konusunda bir otorite. E tabii o vakitler telefon falan yok. Birkaç örnek alıp Cihat Hoca’ya götürdüm.

Cihat hoca notaları görünce çok heyecanlandı.

-Tekin Bey, bunların devamı var mı? dedi.

-Bir sandık, dedim. Gözlerinin içi parıldadı.

-Gidelim hemen, dedi. Gittik.

Meğer tam bir hazine bulmuşuz. Çakmıyorum ki müzik işinden. Fakat Cihat hoca alıyor bir sayfa mırıldanıyor.

Baktım sahiden nefis ezgiler. Seyyan Hanım isminde bir şarkıcı varmış, ona ait eşsiz fotoğraflar. Sonra sahipsiz mektupların içindeki tarihi vesika niteliğindeki bilgiler...

Dayanamadım, sordum sonunda:

- Cihat Hocam kim yazmış bunları? Kim bu müzisyen?

- Necip Celal, dedi.

Arkadaş tanımıyorum ki... İçimden “Çok güzel” dedim. Necip Celal’se iyi. Anlamadığımı görünce o ünlü şarkıyı mırıldandı Cihat Aşkın:

“Sevdim bir genç kadını

Ansam onun adını

Her şey beni ona bağlar

Kalbim durmadan ağlar”

Yuh, bu şarkıyı kim bilmez! Tango gibi tango!

Çok acayip bir şeyler bulduğumuza bir kere daha ikna oldum. Ev sahibi bunları çöpe atacaktı. Ev temizliği diye giriştikleri işten nasıl bir hazine çıktı!

Ev sahibi kadın çok bir para istemedi.

- Aman alın götürün de yeter, dedi. Aldık, götürdük. Taksiye yükledik her şeyi.

Takside konuşuyoruz Cihat Hoca’yla. Daha doğrusu o sevinçten havalara uçmuş vaziyette. Şu ekteki fotoyu gösterdi.

- Kim bu? dedi.

- Bilmem ki hocam.

- Yahya Kemal

- Nasıl Yahya Kemal hocam bu?

- Gençliği, Paris yılları.

- Necip Celal’de ne işi var?

- E soyadı

- Soyadı mı?

- Necip Celal’in soyadı Andel. And içen kişi demek. Bu soyadını ona veren de Yahya Kemal. Böyle bir ahbaplıkları var.

- Vay be! Peki şu kadın kim?

- Ha o mu, meşhur Seyyan Hanım. Seyyan Oskay.

- Ben tanıyamadım. Çıkaramadım adını.

- Necip Celal’in şarkısını söylüyor.

- Hangi şarkısıydı?

-

“Mazi kalbimde bir yaradır

Bahtım saçlarımdan karadır

Beni zaman zaman ağlatan

İşte bu hazin hatıradır”

- Aaaa bildim, bildim. Bu şarkıyı söyleyen Seyyan Hanım mı yani?

- Evet, yalnız sözler Necdet Rüştü’nün. Müziği ise Necip Celal Andel’in.

- Nefis!

Cihat Aşkın’ın evine gittik. Büyükçe bir masa vardı. Koyduk evrakları üstüne.

Heyecanla hepsini seçiyoruz. Elime bir gazete haberi geçti, ünlü Alman sinema artisti Evelin Hold, Necip Celal’in meşhur “Mazi” şarkısını okumuş. Nerede? Kadıköy Hale Sineması’nda!

Vay be! Süpermiş.

Bir başka notta bu gazete haberinin hikâyesini anlatmış Necip Celal.

Haliyle inanmamış böyle dünyaca ünlü bir starın ülkemize gelip onun tangosunu söylemiş olduğuna:

“Çok hoşuma giden bu Alman artisti ne münasebetle ülkemize gelsin de benim tangomu okusun” demiş.

İnanmamakta ısrar eden Necip Celal’e bir arkadaşı gazetedeki bu haberi göstermiş.Haber doğru!

Beyoğlu’ndaki meşhur Tokatlıyan’da kalıyor Evelin Hold.Telefon ediyor Necip Celal.Teşekkür ediyor.Evelin Hold da kendisini uzun süredir aradığını, muhakkak görüşmek istediğini söylüyor

Necip Celal Andel de tıpkı Rodrigo gibi âmâ... Evelin Hold, Andel’in gözlerinin iyileşmesi için temennilerde bulunuyor ve Hale Sineması’ndaki konsere davet ediyor.

Evelin Hold, sahneye adımını atar atmaz salon yıkılıyor alkıştan. Hınca hınç dolu o gece Hale Sineması

Vaktiyle Londra’da duvarlara:

“Clapton is God” yazarlarmış. Evelin Hold da o gece öyle alkışlanıyor.

Sırasıyla; Fransızca, İtalyanca, Almanca şarkılar söylüyor ve nihayet sıra Türkçe şarkıya, yani Necip Celal’in Mazi’sine geliyor.

İşte o an Evelin Hold’un jesti geliyor...

Elini kaldırıp Necip Celali işaret ediyor Evelin Hold ve

“Mazi, Necip Celal” diyor.

“Ne göğsünde uyuttu beni

Ne buseyle avuttu beni

Geçti ardından uzun yıllar

O kadın da unuttu beni” diyor!

Şarkıyı o gece 4 defa söyletiyorlar Evelin Hold’a. Ortalık alkış kıyamet..

Şarkı bitince kulise gidiyor Necip Celal. Evelin Hold’a bir kere daha teşekkür ediyor ve ellerinden nazikçe öpüyor.

Fakat Evelin Hold sahiden hayran olmuş Necip Celal’e. O şiveli konuşmasıyla:

- Ne harika tangolar bunlar Necip Bey, diyor.

Velhasılıkelâm iyi dost oluyorlar...

Ertesi gece için randevulaşıyorlar. Nerede? Suadiye Plaj Gazinosu’nda.

Günlüğüne yazdığı notta Necip Celal o geceyi şöyle anlatmış:

“Suadiye plajı bana bu akşam her zamankinden daha güzel geliyor. Mehtap denizin üzerine vurmuş, etraf sessiz, konuşmadan geceyi dinliyoruz.

Oldukça kalabalığız, kıymetli artistimiz Feriha Tevfik, ağabeyim, Yusuf Kenan, Holywood muhabiri Turan Aziz ve daha bir çok sevdiğim arkadaşlarım...

Şimdi ellerimde akordeon, parmaklarım tuşların üzerinde, içimden kopup gelen bütün duygularımı söylüyor...

Kendimden geçmiş bir halde mütemadiyen çalıyorum. O da etrafın isteği üzerine Mazi’yi söyledi. Bu kadar duyarak çaldığımı hatırlamıyorum. Benden bizzat keman çalmamı istedi.

Schuman’ın Akşam şarkısı, Fibich Poem ve onun çok sevdiği Toselli serenad...

Kemandan yükselen sesler yavaş yavaş sönerken, mehtap da artık kayboluyordu.

Gazino tamamiyle bizim için kapatılmıştı. Onunla tadına doyulmaz, rüya gibi bir dans ettik, eğlendik.

Dans ederken bana:

‘Mazi’yi hiç unutmayacağım, dudaklarımdan hiç eksik etmeyeceğim’ dedi

Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. İçimden çoşup gelen bir takım sesler var. Kafamın içinde mütemadiyen dolaşıyor, fakat bir türlü toparlayamıyorum. İsteği üzerine akordiyonu elime alarak, ‘Ayrılık’ı çaldım.

Yanıma yaklaştı, dans eder gibiydik yine ama ele ele tutuşmuyorduk.

İşte o anda bana, üzerine çok samimi sözler yazılmış bir fotoğrafını verdi ve sonra tekrar dans etmeye başladık.

Ona bir cesaret:

‘Ne olur bu gece hiç bitmese’ dedim. Ben bu sözleri söylerken, plajın saati 3’ü çalıyordu. Sabah gidecekti. ‘Beni unutma” dedim. ‘Sen de’ dedi.

O akşam ağabeyimin Erenköy’ündeki köşkünde kalacaktım. Yayan yürümeyi tercih ederek sessizce eve geldim.

Zihnim hep onunla meşgul..

O melodiyle meşgul.

Öylece pencerenin kenarına oturdum. Dışarıda yaz böcekleri, kurbağalar ve sık çalılar arasında duyulan bir tek bülbül sesi...

Ortalık hafifçe aydınlanır gibi oldu. Gayri iradi piyanoya doğru yürüdüm. Başımda inanılmaz bir ağrı.

Hemen oturup en sessiz pedala basarak içimden gelen sesleri yavaş yavaş çalmaya başladım. Çünkü başka türlü olmayacaktı. Mümkünü yoktu.

O gece yazdığım beste ise şöyleydi...

Sevdim bir genç kadını

Ansam onun adını

Her şey beni ona bağlar

Kalbim durmadan ağlar

Kemanımla ona bir ses verebilseydim eğer

Bu sesimle ona ersem bana dünyaya değer

Ne yazıkki deniz engin şu ufuklar ölgün

Bin elemle doluyor her yeni gün...”

Necip Celal, yazmamış: Yaşamış!

Biz Cihat hoca ile evrakları toplarken, eşi Nisan Hanım geldi. Ortada bir koli ve bizi harıl harıl çalışırken görünce şaşırdı:

- Hayrola Cihat, bunlar nedir? dedi.

- Görmen lazım. Çok şaşıracaksın.

Nisan Hanım fotoğrafları görünce sahiden pek şaşırdı:

- Dayım, dedi.

Ben konudan uzağım tabii...

“Arkadaş” dedim içimden, “Konu nereden nereye geldi.”

Elbette cehaletime de ayrıca yandım.

Bütün o evraklar Cihat Hoca’da kaldı. Uzun yıllar o notalarla uğraştı durdu. Derledi

 ,topladı, düzeltti.

Nihayet o gün bulduğumuz eserleri bir albüm haline getirmiş. Sahiden çok sevindim buna.

Var olsun, benim için Necip Celal Andel albümünü ithaflı bir şekilde imzalamış Cihat Aşkın.

Daha böyle pek çok hikâye vardı o günlüklerin içinde. Pek çok şarkının yazılış serüveni vardı.

Tango da ne güzel bir icat be kardeşim. Yüreğini şenlendiriyor insanın.

21 Ocak 2021

Neden MUHTAR ÇAKMAĞI...!

Eski zamanlarda köyün birine bir çakmak getirmişler, çakmak o kadar kıymetli ki sağı-solu yakmaması, yanlış işlerde kullanılmaması için güvenilir birine teslim etmek gerekiyormuş. Köylüler toplanıp bu ateş aletini kime verelim diye düşünmüşler, sonunda güvenilir olarak muhtara çakmağı ve yetkiyi vermişler, ihtiyaç duydukça muhtar gelir ateşimizi yakar demişler. Öyle de olmuş ama Muhtar çakmağı alınca -ateşin sahibi- olarak giderek saygınlığı artmış, etrafında dalkavuklar, yağcılar toplanmaya başlamış. Saygı arttıkça muhtarın kibri de büyümüş.

Etrafından daha çok saygı, daha çok korku beklemeye başlamış. Ateşi kendine verenin köylüler olduğunu unutmuş. Dalkavukların da tahrikleri ile ateşi baskı ve korkutmak için kullanmaya başlamış, kiminin evini, kiminin tarlasını yakmış.

Tarlalar sürülemez, evler yaşanamaz hale gelmiş. Muhtarın baskısından köylüler yavaş yavaş köyden ayrılmaya başlamışlar. Ticaret durmuş, köye gelen  çerçicilerin ayağı kesilmiş, çevre köyler gelişirken muhtarın köyü giderek gerilemiş.

En sonunda köylülerden biri kendileri gerilerken, çevre köylerin nasıl geliştiğini merak edip çevre köylerden birine gitmiş. Oradaki zenginliği, bağları, bahçeleri görünce sormuş;

-Sizde çakmak yok mu?

-Köylüler; var, demişler,

-Peki sizin köy böyle nasıl gelişti, bağınız, bahçeniz yanmadan nasıl böyle kaldı, bizim köyde her şey tarumar oldu?

-Köylüler; yoksa siz çakmağı bir kişiye mi verdiniz?

-Evet, muhtara verdik,

-Eyvah! büyük yanlış yapmışsınız, hiç çakmak bir kişiye verilir mi?

-Siz öyle yapmadınız mı?

-Hayır, biz öyle yapmadık, biz çakmağı bir kişiye verdik, çakmak taşını başka bir kişiye, benzinini başkasına verdik.

Ateş yakmak için üçünün bir araya gelmesi gerekiyor. Biri yanlış bir şey yapmaya kalksa, ötekiler izin vermiyor.

-Desenize biz hepsini bir kişiye vermekle kendi kendimizi yakmışız...!

22 Aralık 2020

DEDE KORKUT HİKAYELERİ

DEDE KORKUT HİKAYELERİ daha önceleri Oğuz Türkleri arasında meydana gelip de XIV. yüzyılın • sonları veya XV. yüzyılda yazıyla tesbit edildiği tahmin edilen bir hikâye 1325016382_287c536d5b42c2526095275cd8c22bda_528358198kitabıdır. Arap harfleriyle yazılmış asıl nüshası Dresden’de, ondan kopya edilmiş ikinci bir nüshası ise Berlin Kütüpanesi’ndedır. Son zamanlarda İtalya’da da bir nüsha bulunmuş ve yayınlanmıştır. Dede Korkut Hikâyeleri XIX. yüzyılın sonlarında ilim dünyasının dikkatini çekmiş, tam baskısı 1919’da Kilisli Rifat Bilge tarafından İstanbul’da yaptırılmıştı. Ondan önce, çeşitli vesilelerle bu hikâyelerden bahsedenler olmuştur. Nihayet Orhan Şaik Gökyay, yeni harflere çevrilmiş ilmî bir baskısını, etraflı bir önsözle birlikte 1940 yılında hazırladı. Daha sonra da birçok kere yayınlandı.
Kitaba «Dede Korkut Hikâyeleri» denilmesinin sebebi, Dede Korkut adında birinin, her hikâyede ortaya çıkarak, bir halk filozofu şeklinde, hakanlara akıl vermesinden, çocuklara ad koymasından, hayır dua etmesinden ileri geliyor. Bu Dede Korkut gerçekten yaşamış bir kişi olabilirse de tarih bakımından hiç bir şey bilinmemektedir. Hikâyelerde yüzlerce yıl yaşamış gösterildiği gibi, birkaç yüzyıllık bir zaman süresine ait yazılı kaynaklarda Kırgızistan’dan Anadolu’ya, Kırım’a kadar birçok bölgelerde Korkut Ata, Dede Korkut adından bahsedilir.
resized_525b7-36092632ortaasyadaturkler
Dede Korkut Hikâyeleri’nin asıl adı «Kitab-ı Dede Korkut alâ lisân-ı tâife-i Oğuzân» dır (Oğuz halkı diliyle Dede Korkut kitabı). İçinde kısa bir önsözle on iki hikâye vardır. Önsöz Dede Korkut’u tanıtır. Hikâyelerin hepsi lirik ve dasitanı mahiyettedir. Savaş hikâyeleridir. Türkler Müslüman olmadan önce meydana gelmiş, sonra Müslümanlığa göre değiştirilmiştir. Ağızdan anlatılarak halk arasında yayılmış, sonra bir dinliyen, bu hikâyeleri yazmıştır. Bugün bile Anadolu’nun bazı bölgelerinde, Dede Korkut kitabındaki hikâyelerden Bamsı Beyrek, Tepegöz gibi bazıları ağızdan anlatılır. «Dede Korkut Hikâyeleri», Türk halkbilgisi ve dil tarihi bakımından çok zengin bir hazine değerindedir.
Gayet sade, duru bir Türkçeyle yazılmış olan bu kitapta yer yer manzum parçalar da vardır. Aşağıya bu ölümsüz eserden iki hikâyenin özetini alıyoruz:
Deli Dumrul Hikâyesi Duha Kocaoğlu Deli Dumrul adında bir er, kuru bir çayın üzerinde köprü yaptırmış, geçenden otuz akçe, geçmi-yenden de kırk akçe alıyordu. Günün birinde köprüsünün başında oba kuran bir bölük halkının ağlaştığını duydu, sebebini öğrenmek istedi. Obalılar, al kanadlı Azrail’in içlerindeki bir yiği-tin canını aldığını yana yakıla anlattı-‘ lar, Deli Dumrul, Azrail denen bu al kanadlı yaratığın haddini bildirmeya karar verdi.
Deli Dumrul’un deli dolu sözlerini duyunca Tanrı’nın canı sıkılmıştı. Ona bir ders vermek için Azrail’i Deli Dumrul’un evine gönderdi. Başlangıçta Azrail’e atıp tutan Deli Dumrul, onun ağır basmaya başladığını görünce bu ‘ defa da yalvarmaya başladı. Azrail’e, Tanrı’yla kendisinin arasına girmemesini söyledi. Tanrı da DeLi Dumrul’a, kendi canının yerine bir başka canı Azrail’e teslim ederse kendisini bağışlıyabileceğini bildirdi.
Deli Dumrul önce yaşlı babasına, sonra yaşlı anasına yalvardı. İkisi de oğullarının yerine canlarını vermeye razı olamadılar. Deli Dumrul son çare olarak karısına geldi. Durumu anlattı.
— Kendisi «Ben Azrail’in pençesine düştükten sonra sen yeniden evlen, geride bırakacağım iki çocuğumuza iyi bak» dedi.
Fakat kadıncağız onun yerine Azrail’e teslim olmaya çoktan razıydı;
Ne dersin, ne söylersin
Göz açıp gördüğüm
Gönül verip sevdiğim
Koç yiğitim, şah yiğitim
Karşı yatan kara dağları
Senden sonra ben neylerim
Yaylıyacak olsam,
Benim mezarım olsun
Soğuk soğuk suların
İçecek olsam benim kanım olsun
Altın akçeni harcıyacak olsam
Benim kefenim olsun
Tavla tavla şahbaz atın
Binecek olsam benîm tabutum olsun
Senin o muhanet anan baban
Bir canda ne var ki sana kıyamamışlar
Arş tanık olsun, Kürsi tanık olsun
Yer tanık olsun gök tanık olsun.
Kadir Tanrı tanık olsun
Benim canım senin canına kurban olsun
Deli Dumrul bunu duyunca, son bir kere daha Tanrı’ya yakardı. Tanrı bu defa Deli Dumrul’a acıdı Çocuklarının kurtulması için kendi canlarına kıyamayan ana-babaya da kızmıştı. Azrail bu ana ile babanın canını alıp. Deli Dumrul la sevgili karısını bıraktı, ömürlerini de uzattı.
dedekorkut01-300x199Boğaç Han Hikâyesi
Oğuz İli’nde Bayındır Han adında bir han vardı Bayrağı altındaki beylere her yıl büyük bir şölen verirdi Bir gün. Ba ymclır Han gene böyle büyük biı şölen veriyofdu Oğuz İlinin dört yanından gelecek beylere ayrı ayrı çadırlar hazır latmıştı Oğlu olanlar ak çadırlara, kızı olanlar al çadırlara, hiç çocuğu olmı yanlar da kara çadırlara yerleştirilecekti
Dirse Han da şölene davetliydi. Kırk yiğitiyle, Bayındır Han’ın obasına geldi Hiç çocuğu olmadığı için onu kara çadırlardan birine yerleştirdiler, Dirse Han, buna çok üzülmüştü. Hani oracıkta yer yarılsa hemen içine giriverecekti Dirse Han. Şölenden dönünce olanları Karayazılı hatuna anlattı. Baş Başa verip Tanrı’ya yakardılar
Günlerden bir gün Tanrı onlara tosun gibi bir erkek evlât verdi. Yıllar çabuk geçti. Dirse Han’ın oğlu tığ gibi bir delikanlı oldu çıktı. Yalnız Oğuz İli nin geleneklerine göre, önemli bir iş göremediği için ona bir türlü ad konamamıştı. Bir gün Bayındır Han’ın canı boğa güreştirmek istedi Güreşin yapılacağı alanda Dirse Han’ın oğlunun üç arkadaşiyle oyun oynamakta olduğunu görünce, boğanın salıverilmesini emretti.
Çocuklar boğayı görünce çil yavrusu gibi kaçıştılar. Yalnız Dirse Han’ın oğlu yerinden kıpırdamadı. Herkes, merakla ne olacak diye bekliyordu Dirse Han’ın oğlu. boğanın tam alnına öyle bir yumruk savurdu ki hayvancağız olduğu yerde sendeledi kaldı. Delikanlıyla boğanın güreşi pek uzun sürmedi Dirse Han’ın oğlu boğayı kanlar içinde yere serdi. Bayındır Han, gördüklerinden pek memnun kalmıştı. Dirse Han’ın oğluna Boğaç Han adının verilmesini emretti.
Boğaç Han, gözü pek kahraman yapılı bir delikanlıydı. Onu sevenler olduğu gibi sevmiyenler de vardı. Babasının Kırk Yiğidi onu sevmiyenlerin başında geliyordu Kırk Yiğit, Boğaç Han’ı mertçesine yenemiyeceklerini biliyorlardı onun için aralarında bir oyun tasarlayıp Boğaç Han’ı babası Dirse Han’ın gözünden düşürmek, hattâ öldürtmek istediler.
Kırk Yiğit, Dirse Han’a Boğaç Han’ın Kötü niyetli bir kişi olduğunu, gizli işler hazırladığını anlatınca Dirse Han öfkesinden küplere bindi Oğlunu öldürmek için bir av düzenledi. O devirde delikanlıların babaları ile ava çıkabilmeleri çok önemli bîr olaydı Boğaç Han da, annesi de kıvanç içinde ava hazırlandılar. Dirse Han’ın neler tasarladığını nereden bileceklerdi ki!
Bir tesadüf eseri Boğaç Han, avdan ağır yaralı kurtulmuştu. Annesi, kırk yardımcısı ile birlikte, oğlunun yanına koştu Boğaç Han’ı iyileştirmek için gece-gündüz çalıştı.
Fakat o kırk kötü kişi Boğaç Han’la uğraşmaktan hâlâ vazgeçmemişlerdi. İkinci bir oyun daha hazırladılar. Dirse Han adamlarının sözüne inanıp oğluna kızdı. Yalnız şimdi Boğaç Han da akıllanmıştı Kırk yiğitiyle beraber kırk kötü adamının üzerine at koşturdu. Kanlı bir savaş oldu ama, sonunda suçluyla suçsuz anlaşıldı
Dirse Han yaptıklarına pişman oldu. Bayındır Han, Boğaç Han’a beylik üstüne beylik verdi Dirse Han oğlunun şerefine şölenler düzenledi. Oğuz İli’nin dört bucağından gelenler Boğaç Han’la babasını kutladılar Dede Korkut da geldi, Boğaç Han’a bir türkü düzdü.

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!