Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


12 Ekim 2020

ANKARA'NIN BAŞKENT OLUŞU


Lozan Barış Antlaşması'nın TBMM tarafından onaylanmasından sonra, İstanbul 23 Eylül 1923'ten itibaren tahliye edilmeye başlandı. 6 Ekim 1923'de İstanbul'un yabancı işgal kuvvetleri tarafından boşaltılması tamamlandı. Yabancı işgal kuvvetlerinin İstanbul'dan ayrılması, gündeme hükümet merkezi sorununu getirdi. İsmet Paşa (İnönü) hükümet üyesi olmakla beraber, Ankara'nın başkent oluşunu öngören önergeyi 9 Ekim 1923'te on dört arkadaşı ile birlikte, Malatya Milletvekili olarak TBMM'ne verdi. İsmet Paşa, Ankara'nın hükümet merkezi olması konusunu acil bir sorun olarak görmekte ve Lozan'dan itibaren zihnine yerleşmiş bulunduğunu ifade etmektedir. İsmet Paşa'ya göre, Ankara'nın başkent olması iç ve dış çeşitli sebeplere dayanmaktadır: "Lozan'da Batı dünyasının murahhasları, mütehassısları, diplomatları ile görüşüyorum. Bunlar İstanbul Hükümeti'ni İstanbul muhitini tanıyan insanlar ve yeni devletin o muhitin insanlarına göre kurulmasını arzu ediyorlar. Bunu her hallerinden anlıyorum. Bizim bakımımızdan meselenin daha ehemmiyetli ve değişik cepheleri var. Bir defa Boğazlar askeri bakımdan tamamıyla açık, tamamıyla emniyetsiz. Bu vaziyetteyiz. Lozan Antlaşması'yla elde edebildiğimiz neticeler ve tarihi şartlar bizi endişeye sevk ediyor. Ayrıca Anadolu'nun ortasında bulunarak ve bir Anadolu hükümeti olarak yeni devleti çalıştırmak istiyoruz".İsmet Paşa'ya göre; Ankara'nın hükümet merkezi olması meselesinin, hilafetle bir ilgisi yoktur. Fakat, Ankara hükümet merkezi olunca, hilafet bir bakıma devletimizin dışına atılmış oluyor: "Gerçi biz hilafeti devamlı bir müessese olarak düşünmüyoruz, Fakat Ankara'nın hükümet merkezi olması ve hilafet merkezinin İstanbul'da bulunması, ondan kurtulmak için ayrıca bir temel vasıta olacaktır."
Teklif edilen Anayasa maddesi gayet kısadır: Türkiye Devletinin makarrı idaresi Ankara şehridir." Ancak teklif edilen kanun maddesinin gerekçesi, Ankara'nın yeni Türkiye'nin merkezi olması gereğini açıklamaktadır. Gerekçe özetle, yeni Türkiye'nin varlığının, ülkenin kuvvet kaynaklarının gelişmesinin sağlanması, Anadolu'nun merkezinde başkent tesis etmek lüzumunu açıklıyor ve coğrafi ve stratejik durum, iç ve dış güvenlik de bunu gerekli görüyordu.
13 Ekim 1923'te TBMM'de kabul edilen tek maddelik bir yasa ile Ankara, yeni devletin başkenti olmuş ve böylece devlet merkezinin İstanbul olacağı yolundaki çekişmelere son verildiği gibi, Cumhuriyetin ilanı için de bir adım atılmıştır. Bu, aynı zamanda Milli Mücadele'nin başından beri uygulanan Ankara'nın İstanbul'a hakim olacağı esasının bir sonucu idi.
ANKARA'NIN BAŞKENT OLMASI İÇİN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞI'NA VERİLEN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ TEKLİFİ
Yüksek Başkanlığa,
Lozan Antlaşması'nın tamamlayıcılarından tahliye protokolünün uygulanması son bulmuş ve baştan başa yabancı işgalinden kurtulan Türkiye'nin fiilen kuruluşu tahakkuk eylemiştir. Milletimizin en değerli beldelerinden İstanbul'umuz, İslamiyet'in hilafet merkezi olma durumunu, İslam alemi içinde tahsisen ve hasren Türk milletinin savunma vasıtalarına emanet edilmiş olarak sonsuza kadar sürdürecektir. Diğer taraftan Türkiye Devleti'nin idare merkezi için Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde karar vermek zamanı gelmiştir.
Bir devletin merkezini tayin için esas olacak düşünce, yeni Türkiye'nin idare merkezinin Anadolu'da ve Ankara şehrinin seçilmesini gerekli kılmaktadır. Söz konusu düşünce; Antlaşma ile Boğazlar için kabul edilen hükümler, yeni Türkiye'nin varlığının esası, memleketin kuvvet kaynakları ve gelişmesini Anadolu'nun merkezinde tesis etmek gereği, coğrafi ve stratejik durumunun müsaadesi çerçevesinde iç ve dış güvenliğin sağlanması hususunda geçmişte edinilmiş tecrübelerle özetlenebilir. Bu düşüncelerin her biri, başlı başına bir önemli gerekçe sayılacak durumdadır.
Devletin idare merkezinin yeni bir şekilde tesis ve gelişmesine bir an önce başlamak iç ve dış tereddütlere son vermek için alttaki kanun maddesinin kabulünü arz ve teklif ederiz.


 Kanun  maddesi : Türkiye Devleti'nin idare merkezi Ankara şehridir. 9 Ekim 1923

Malatya:İsmet İnönü
Çorum:Ferit Törümküney
Diyarbakır:Zülfü Tiğrel
Ertuğrul (Bilecik):Dr.Fikret Onuralp
Kütahya:Seyfi Aydın
Malatya:Hilmi Oytaç
Kastamonu:M. Mahir
Erzurum:Rüştü
Erzincan:Sabit
Sivas:Rahmi
Bursa:Necati Kurtuluş
Bursa:Refet (Canıtez)
Konya:Kazım Hüsnü Bey
İstanbul:Ali Rıza Bebe
KarahisarıSahip:M. Kamil

Yoga

Yoga (Sanskrit), Hindistan kaynaklı fiziksel ve zihinsel disiplinleri tarif etmek için kullanılan bir kelimedir. Aynı zamanda Hinduizm, Budizm ve Jainizm'de çeşitli meditatif uygulamalara da yoga adı verilmektedir. Hinduizmde, altı geleneksel felsefe okulundan (āstika) biri olarak kabul edilir.

Sanskrit dilinde yoga kelimesi pek çok anlama sahiptir; "kontrol etmek", "boyunduruk altına almak" veya "birleştirmek" anlamına gelen Sanskrit "yuj" kelimesinden türemiştir. "Kavuşma", "bir araya gelme", "birlik", "karşılaşma" ve "yöntem" olarak çevrilebilir. Yoga uygulayan veya yoga felsefesini takip eden kişiye yogi ya da yogini adı verilir. Yogini ifadesi "yogi"isminin dişil kullanımıdır.


MD LG 0070MD LG 0074MD LG 0071MD LG 0072MD LG 0073MD LG 0075MD LG 0076MD LG 0077MD LG 0078MD LG 0079MD LG 0080MD LG 0081MD LG 0082MD LG 0083MD LG 0084MD LG 0085MD LG 0086MD LG 0087MD LG 0088MD LG 0089MD LG 0090MD LG 0091MD LG 0092MD LG 0093MD LG 0094

Patanjali'nin Yoga Sutralarına göre Yoga'nın sekiz bölümü

Patanjali'nin yazıları aynı zamanda aştanga yoga (Sekiz Basamaklı yoga) olarak bahsedilen sistemin temelini oluşturmuştur. 2. kitabın 29. Sutrasından alınmış bu sekiz basamak kavramı günümüzde uygulanan Raja yoga çeşidinin karakteristik temellerini oluşturur.

Sekiz basamak:

  1. Yama (Beş "geri çekilme"): Zarar vermeme, doğruluk, çalmama, tensel zevkleri kontrol etme, istifçilik yapmama
  2. Niyama (Beş "gözlem"): Arı olma, halinden memnun olma, ateşli istek, okuma, hatırlama
  3. Asana: kelime anlamı "oturma yeri", Patanjali'nin Yoga Sutra'larında meditasyonda kullanılan oturma duruşunu ifade etmektedir.
  4. Pranayama ("Nefesi askıya alma"): Prāna, nefes, "āyāma", durdurmak demektir. Ayrıca, yaşam gücünün kontrolü olarak da yorumlanabilir.
  5. Pratyahara ("Tecrit"): Dış nesnelerden duyu organlarını geri çekmedir.
  6. Dharana ("Konsantrasyon"): Dikkati tek bir nesne üzerine odaklamadır.
  7. Dhyana ("Meditasyon"): Meditasyon nesnesinin doğası üzerine yoğun tefekkürdür.
  8. Samādhi ("Özgürleşme"): Meditasyon nesnesi ile şuurun birleşmesidir.

Yoga'nın Tarihi

Vedik Samhitalarda bazı çilekeşlerden, Vedaların erken yorumları olan Brahmanalarda (MÖ 900-500), bu çilekeşlerin yaptığı uygulamalardan (tapas) bahsedilmektedir.Pakistandaki Indus Vadisi Uygarlığına (ortalama MÖ 3300–1700) ait alanlarda bulunan birçok mühürlerde, bilinen yoga veya meditasyon duruşlarının benzerini tasvir eden figürler bulunmuştur. Bu duruşlar, arkeolog Gregory Possehl'e  göre "yogayı işaret eden bir ayinsel disiplinin biçimini" önermektedir. Sonuçlanan bir kanıt henüz bulunmasa da, Indus Vadisi mühürleri ve yoga ve meditasyon uygulamaları arasındaki ilişki daha sonraları da birçok bilim adamı tarafından tartışılmıştır.

Meditasyondaki daha yüksek şuuru deneyimleme teknikleri shramana gelenekleri ve Upanishad geleneği tarafından geliştirilmiştir. .

Budizm öncesi erken Brahminik metinlerdeki meditasyonla ilgili net bir kanıt olmasa da, Upanişadların kozmolojik ifadeleriyle Buddha'nın kaydedilmiş en eski Budist metinleri arasındaki yakınlığı baz alarak, Wynne elementsiz ve biçimsiz meditasyonun Brahminik geleneğinde oluşturulduğunun iddia eder. Hatta bunun dışında gerçek olma olasılığı daha az olan bazı iddiaları da vardır. Upanişadlardaki kozmoloji ifadelerinin modern gelenekte de yansıtılmış olduğunu söyleyerek,geç Rg Vedik dönemde Nasadiya Suktanın modern geleneğin kanıtlarını içerdiğini iddia eder.

Patanjali'nin Yoga Sutra'ları

Hint Felsefesinde, yoga altı ortodoks felsefi okuldan birinin ismidir. Yoga felsefi sistemi Samkhya okuluyla çok yakından ilintilidir.

Patanjali tarafından açıklanan Yoga okulu, Samkhya psikolojisi ve metafiziğini kabul eder, ama Samkhya'nın gerçeğin 25 elementine ilahi varlığı da eklediğinden, Samkhya'ya göre daha teistiktir. Samkhya ve Yoga arasındaki paralelllikler o kadar fazladır ki, Max Müller "iki felsefenin arasındaki farktan Tanrı'lı Samkhya ve Tanrı'sız Samkhya diye söz etmek mümkündür..." demektedir.

Richard Wagner (Alman opera bestecisi)

Richard Wagner, (22 Mayıs 1813, Leipzig, Almanya – 13 Şubat 1883, Venedik, İtalya); Alman opera bestecisi, tiyatro direktörü, müzik teoricisi ve yazarı.
Geliştirdiği birleşik sanat eseri kavramı (Gesamtkunstwerk) ile müzik dünyasını etkiledi. Gerek müzik ve drama alanındaki yenilikleri, gerekse Yahudi karşıtı görüşleri nedeniyle 20.yy.’in en çok tartışılan müzik adamlarından olmuştur.
Hayatı ve Çalışmaları
185px-Richard_Wagner,_Paris,_186122 Mayıs 1813’te Almanya’nın Leipzig kentinde doğan Richard Wagner, polis memuru Friedrich Wilhelm – Johanna Wagner çiftinin 9 çocuğundan en küçüğüdür. Henüz 6 aylıkken babasını kaybeden Richard Wagner’in annesi Johanna, 9 ay sonra aile dostu olan ressam, oyun yönetmeni ve yazar Ludwig Geyer ile evlendi ve aile Dresden’e göçtü. Geyer, 1821’de öldü ve aile 1827’de yeniden Leipzig’e döndü.
Wagner, küçük yaştan itibaren tiyatroya ilgi duymaya başladı. Diğer kardeşleri de meslek olarak oyunculuk ve şarkıcılığı seçmişlerdi. İlk yaratıcı çalışması, 15 yaşında "Leubald and Adelaide" adlı opera metni idi. Weber’in bir operasını ve Beethoven’in bir senfonisini dinledikten sonra ise müzik tutkusu kendisini gösterdi. Leipzig Üniversitesi’ne devam etmeye başlayan Wagner, ayrıca bir sinagogda koro şefi olan Christian Theodor Weinlig’den 6 ay boyunca müzik dersi aldı, armoni ve kontrpuan öğrendi. 1832’de belli başlı eserlerinden ilki olan "Do Major Senfoni"’yi besteledi; eser, Leipzig ve Prag’da seslendirildi ve ilgi gördü. 1833’ten itibaren çeşitli küçük tiyatro topluluklarında orkestra şefi olarak çalıştı; 1834’te "Die Feen (Periler" operasının müziğini ve metnini yazdı. Bu eser, o hayattayken hiç seslendirilmediyse de ikinci operası olan ve Shakespeare’in "Kısasa Kısas" oyunundan hazırladığı "Das Liebesverbot" (Yasak Aşk) operası 1836’da Magdeburg’da sahnelendi.
1836’da şarkıcı Minna Planer ile evlendi. Eşini evlenmeye razı etmek için 2 yıl uğraştığı halde, bu evlilik kısa zaman sonra sadakatsızlık nedeni ile bir hayal kırıklığına dönecek yine de 1866’ya kadar sürecekti. Evlendiği yıl Konigsberg tiyatrosunda müzik direktörü olduysa da kısa bir süre sonra ayrılıp Riga’da benzer bir göreve başladı. Burada özellikle Beethoven eserlerini yönetti ve Rienzi operasını bestelemeye başladı.
1839’da alacaklılarından kaçarak önce Londra’ya gitti. Bir oyununun perdeye aktarılması sırasında yaşanan bir anlaşmazlık nedeni ile değerinin daha iyi anlaşılacağını düşündüğü Paris’e gitti. Berlioz ve başka sanatçılarla tanıştı. Yoksulluk içinde geçen Paris günlerinde Rienzi’yi tamamladı, Uçan Hollandalı operasının taslaklarına başladı.
1842’de Dresden Tiyatrosu Rienzi’yi sahnelemeye karar verince Paris’ten ayrılıp Dresden’e gitti. Eser, 6 saat süren çok uzun bir opera olmasına rağmen seyirciyi coşturmayı başarmıştı. Böylece Rienzi operası, Wagner’in Almanya’da adını duyurmasını sağlayan ilk eser oldu. 1843’de Uçan Hollandalı aynı kentte sahnelendi. Wagner, Dresden’de krallık orkestrası şefliğini yaptı. Romantik operası Tannhäuser 1845’de Dresden’de sahnelendiğinde geleneksel formların çok dışında bir eser olduğu için eleştirildi. Buna rağmen Franz Liszt, 3 yıl sonra Weimar’da bu eseri sahneledi ve Wagner’i her zaman destekledi. 1848 tanışan Wagner ile Liszt, ömürboyu dost oldular. Wagner, aynı yıl Löhengrin operasını tamamladıysa da sahneleme imkâni bulamadı. Yardımına yine Liszt koştu ve eseri 1850’de Weimar’da sahneledi. Wagner’in devrimci siyasi etkinliklerinden ötürü İsviçre’ye sürgüne gitmesi üzerine kariyerinde yeni bir dönem başladı.
Sürgün yaşamı 1862’ye kadar süren Wagner, İsviçre’de "Der Ring der Nibelungen" (Nibelungen Yüzüğü) adı verilen opera dizisini yazdı.Bu eser 4 ayrı operadan oluşmaktaydı. Eserin Nibelungen yüzüğü adını almasının sebebi ise, hikâyelerin birbirinin devamı olarak yazıldığı bu 4 ayrı operanın ardarda sahnelenmesi fikri idi. Bu arada varlıklı ipek tüccarı Otto Wesendonck ve eşi Mathilde ile tanıştı. Otto Wesendock, Zürih yakınlarındaki villasının bahçesindeki küçük bir köşkü Wagner ile eşi Minna’ya kiralayarak Richard Wagner ile eşi arasında doğan aşkın sürmesine farkında olmadan yardımcı oldu. Bu aşk, Wagner’e yeni eserleri için ilham verdi. Wagner böylece, operalarının en uzunu ve en zoru olan "Tristan ve İsolde"’i (1857-1859) yazdı. Eser, 1865’de Münih’te Bavyera Kralı’nın huzurunda sahnelendi.
Wagner, tahta yeni çıkan Bavyera Kralı II. Ludwig tarafından davet edilince hemen Almanya’ya gitmişti. Kralın desteği ile ekonomik sıkıntıları sona erdikten sonra tek komik operası "Die Meistersinger von Nürnberg" Nürnberg'in Usta Şarkıcıları operasını yazıp besteledi ve bu eser de Münih’te sahnelendi. Bu arada Bavyera Parlamentosu ülke parasının besteciye yedirildiği inancıyla sanatçıyı eleştirmekteydi. Öte yandan Franz Liszt’in ünlü orkestra yöneticisi Hans von Bulow ile evli kızı Cosima ile yaşadığı aşk çevreden tepki toplamaktaydı.
1866’da eşinden ayrılan Wagner, 1870’de Cosima ile evlendiğinde çiftin iki çocukları vardı. Wagner, orkestra eseri "Siegfried İdyll"’i 1870’de Coşima için besteledi. 1869-1870 yıllarında Yüzük operalarının ikisi Liszt tarafından sahnelendi.Bu sırada eserin tamamının sahneleneceği bir opera binası için kaynak bulma çabaları sürüyordu. Ümitsizliğe düştüğü anda Kral II. Ludwig'in desteği ile karşılaştı. Söylentilere göre eşcinsel olan Kral, Wagner'e ve onun müziğine duyduğu büyük aşkını kanıtlamak adına binanın yapımına yardım teklifinde bulundu. Bu büyük aşktan haberdar olan Wagner bu yardımı kabul etti. Opera binası 1874’de Bayreuth’ta birleşik sanat eseri (müzik, şiir, görsel sanatlar, dans gibi tüm sanatların operada harmanlanması) kavramına uygun olarak inşa edildi. Opera binasının inşa sürecinde Wagner kendi sanatının gereklerini göz önünde bulundurarak projenin büyük bölümüne çizimleri ile katkıda bulundu. 1876’daki ilk sanat festivalinde tamamı 18 saatlik bir eser olan Nibelungen yüzüğü sahnelendi.
1877’de Parsifal operasını yazmaya başlayan Wagner, “saf ırk” konusundaki polemik yaratan yazılarını yayınlamayı sürdürdü. Parsifal, 1882’de Bayreuth’ta sahnelendi. Wagner, 1883 kışını geçirmek için gittiği Venedik’te kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Bayreuth’taki villasının bahçesinde kendi adına hazırladığı mezarına gömüldü.

11 Ekim 2020

Türk Halı Sanatı

4CAJ171T9CAJE4L45CA0HUAODCARX2PJHCAXKX5IHCANSZ8GOCA8YCLEZCAUZV3LGCAIU3IOICA8XAKY7CAW8XO0GCAN5ES2ACAEFAV68CA4OUUQRCAZZIMUCCA3G0P1KCA9590Z2CA0F4RJUCAIL1JML 7CAQ5AS4ACAYQVR6MCA269CP6CAIKMFEHCAVSUHHECA7O285LCADIDCA9CAARE0INCA6T6SM7CAO5RM7RCA76X17UCAB52M85CA9F6Z2BCANF13V9CAG53T7QCAPYGFWUCA14AW6CCAKXSTE0CANXOKVG

Türklerin geleneksel sanatı olan halı, sanat tarihimizde haklı olarak seçkin bir yere sahiptir. Türk halı sanatı, Türk tarihinin akışı içinde biçimlenmiştir. Halıya dokuma sanatı içinde karakterini veren düğümlü teknik, ilk kez Orta Asya’da Türklerin bulunduğu bölgelerde ortaya çıkmış, gelişimini Türklerle sürdürmüş ve tüm İslam dünyasına Türkler tarafından tanıtılmıştır. Bu geleneksel sanatımızın varlığından, sağlam tekstil motifleri ve düğüm tekniği ile günümüzde de söz edebiliriz. Türk halısının bu teknik özellikleri, düzenli ve sürekli gelişmesinin en büyük dayanağı olmuştur. Düğümlü halıların çok uzun bir geçmişi vardır. Bu tekniğin bulunuşu, göçebe bir kavmin daha kalın ve ısıtıcı bir zemin bulmak arzusu gibi, pratik bir nedene dayanmaktadır.

1CACA1QYKCAI54J45CAJ2OFBZCARHP5NRCAZE062YCA8AM85YCADRB2IBCA64WOAICAT05ZZHCAV8HYIACA6TJAOACAKSOO2WCALUTQVGCA8OWZNLCA3QTR91CA2Q366BCAEFKPV4CA1XI7MNCAGS5WH31 7CA2BD8ZUCA8VWHORCA12Z8T4CA8JLW2RCAZ31QI2CAUK8PIXCAK8ZG13CAH3BFT5CA9O4NIBCAU8OYZPCA0CTNWICAERV03DCARA7RBXCAEKPHZ2CAMAL8KVCA1MYW9ECAB0YERICAFN7B29CAG6UZLU

Buluntular, düğümlü halının ilk kullanıldığı yerin Orta Asya olduğunu göstermektedir. Önemli olan,daha sonra büyük sanat değeri kazancak olan bu dokuma biçiminin, Türklerin bulunduğu CCAC2DEGHCA5SCXKLCAPF1948CA8BG0OICATWJ0RTCAPL6JHYCAYXY6E0CA0ONQPXCACAUFZFCAKM0VJOCABDR0TECA0083GICAHG4GT2CAJDB928CAWSAC72CA7OA6V8CAGUVVN1CALF2ZJ3CALWUU0I DCA730MPVCAO905CHCA68SJT8CASBFCS0CATD2TPPCAD7M4H1CAMW1B6OCAUW38F7CADBC8JNCACX8H1WCA0CFEKDCAP2WLHBCA26W0FHCA315BB8CA0O02BHCAX8VGMICASTYO0ECAP5RDCACAXJ8HCV

bölgede ortaya çıkmış olmasıdır. Altayların eteğinde, Pazırık kurganlarının birinde bulunmuş olan halı, konunun uzmanlarını çelişik düşüncelere yöneltecek teknik ve dekoratif özelliklere sahiptir. Türk düğümü tekniği (Gördes düğümü) ile yapılmış olması, Türk halı sanatının geleneksel tekniğinin çok eski bir geçmişe dayandığını göstermektedir. Bugün için tek örnek olan bu halıyı, Hun Türklerine ait kabul etmek, hem bulunduğu yer hem de tarihlendirme bakımından -M.Ö. 3. ile 1. yüzyıl arası- uygun görülmektedir.

Bu halının bulunmasından önce bilinenen eski düğümlü örnekler ise, Doğu Türkistan’da ele geçmiş olan küçük parçalardır. Bu örnekler, M.S. 3. ile 6. yüzyıl arasına tarihlenirler. Tek argaç üzerine açık düğümleme tekniği ile yapılmış olan bu halı parçaları, yalın geometrik motifleri ve parlak renkleri ile dikkati çekerler.

8CAYB2V7YCAF6LGW5CAZV9AYTCANRB511CAEX14J5CA1DGONECAXAIW7ICA3YP18GCAG69IQVCAGY280ECAKIBQR3CA7GEXT5CAPME2JICAHKWK06CAOSNL0ZCAZRH2BICAD920BGCAWV551HCAY51P6VBu tarihlerden sonra, buluntu açısından yine uzun bir boıluk dönemi vardır. Ancak, 8. 9. ve 10. yüzyıllarda İslam kaynaklarında söz edilen halıların gerçek düğüm tekniğinde olduğu ispat edilemez. Mısır’da Eski Kahire’de (Fustat) bulunan bazı parçalar, Orta Asya’da bulunan halı örnekleri gibi, tek argaç üzerine düğümleme tekniği ile yapılmıştır. Yalnız, Abbasi dönemine ait kabul edilen bu parçaların Mısır’da mı yapıldığı, yoksa başka yerlerden mi ithal edildiği açıklığa kavuşmamıştır. Ancak, baklava biçimi desenleri ile Orta Asya örneklerine benzemektedirler. Bu, önemli bir durumdur. Çünkü 9. yüzyıl Abbasi sanatında, özellikle de Samarra kentinde, Türklerle gelen etkiler söz konusudur. Düğüm tekniğinin de İslam sanatına, bu yolla girmiş olduğu söylenebilir. 11. yüzyıldan itibaren Horasan’dan inerek ıran’a egemen olan Selçuklular, düğümlü halı tekniğini tüm Yakındoğu’ya tanıtmışlardır. Ne yazık ki, Selçukluların ıran’daki egemenlikleri döneminden günümüze hiçbir örnek gelmemiştir.

Elimizdeki gerçek Türk düğümlü halıların, ilk kez Anadolu Selçukluların başkenti Konya’da bulunmuş CCAW32U8KCAXQWAI4CAG1ITTHCA8BND1XCASRABEFCA0K0UXGCAGF4XGACAD981GPCAOM7B6ICADBMOBDCA0AYLT6CADIGFJ0CADBPONSCAKWLGM2CA9NWEOUCAQC8ZOOCA9BGUVJCASQVWV4CA9ZOQWOolması, çok önemli bir temellendirme olanağı sağlamaktadır. Anadolu’da Türk halı sanatı, 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar düzenli ve sürekli bir gelişme göstermiş, her gelişmede ise yeni yeni halı tipleri ortaya çıkmıştır. Bu gelişme zincirinin ilk büyük halkası ise Anadolu Selçuklu dönemi halıları olmuştur. Bu halıların Konya Alaeddin Camii’nde bulunmuş olan sekiz tanesi, bugün İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ndedir. Bundan başka Beyşehir Eşrefoğlu Camii’nde bulunan üç halının ikisi Konya Müzesi’nde, uzun zamandan beri kayıp olarak bilinen bir tanesi de ıngiltere’de keir Kolleksiyonu’ndadır. Ayrıca, Mısır’da (Fustat) bulunan 100’e yakın parça içinde yedi tanesi, Selçuklu halısı olarak belirlenmiştir. Bunlar bugün ısveç müzelerindedir. Türk halı sanatının ilk parlak dönemini tanıtan bu 18 halı, zeminde sonsuz biçimde sıralanan çeşitli geometrik ve stilize bitkisel motifler, olgun renkler ve belirleyici özellikleri olan iri kufî yazılı kenar şeritleriyle büyük bir yaratıcı gücü yansıtırlar. Kaynaklarda hayranlıkla söz edilmeleri ve dışarıya ihraçları da üstünlüklerinin bir başka kanıtıdır.

Türk halı sanatına 14. yüzyılın başından itibaren, stilize hayvan figürlerinin süsleyici motif olarak FCALRBTD3CAUNMRHOCAZ1QN0UCAFNHDG4CA1OVNQBCACPH8ISCAQEGNUUCA9ACH7LCA2ZP2UGCA2WNDGGCAJ58K3KCAET0BDLCAXIX5P3CAM1LKZSCAUB3MHMCAP18NBECA1TLEF1CA3BX0X2CAY6VJBKkatıldığı görülür. ılk örneklerini daha 14. yüzyıl başında Avrupalı ressamların yapıtlarında gördüğümüz bu halıların orijinallerinin de bulunması, Türk halı sanatında ikinci bir dönemin başladığını göstermektedir. Bu halılarda, hayvan figürlerinin yanı sıra, Selçuklu halılarındaki bazı geometrik motifler, özellikle kufî yazılı kenar şeritleri kullanılmaya devam edilmiştir. Bu yolla birbirine bağlanarak gelişen halı tiplerinin ilk örneği verilmiştir. Hayvan figürlü halılar, Türk halı sanatının gelişme zincirinin ikinci halkasını oluştururlar. Bu zinciri 15. yüzyıla uzatan en önemli örnekler, Doğu Berlin’deki Ming Halısı, Stockholm’deki Marby Halıları ile İstanbul ve Konya’daki kuş figürlü halılardır.

15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Avrupa resimlerinde görülen hayvan figürlü halıların yerini, geometrik ve soyut bitkisel motifli örnekler almaya başlar. Hayvan figürleri kaybolur, örnekler kare ya da dikdörtgen bölümler içine yerleştirilen sekizgen ve baklava biçimlerini dolgular. “ılk dönem Osmanlı halıları” adı altında topladığımız bu örnekler, ilk kez ıtalyan ressamların tablolarında görülmesine rağmen, halı literatürüne yanlış bir biçimde Alman ressam Holbein’ın adıyla geçmişlerdir.

HCARGXIAHCA84UOUKCA360ILRCATV0YTICAWQZ4YYCA1J0TMJCA6C1Z40CAVYU4QACAWKGUH1CAKJ3XYPCA0KEUYXCA93LS22CA34XWZ4CAYG2NG3CAWHF42YCAFGK7WZCAV7U2SPCA3DKNS2CAGCMSE3Holbein Halıları dört tipe ayrılmaktadır. Birinci tip, soyut bitkisel motiflerden oluşan baklavaların kaydırılmış eksenler üstüne alternatif olarak yerleştirilişini verir. Kenar şeridi olarak kullanılan örgülü kufî yazı da Selçuklu geleneğini sürdürmektedir. Aynı şemada olan ikinci tip ise geometrik motiflerin yerini tümüyle soyut bitkisel motiflerin almasıyla seçkinleşir. Holbein aslında bu halı tipini hiç resimlememiştir. Buna karışlık, Venedikli ressam Lorenzo Lotto tarafından resimlendiği için, son zamanlarda halı literatüründe Lotto Halıları olarak adlandırılırlar. Bu iki tip halının, daha sonraki Uşak halıları ile olan teknik ve motif benzerliklerinden dolayı, Uşak bölgesinde yapılmış oldukları kabul edilir. Üçüncü tipteki halılarda ise, eşit büyüklükte kare ve dikdörtgenlerin üst üste sıralandığı bir bölümlemeyle karışlaşırız. Bu nedenle üçüncü tipteki örnekler hayvan figürlü halıların kompozisyon düzenine bağlanırlar. Ortada yer alan sekizgenin içinde de yıldız ya da girift geometrik biçimler bulunmaktadır. Dördüncü tip halılar ise bir önceki tipin değişik bir çeşididir. Büyük bir sekizgenin çevresinde daha küçük sekizgenlerin gruplaşmasını vermektedir. Geometrik biçimler ve özellikle kufî yazıdan geliştirilmiş kenar şeritleri, Selçuklu geleneğini yaşatmaktadır. Üçüncü ve dördüncü tip halılar, Bergama bölgesinin ürünleridir. Daha sonra ortaya çıkacak olan Bergama halılarına geçişi sağlayan bu örneklerle gelişme zincirinin üçüncü halkası da tamamlanmıştır.

Türk halı sanatının klasik dönemi olarak kabul edilen 16. ve 17. yüzyılda yeni bir biçimler dünyasının ICA7UNXIICASOK0OVCAX2L0GMCAS3W2KNCA0552VVCA7FDKFXCAUNOCWWCA3ZMGXICA4RJFAJCA9ZZAQMCAYGB33ECADRV7RCCA2ES2G7CAXYNZFRCAJ8SBCKCAE0AL55CAKBL0B0CACDP60KCA2MwHBXOkapıları açılmıştır. Selçuklu halılarının sağlam geometrik motifleriyle oluşan ilk parlak dönemin yerini, 16. yüzyılda madalyon motifi ve çeşitli zengin bitkisel kompozisyonların yer aldığı ikinci bir parlak dönem almıştır. Bu motifler, Türk halı sanatına yepyeni bir zenginlik kazandırmıştır. Dönemin halıları iki grupta toplanmaktadır. Birincisi, Uşak Halıları adını alan çok geniş bir gruptur. Bu halılarda madalyon motifi esas olmuş, madalyon biçimlerine göre “Madalyonlu” ve “Yıldızlı” Uşak halıları olmak üzere iki tip ortaya çıkmıştır. Bu halılarda madalyonlar zemin üstünde, tüm Türk halılarına temel olan sonsuzluk ilkesine göre yer alırlar. Bu gruba giren halılar varlıklarını, çeşitlenerek 18. yüzyıl sonuna kadar sürdürmüşlerdir. Özellikle 16. yüzyıl ıtalyan, 17. yüzyıl Flaman ve Hollanda JCAQQ4SXKCA75CFTHCA0KB2ULCAFDOS45CARM6OTNCALZGY0YCAPGJ6BFCAVJGHQCCAF7J5H4CAOOMPYBCAHKPULZCAX473K6CAH2OU8XCAKX6NWICAQJBUG0CAJAL9DBCAN2WOV2CAE7O4MKCA0TXSZAressamlarının tablolarında görülürler.

Bu halılarda büyük bir motif zenginliği karışmıza çıkar. Özellikle sembolik bir kudret motifi olan kaplan ve panter postunun yanında, üç benek ve bulut motifleri de bu zenginliği yaratan formlardır. Ayrıca, iki yaprak arasında kalan renkli zeminin kuşa benzemesi nedeniyle “Kuşlu halı” olarak adlandırılan örnekler ve bazı çiçekli halıların tümü, Uşak halıları olarak genel bir ad altında toplanırlar. Bu örnekler de Türk halı sanatının gelişme zincirinde dördüncü halkayı oluşturur.

16. yüzyılda klasik Osmanlı halıları adı altında toplanan ikinci grubu ise, Saray Halıları oluşturur. Bu, Türk halı sanatında yeni bir tekniğin ve tümüyle natüralist LCAQFCIVSCAXBKAXYCAG2ZEYZCADVH314CANDK8YZCAAYHWHCCAJ0JPZ9CAW9D2JNCAQKK39VCAJ01RMMCAR9QM0BCAXCDRHJCAS7D7DYCAB77ZU4CACDVZ9YCA1GEG4RCAI4Q0ZFCAPMAXHVCAWYIDMNçiçek motiflerinin görüldüğü bir gruptur. Öteki Türk halılarından farklı olarak, Osmanlı saray halılarında ıran düğümü (Sine düğümü) kullanılmıştır. Bunun nedeni de zengin bitkisel motiflerin, hançer biçimli kıvrık yaprakların, lale, sümbül, karanfil, bahar dalı gibi çiçeklerin bu teknikle daha kolay olarak işlenebilmesidir. Bu halıların yapıldığı ilk yer olarak, 1517’den sonra Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına katılmış olan Kahire kabul edilir. Bu halılar İstanbul sarayından gönderilen desenlere göre, Mısır’da bulunan, ipeğe benzer ince bir yünle yapılmıştır. Ama 1585 tarihli bir fermanda belirtildiği gibi, Sultan IŞI. Murad 11 halı ustasını yeterli yün malzeme ile birlikte Mısır’dan İstanbul’a getirtmiştir. Bu ustalar, İstanbul’da saraya bağlı bir atölyede, ya da o dönemde ipek kumaşları ile ünlü Bursa’da çalışmış olmalıdırlar. Çünkü bu tarihten sonra halıların malzemesinde bir değişiklik olmuş, argaç ve arışlarda ipek kullanılmaya başlanmıştır.

MCAA3CWYNCAS4I7HXCAMGTYVOCAGE2T1NCA1C0LJ9CA9ZFQA8CAQESW0LCAGLKPB0CAQ2VM5ECADOS7AVCACNNDROCAMJA1B5CAP5UZ5NCATL5IEWCAGNN8OOCA77IJLICACT8K2WCA33FBRWCAVQUYHROsmanlı saray halılarında sonsuza değin uzanan zemin deseni esastır. Madalyon motifi ise bu zemin üzerinde ikinci derecede önemlidir. Bu dönemde halılar, Osmanlı saray üslubunu oluşturan saray nakkaşlarının çizdikleri desenlere göre yapılmıştır. Bu örnekler, dönemin kumaş, kilim, çini, tezhip ürünlerinde görülen üslup birliğinin halı sanatındaki temsilcileridir. Bu halılar, 18. yüzyıla kadar tutarlı bir üslupla yapılmışlar, ama daha sonra inceliklerini yitirmelerine rağmen natüralist görünüşlerini koruyacak biçimde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Temelde geleneğe bağlı olan bu halılar da Türk halı sanatının gelişme zincirine beşinci halka olarak katılmıştır. Türk halı sanatı, 18. yüzyılda başlayan gerilemeye, köklü bir geleneğe bağlanan sağlam teknik ve zengin motiflerle bir süre karış koymuş, gelişimini halk sanatının yalın ama sevimli üslubu içinde 19. yüzyılda da sürdürmüştür.

QCAGYI4WDCAXMP3K2CAGB7DSZCA9OF7JGCA4WKZRMCABMUZE4CAKE57DFCAGLWJ16CA2KDPT4CAHYRS9ICAVB5PPHCAQXUVYFCAI3K6H4CAXX1J9JCAQDVS8HCANO799HCACZB0S0CAP0JJYBCA0IKYQ61844’te Sultan Abdülmecid tarafından kurulan Hereke’deki kumaş tezgahlarına, 1891’de Sultan II.Abdülhamid zamanında 100 kadar halı tezgahı da eklenerek, Osmanlı saray üslubundaki halıların yeniden yapılabilmesi için bir atılımda bulunulmuştur. Bugün, Sümerbank’a geçmiş olan bu tesislerde hala çok kaliteli halılar yapılmaktadır. Bunun dışında, bugün bütün Anadolu’da, özellikle de Kayseri, Sivas, Konya, Kırşehir ve civarı, başta Isparta olmak üzere Batı Anadolu’daki eski halı merkezlerinde (Uşak, Bergama, Kula, Gördes, Milas, Çanakkale) ve Doğu Anadolu’da bu geleneksel sanatımızın yaşatılması yolunda çalışmalar yapılmaktadır.

Biraz da Türk halı sanatı içinde önemli bir yeri olan seccadelerden söz edelim. Bu önem, büyük RCAJ2OZ53CAIXUHI5CA7W7UDOCAVOLEB6CAZB3Q71CAU55F11CAUR490PCA787MWPCA1O52HJCAMCJXABCA2S5MLCCABE726VCAVFFD72CA45UP7ZCAAJUQIECAN2HC7ACAPBS0KHCAHC1CK3CAUZ8HX4ölçüde, seccadelerin namazlık olarak kullanılmalarından gelmektedir. Seccadelerin en erken örnekleri 15. yüzyılı kadar inmektedir. Saf seccade adı ile tanınan ve camilerdeki mihrap nişi motifinin yan yana sıralanması ile oluşan örnekler, 16. yüzyılda da yapılmıştır. Saf seccadelerin önemi, camilerde sıra (saf) halinde namaz kılmaya çok uygun olmalarından gelmektedir. Bu tipin en görkemli örnekleri, 16. yüzyıl Uşak Seccadeleri’dir. Bu seccadelerde mihrap nişi daha kıvrımlı hatlar kazanmış, nişin tepesine bir kandil motifi konulmuş, ayakların basacağı yerler belirtilmiştir. Gerek mihrap nişi köşelerinde gereksekenar şeritlerinde saray seccadelerinden gelen lale, sümbül, karafil gibi bitkisel motifler ve çiçek açmış bahar dalları yer almaktadır. Bu üsluptaki seccadeler 17. yüzyıl ortalarına kadar yapılmıştır. Uşak seccadelerinin bir türü de Transilvanya tipi olarak adlandırılan örneklerdir. Çoğu Transilvanya bölgesinde bulunduğu için bu adla anılırlar. Bu seccadelerin en dikkati çekici özelliği ise kenar şeritlerinde kartuş dediğimiz motifin bulunmasıdır.

TCAHZZOLQCAOUVLSXCACY5G5ECAPGSLHDCA2MFV4ECAUWOTLLCA1UGPHTCAMUVMF9CA7G1NC4CAOXTE4BCAW3T009CAJ6EI1ACA06H5MCCA4KQDH2CA0M9BBHCAYRSQVSCA0ZZEU3CA714VQDCAVDITAITürk seccadeleri içinde en karakteristik örnekler, 17. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında en zengin grubu, Türk düğümüne adını veren Gördes Seccadeleri oluşturur. Kırmızı ve mavi renklerin egemen olduğu mihrap nişinde, kandil motifi yerine kimi zaman ibrik ya da çiçek demeti de kullanılmıştır. Kıvrımlı mihrap nişi, iki yanda sütunçelerle taşınmaktadır. Mihrap nişi dolgularında ve köşegenlerde yer alan çiçek açmış bahar dalları ile stilize çiçekler, Osmanlı saray halılarının etkisini yaşatmaktadır.

17. yüzyıldan itibaren karışmıza çıkan Kula Seccadeleri, Gördes seccadelerine benzemekle birlikte mihrap nişleri daha yalın, renk tonları ise daha açıktır. Kula seccadelerinin en önemli özelliği, kenarlarında yer alan birkaç sıralı şeritlerdir. Kula seccadelerinde mihrap nişi yalın olan örneklerin yanı sıra, niş zemininde belirli bir düzene göre işlenmiş stilize çiçeklerin yer aldığı örnekler de vardır. Kimi örneklerde ise mihrap nişinin ortasında yer alan ve ters duran bir vazo motifinden çıkan stilize çiçeklerle ince uzun mihrap nişi tümüşle doldurulmuştur.

Mihrap kemerinin kademeli olduğu Ladik Seccadeleri’nde, mihrap nişinin içi sütunçelerle iki ya daXCALJWPYCCA0CGGK4CAN1V5PQCAHPM7KICARJVRI2CANODTJ8CAGDGS4GCA3HHG28CASGBBMICAZ5H5JFCAR5JYHECAZ3182VCAVJ56XWCA5V01SBCAXW9H90CAGC1Y1GCAUKSB99CAVEWG4ZCALHG26F üç bölüme ayrılmıştır. Bir başka özellikleri de mihrap nişinin bazen altında, bazen de üstündeki sivri dilimli bölemlerden çıkan stilize lale formlarıdır. Ladik seccadelerinde, İslamın temizliği ile ilgili ibrik, tarak gibi motifler de bulunur. Parlak kırmızı ve mavi renkler, en önemli özellikleridir. Çoğu örneklerde ise, Osmanlı saray halılarında görülen lale, sümbül, karanfil motiflerinden oluşan ve “Ladik bordürü” adını alan karakteristik bir bordür deseni bulunmaktadır.

Milas Seccadeleri ise, daha çok sarı, kahverengi, turuncu ve mavi renklere sahiptir. Milas seccadeleri arasında mihrap içi, stilize bir hayat ağacı motifi ile dolgulanmış örnekler de vardır. Bir başka tür, parlak renkleri ve geometrik motifleriyle seçkinleşen Bergama Seccadeleri’dir. En önemli özellikleri ise, mihrap nişinde alttan ya da üstten girinti yapan bir formun bulunmasıdır. Konya yöresi seccadeleri ise çeşitli formları ile büyük bir zenginlik gösterir. Genellikle geometrik desenleri vardır. Hayvan postu üzerinde de namaz kılınabildiği için, post motifi Konya yöresi seccadelerine girmiş ve daha çok da “Benekli postlar” kullanılmıştır.

Şerare Yetkin

Mudanya Ateşkes Antlaşması ve tarihi zafer

 İsmet Paşa, Kurtuluş Savaşı'nın sonunda; İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya'nın savaşsız kurtarılmasını sağlayan, TBMM Hükümeti'nin ilk siyasi zaferi Mudanya Mütarekesi'ni 11 Ekim 1922'de imzaladı.

Büyük Taarruz’un zaferle sona ermesinin ardından İtilaf Devletleri, TBMM’ye mütareke çağrısında bulundu ve görüşmeler, 3 Ekim 1922 tarihinde Mudanya’da başladı. Görüşmelere, TBMM Hükümeti adına İsmet İnönü, İngilizleri temsilen General Harrington, Fransa adına General Charpy, İtalya adına General Mombelli katıldı. Görüşmeler, Doğu Trakya’nın ve Boğazlar’ın boşaltılması, Türkiye’ye geri verilmesi konularındaki görüş ayrılıkları nedeniyle sık sık kesildi. Zaman zaman gergin anların yaşandığı, hatta Türk ordusunun yeniden harekât hazırlıklarına giriştiği mütareke görüşmeleri, 11 Ekim 1922’de uzlaşmayla sonuçlandı. Mudanya Mütarekesi, 11 Ekim sabah saat 06.00’da Türkiye ile 3 İtilaf Devleti İngiltere, Fransa ve İtalya arasında imzalandı. Mütareke, imzalandıktan 3 gün sonra yürürlüğe girdi.

Antlaşmayla Ankara Hükümeti istediğini elde ederek ve tek kurşun atmadan İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya’yı işgalden kurtardı. Tarihi antlaşmayla, Milli Mücadele’nin askeri safhası sona erdi. Askeri zaferin ardından TBMM siyasi bir zafer de kazanmış oldu.

İşte tarihimizin en önemli dönüm noktalarından olan 8 günlük o süreç;

Mudanya Ateşkes Antlaşması (3-11 Ekim 1922)
Mustafa Kemal Paşa, itilaf devletlerine ateşkes için görüşmelerin Mudanya’da başlanılmasını önermişti. Bu arada başkomutanlık namına olağanüstü yetkilere sahip olmak üzere Garp cephesi orduları Komutanı İsmet Paşa’yı temsilci olarak seçtiğini de bildirmişti. Mütarekenin amacı askeri hareketin durdurulması ve özellikle işgal kuvvetleri ile Türk birlikleri arasında olası bir çatışmanın önüne geçilmesiydi. Türkiye için ise esas dâva, Yunanlıların en kısa zamanda Türk topraklarını boşaltarak, Meriç’e kadar bütün Trakya’nın bize teslim edilmesiydi. Bundan sonra asıl barışa gidecek yol açılabilirdi. İsmet Paşa başkanlığındaki Türk Heyeti Batı Cephesi Kurmaybaşkanı Asım Gündüz, Yrb. Tevfik Bıyıklıoğlu, Bnb. Seyfi Düzgören ve Kızılay ikinci başkanı Hamit Bey’le iki yazmandan oluşuyordu. Genelkurmay başkanı Fevzi Paşa ile Refet Bele’nin de Mudanya’da kalmaları uygun görülmüştü. İngilizleri General Harrington, Fransa’yı General Charpy, İtalya’yı da General Monbelli temsil ediyordu. Yunanistan General Mazarakis ile Sarıyanis’i delege olarak atamıştı. Fakat bunlar Mudanya’ya kadar gelmiş olmakla birlikte görüşmelere katılmamışlardı.

Görüşmelere 3 Ekim 1922 Salı günü saat 15:15’te başlandı. Ayrı ayrı gelen müttefik generalleri ev sahibi olarak İsmet Paşa teker teker karşılamış ve toplantının yöneticisi gibi bir tavır takınmıştı. Franklin Bouillon da gözlemci olarak salonun bir köşesine alınmıştı. İlk konuşmayı da İsmet Paşa’nın kendisi yapmıştı. Fakat ateşkesin sağlanması sanıldığı kadar kolay olmadı. Öyle ki Şevket Süreyya Aydemir, “Mudanya Konferansına Mudanya Savaşı demek hatalı olmasa gerektir” diyerek görüşmelerin çok gergin bir hava içinde geçtiğini vurgulamıştır. Özellikle müttefiklerin Trakya’nın teslimine yanaşmamaları bu gerginliğin temel nedeni olarak görülmektedir.

İnönü, anılarında Konferansın havasını şöyle açıklamaktadır:

“Mudanya Konferansının ilk üç günü Trakya meselesinin müzakeresi ile geçmiştir. İlk müzakere açılır açılmaz benim ortaya koyduğum, dikkatlerini çektiğim mesele budur. Biz muharebe halindeydik, karşımızda düşman vardı. Düşmanı yendik ve takip ettik. Anadolu’dan çıkardık. Mudanya Konferansının toplanması ile askeri hareket durmuştur. Bu hal uzun müddet devam edemez. Böyle bekleyerek, karşımızdaki hasım kuvvetlerin yeniden zaman ve hazırlık kazanmasına fırsat veremeyiz. Onun için bir an evvel bütün memleketin tahliyesi işini halletmek lazımdır. Ben, tezimi bu şekilde izah ettim. Münakaşalar oluyor: Diğer meseleler hallolunduktan sonra bu da hallolunur. Diğer meselelerle beraber hallolunur…”


YENİ BİR SAVAŞ TEHLİKESİ

Oldukça tartışmalı geçen görüşmeler zaman zaman tıkanır gibi oluyordu. Hatta 5 Ekim’den 9 Ekim’e geçen süre içinde yeniden bir savaş tehlikesi bile belirdi. Çünkü 5 Ekim’de Fransızlar, Trakya’nın Türklere teslimini kabul ettikleri halde İngiliz ve İtalyan temsilcileri yetkileri olmadığını ileri sürerek, hükümetlerinden yönerge almak için toplantıyı ertesi güne bıraktırdılar. Onların bu tutumu Mustafa Kemal Paşa’yı derhal harekete geçirdi. Görüşmelerin çıkmaza girmesi üzerine 6 Ekim’de Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’ya da şu telgrafı çekti:

“Ekimin 6.günü için kararlaştırılan içtimaınızda Trakya’nın İzmir’de kararlaştırılan esaslar dahilinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine iadesini kabul etmedikleri takdirde tasavvur buyrulduğu gibi 6-7 Ekim’de derhal İstanbul üzerine harekete geçiniz.”

Türkiye yeni bir savaşın eşiğinde gibi görünüyordu. Şevket Süreyya’nın belirttiği gibi, “İsmet Paşa’nın Mudanya’da ve 6 Ekim’de olduğu kadar, belki hiç kimse, harple sulhun kıskaç arasında böylesine sıkışıp kalmamıştır.” Durum, Türkiye Büyük millet Meclisinde de dikkatle yakından izleniyordu. Mustafa Kemal Paşa cepheye gitme olasılığından söz etmiş ve Bakanlar Kurulunun meclisi aydınlatmasını istemişti. Milletvekilleri düşüncelerini ve eleştirilerini özgürce dile getirmişlerdir. Durak Bey, hükümetin uyumlu politikasını sürdürerek savaşa yol açacak girişimlerden kaçınmasını, savaş yeniden başlasa İngilizlerle savaşmanın kaçınılmaz olacağını, İngilizlerin Trakya’ya kaçan Yunan askerlerini örgütleyebileceğini dile getirmiş, savaşın en son çare olduğunu vurgulamıştır. Emin Bey, konferansın uzamasının Türkiye’nin lehine olmadığını, bu bakımdan konferansın kısa sürede bitirilmesinin zorunlu olduğu üzerinde durmuştu. Kimi milletvekilleri Misak-ı Milliden ayrılınmaması gerektiğini özellikle dile getirmişlerdir.

İsmet Paşa’nın telgrafı mecliste görüşülürken Mustafa Kemal Paşa da İsmet Paşa’ya gizli bir emir göndererek şunların sağlanmasını istiyordu:

Yunan kuvvetlerinin 15 gün içinde Trakya’dan çekilmeleri.

Boşaltılan yerlerin TBMM hükümeti temsilcilerine teslim edilmesi.

Trakya’da kalacak itilaf devlet ve komisyonlarının TBMM yönetimini denetleme ya da işgalci bir amaç taşımaması.

Trakya’nın Türkiye’ye verildiğinin açıkça belirtilmesi.

Karaağaç’ın Edirne’nin sınırları içinde olduğunun kabul ettirilmediği takdirde burasının itilaf devletlerinin işgali altına sokulması.

Trakya’ya gönderilecek jandarma sayısının sınırlandırılmaması…

Bunun dışında Boğazlarda itilaf devletleri askerlerinin sayısının arttırılmaması, işgal bölgelerinin genişletilmemesi gibi konular da yer alıyordu. İtilaf devletleri özellikle İstanbul’un boşaltılmasına yanaşmıyordu. Çünkü bu onların “yenilgilerini itiraf” anlamına gelecekti.

Bu yazıda İsmet Paşa, 7 Ekim akşamı bir bildiri yayınlayarak durumu halka açıkladı. Ertesi günü yani 8 Ekim’de toplantı olmadı. İsmet Paşa bunalıma bir çözüm bulmak için uğraşıyordu.

9 Ekim akşamı yapılan toplantıda hava yumuşadı. General Harrington’a göre İsmet Paşa daha munis idi. Müttefiklerin hazırladığı proje okunduğu zaman İsmet Paşa J’accepte! (Kabul ediyorum) dedi ve bunu hükümetine bildireceğini ekledi ve Konferansın 10 Ekim öğleden sonraya ertelenmesini istedi. Onun bu önerisi kabul edildi. Hükümetin onayı alındı. Ancak 10 Ekim’de Konferans toplanamadı. Buna Yunan delegesi ile yapılan görüşmelerin uzaması neden olmuştu. Sonunda 11 Ekim sabahı saat 6’da Mudanya Askeri Sözleşmesi imzalanmış, 14-15 Ekim 1922’den başlamak üzere yürürlüğe girmesi kabul edilmişti.

Mudanya Askeri Sözleşmesi (Convention Militaire) 14 maddeden oluşuyordu. Bu sözleşme ile; 
Türk-Yunan kuvvetleri arasındaki çatışma son buluyordu. 
Yunanlılar, Trakya’yı 15 gün içinde boşaltacaklardı. 
8.000 Türk jandarması, mülki memurlarla birlikte Trakya’ya el koyacaktı. 
Yönetimin Türklere devri 30 günde tamamlanacaktı. 
Boşaltma ve devir işlerini denetlemek üzere 7 taburluk bir müttefik birliği görevlendirilecekti. 
Teslim işlemi bittikten 30 gün sonra bunlar bölgeden ayrılacaktı. 
Meriç’in sağ kıyısı ve Karaağaç, antlaşma yapılıncaya kadar itilaf devletlerinin işgali altında kalacaktı. İstanbul ve Boğazlar da mülki idaremize teslim olacaktı, ancak İstanbul’da ve Boğazlarda bulunan itilaf kuvvetleri, barışa kadar arttırılmaksızın kalabileceklerdi. 
Barışın yapılmasına kadar Türk kuvvetleri Çanakkale Boğazı ile İzmir yöresinde belirlenen çizgiyi geçemeyecek, Trakya’ya da silahlı kuvvet geçirmeyecekti. 
Yunan temsilcisi de sözleşmeye katılmayı zorunlu görmüştü. 
Mütarekenin imzalanması üzerine Mustafa Kemal Paşa, General Harrington’a teşekkür; Müdafaa-i Hukuk örgütlerine ve belediyelere kutlama telgrafları çekti.

Prof. Şerafettin Turan’ın vurguladığı gibi Mudanya Ateşkes Anlaşması 1911’den bu yana süregelen savaş haline son vermiş, ülkeyi istiladan kurtarmış ve işgal altındaki İstanbul’un da barış antlaşması ile birlikte Türk yönetimine geri verilmesini sağlamıştı. Kabul etmek gerekir ki Mudanya yalnızca basit bir ateşkes anlaşması olarak görülmemelidir. Siyasal nitelikte bir takım öğeleri de taşıdığı için uluslararası bir önem taşımaktadır.

Bir Diplomatın Doğuşu
Şevket Süreyya, İsmet Paşa’nın Mudanya ile birlikte yepyeni bir kimlik kazandığını belirterek şöyle der: “Mudanya’nın ardından İsmet Paşa, memleketin hayatında bir siyasi şahsiyet olarak belirecekti. Nitekim Mudanya’dan sonra askerlik ve kumandanlık artık arkada kaldı ve İsmet Paşa Türkiye’nin kaderine bir siyasi şahsiyet ve bir İkinci Adam olarak karıştı.” Mudanya, bu açıdan bakıldığında, yeni bir diplomatın doğuşuna da ortam hazırlamıştır, demek yanlış olmaz. Gerçi İsmet Paşa’nın diplomasi alanında kimi deneyimleri olmamış değildi. Sözgelimi 1907’de, Edirne garnizonunda hizmet gören yüzbaşı İsmet Efendi bir sınır olayı nedeniyle askeri komisyonda görev alır. Bir Bulgar binbaşısıyla anlaşmazlığa düşer. Bundan ötürü görüştüğü Bulgar komisyonu başkanı general kendisine şöyle der: “…Yüzbaşı Efendi bir gün vatanınız sizinle iftihar edecektir.” Yüzbaşı İsmet, hayretle Bulgar generalinin yüzüne bakar ve ayrılırlar. 1910-1912 yıllarında Yemen’de, Ahmet İzzet Paşa’nın komutanlığında çalışan kurmay binbaşı İsmet Bey, imam Yahya’nın ayaklanmasının bastırılmasında, askerlik ve siyaset günlerinden önemli hizmetlerde bulunmuştu. Birinci Dünya Savaşının ilk yıllarında çalıştığı Osmanlı karargâhında Alman subaylarıyla kurduğu iletişim, hiç değilse İsmet Beyin, diplomasi dilini kavramasına yardımcı olmuştur. Hatta bu subaylardan birine sorduğu sorularla, Almanya’nın Türkiye üzerindeki gerçek niyetlerini de sezebilmişti. O anlamıştı ki Almanlar, Türkiye’ye gitmek üzere gelmemişlerdi. Enver Paşa’nın bir aralık onu genelkurmay başkanlığına getirmeyi düşünmesi bir raslantı değildir.


Mustafa Kemal Paşa’nın Albay İsmet hakkında verdiği sicil (20 Mayıs 1917), onun bir diplomatta bulunması gereken niteliklere sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: “Ciddi, faal, düşüncesi gayet açık ve yüksek fikirli. Maiyyetine ve savaş döneminin durumuna ve ruhsal değişkenliklerine hakim. İyi bir görüş yeteneğine ve olayları süratle algılamaya sahip…” Bütün bunların yanında albay İsmet, çevresinin emniyet, güven ve sevgisini kazanmış dürüst bir kişidir. Bu kişilik özelliklerinin bir diplomat için yeterli olduğuna şüphe yoktur.

Mustafa Kemal Paşa’nın, İsmet Paşa’ya Mudanya görüşmeleri için olağanüstü yetkiler vererek görevlendirmesi de şüphesiz uygun bir seçimdi. Bu, başkomutanın Garp Cephesi Komutanına duyduğu güvenin bir kanıtıdır. İsmet Paşa’nın, daha toplantının ilk gününde ev sahibi; aynı zamanda galip bir ordunun komutanı olarak girişimi eline alması da ayrıca üzerinde durulması gerekir. Nitekim, onun Lozan Konferansında da başdelege olarak yine Mustafa Kemal Paşa tarafından görevlendirilmesinde, Mudanya’daki başarısı belirleyici bir rol oynamıştır. Enver Ziya Karal, Mudanya mütarekesinin İsmet İnönü’nün “çelik iradesi” ile kazanıldığını özellikle vurgulamıştır.


Harrington’un, mütareke görüşmeleri sırasında İsmet Paşa üzerindeki gözlemleri büyük bir değer taşımaktadır. Başlangıçta, İsmet Paşa generalin gözünü doldurmamış fakat kısa süre sonra onun ne kadar çetin bir ceviz olduğunu kabul etmişti. Şevket Süreyya’nın yayınladığı Harrington’un mektubundan aldığımız kimi bölümler bu konuda önemli bir fikir vermektedir:

“İsmet Paşa’yı ilk gördüğüm vakit, o benim üzerimde büyük bir etki ve intiba bırakmadı. Görünürde gösterişsiz, ufak tefek bir insandı. Az konuşuyordu. Bundan başka -bir eksiklik mi, yoksa bazı hallerde bir meziyet mi bilinmez- çok da ağır işitiyordu.

Öyle sanıyorum ki aşağı yukarı 42 yaşlarındadır. Bizimle münasebetlerinde ilkin çok inatçı görünüyordu. Onun güldüğünü hemen hemen hiç görmedim. Yalnız “nasılsınız?” veya “Allahaısmarladık” derken biraz gülümsüyordu. Elbetteki Ankara’dan aldığı kesin talimata göre hareket ediyordu. Ama teferruat hususunda bir Üstat’tı…

Her satırı gayet dikkatle tetkik eder ve baştan sona kadar okur, notlarını süratle alır ve satırların altında gizli bir mana bulunmadığına kanaat getirmedikçe fikrini söylemez. Ama daima nazik davranır…”

İsmet Paşa, diplomasideki ilk sınavını Mudanya Konferansında verdi. Uluslararası, geniş kapsamlı Lozan’da da çok daha büyük bir diplomasi sınavı verecektir.



Maddeler

Üç gün içinde yürürlüğe girecek anlaşma ile Türk-Yunan çarpışması sona erecektir.
Yunan kuvvetleri, Akdeniz'e döküldüğü yerden Trakya ile Bulgaristan sınırının kesiştiği noktaya kadar Meriç'in sol kıyısına çekilecektir.
Barış yapılana kadar Karaağaç dahil Meriç’in sağ kıyısı müttefiklerce işgal edilecektir.
Edirne'ye ulaşan demir yolunun Cisr-i Mustafa Paşa'dan Kuleliburgaz'a kadar Meriç'in sağ kıyısını izleyen kısmı üç müttefik, bir Yunan ve bir Türk delegeden oluşan komisyonun gözetimi altında olacaktır.
Doğu Trakya'daki Yunan tahliyesi askerî kıtalar, araç gereçle cephaneler ve yiyecek depoları dahil on beş günde yapılacaktır.
Jandarma dahil Yunan sivil memurları mümkün olan en kısa zamanda çekilecek ve yerlerini Türk tarafına teslim edilmek üzere müttefiklere devredecektir. Bu devir teslim âzami otuz günde tamamlanacaktır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmeti, asayiş ve düzeni sağlamak için subayları dahil en fazla 8000 kişilik bir jandarma kuvvetini memurlara katabilecektir.
Yunan askerlerinin çekilmesi ve mülkî idare teslimi işi müttefik karma kuvvetlerinin gözetimi altında yapılacaktır.
Bütün kuvvetlerden başka ortalama yedi taburluk müttefik kuvveti Doğu Trakya'yı işgal edip asayişin devamını sağlayacaktır.
Müttefik heyet ve kıt'alarının geri çekilmesi Yunanların boşaltmasından otuz gün sonra olacaktır. Müttefikler, asayişin sağlanması ve Türk olmayan halkın korunması için yeterli tedbirlerin alındığında hemfikir olursa bu geri çekiliş daha erken bir tarihte de olabilecektir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları boğazların yaklaşık 15 km doğusundaki hatta duracak, barış konferansı sırasında da ileriye geçmeyecektir. Bu hat Çanakkale bölgesinde Lapseki, kuzeyde Bozburun ve güneyde Kumburnu esas noktaları teşkil etmek üzere İzmit Yarımadası'nda İzmit Körfezi'nde Darıca'dan Karadeniz'de Şile'ye kadar uzanmakta ve Gebze'den geçmektedir. Bu mevkiler Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmetine aittir. Darıca'dan Şile'ye giden yoldan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmeti ve askeriyle müttefik askerleri ortak yararlanabilecektir. Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmeti ve müttefikler burada kuvvet artışı yapmayacaktır.
Müttefiklerin birlikleri bulundukları yerde kalacak, barış konferansı sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmeti de buna riayet edecektir. Söz konusu arazi İstanbul Yarımadası'nda Podima'nın 7 km. kuzeybatısında Karadeniz üzerinde bir noktada Istranca, Mertekli, Kışağılı, Sinekli, Karasinan çiftliği, Kadıköy, Yenice, Kaladina çiftliği, Kalikratya hattının doğusundaki yarımadanın bütünü dahil Gelibolu Yarımadası'nda Baklaburnu, Sarosburnu, Bolayır ve Soğluma mansabı hattının güneyinde kalan Gelibolu Yarımadası'nın bütün kısmıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmeti barış antlaşması onaylanıncaya kadar Doğu Trakya'ya askerî kıtalar geçirmemeyi ve orada ordu toplamamayı taahhüt edecektir.
Antlaşma, imzalanmasından üç gün sonra yürürlüğe girecektir.
Mütarekeyi kabul etmek istemeyen ve imzalamaktan kaçınan Yunan hükûmeti aradığı desteği bulamamış ve sonuçta 14 Ekim'de Mudanya Mütarekesi'ni imzalamak zorunda kalmıştır. Bu arada TBMM, Doğu Trakya'nın teslim alınması ve burada bir Türk yönetiminin kurulmasıyla ilgili olarak Refet Paşa'yı görevlendirmiştir. Refet Paşa, 19 Ekim 1922 tarihinde TBMM temsilcisi olarak İstanbul'a girmiş ve halkın büyük bir coşkusuyla karşılanmıştır.

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!