Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


25 Mayıs 2020

Rembrandt Hayatı ve Eserleri - 1

Rembrandt, 15 Temmuz 1606'da Leiden'de ren kıyısında bir yeldeğirmeni sahibi olan bu yüzdende ''Van Rijn'' (Renli) adıyla bilinen bir değirmencinin sekizinci oğlu olarak doğdu. Kökeni Katolik olan aile, sonradan Kalvenciliğe yöneldi. İşçi sınıfının bir üyesi olan ailenin en büyük oğlu, Rembrandt'ın abisi de babası gibi değirmenciydi, bir diğer kardeşi fırıncı, bir diğeri ise ayakkabı tamircisiydi. Yine de ailenin maddi durumu iyiydi ve Rembrandt'ı Leiden'deki Latin Okulu'na gönderdiler. Leiden, o yıllarda tanınmış üniverstesi, sanat ve bilim alanlarındaki muazzam altyapısıyla tam bir kültür şehriydi. 16 yüzyılın dikkate değer sanat okullarından biri de Leiden'de kuruldu. Flemenk'in en önemli ookulu olarak kabul edilen Leiden Okulu'nun baş sanatçısı Lucas van Leyden'di. Leyden, Rembrandt gibi usta bir gravürcüydü. Onun ayrıntılı titiz sanatı Rembrandt'ın da uyguladığı incelikli resim olarak nitelenen üslubun öncüsü sayılır.

Daha sonra Rembrandt, Amsterdam'da Pieter Lastman'dan ders almaya başladı. Altı ay sonra 1624'te eğitimini tamamladı. Lastman'ın çalışmaları, onu daha önce çalıştığı ressamlardan belirgin bir şekilde ayırmaktadır. Lastman'ın oturmuş tarzı, yetenekli öğrencisi üzerinde kalıcı bir etki bıraktı. Rembrandt, Lastman'ın resimlerini ayrıntılara inerek çalışmış kompozisyonlarını sabırla ve titizlikle kopya etmiştir. Böylece geniş sahneler yaratmada ve geçmişteki eserlere gönderme yapmada iyice ustalık kazandı. Hatta daha da ileri giderek Lastman'ın ulaşamayacağı kadar ustalaşarak ondan kopya ettiği resimlere geniş espaslar katarak kompozisyonları daha çarpıcı hale getirdi.

Lastman'ın yanındaki eğitimini tamamladıktan sonra profesyonel bir kariyer beklentisiyle Leiden'e dönen 19 yaşındaki ressamı parlak bir gelecek beklemekteydi. Kendisi gibi Lastman'ın öğrencisi olan Leiden'li Jan Lievens'le birlikte ortak bir atölye kurdular. Birbirlerine çok yakın üslupta çalışan iki genç sanatçı, Lastman'dan aldıkları ve Utrechtli ressamlata olan hayranlıklarını yansıtan incelikli resim üslubunda eserler verdiler. O dönemde, başarıları yaşadıkları şehirle sınırlı kalsa da, çok büyük çapta ün kazanmaları fazla uzun sürmeyecekti.

Rembrandt, Şubat 1628'de henüz 15 yaşındaki Gerrit Dou'yu ilk öğrencisi olarak aldı. Dou, Rembrandt 1632'de Amsterdam'a taşınana kadar onunla kaldı. Kendine has özgün bir usluba sahip Dou, Rembrandt'tan sonra incelikli resim geleneğinin en önemli temsilcisi oldu. Rembrandt ve ortağı Lievens'in kariyerindeki dönüm noktası, 1628 yılında Constantjn Huygens'in atölyelerini ziyaretiyle gerçekleşti. Bir diplomat olan Huygens'in sanat çevrelerinde hatırı sayılır bir nüfuzu vardı. Huygens bu genç iki ressamdan çok etkilendi ve Lievens'e kendi portresini, Rembrandt'a da erkek kardeşinin portresini sipariş verdi. Bir kaç yıl boyunca bu iki ressamın koruyuculuğunu üstlenip Lievens'in İngiltere'ye taşınmasını, Rembrandt'ın da saraydan siparişler almasını sağladı. Yapıtlarını uluslararası koleksiyonculara tanıttı. Ayrıca Rembrandt'ın dinsel ve mitolojik konulara yönelmesini de Huygens teşvik etmiştir.

Ünü ve ekonomik rahatlığı giderek artan Rembrandt, 1630'da babası da ölünce artık Leiden'den ayrılmaya karar verdi. 1632'de bir daha dönmemek üzere Leiden'den ayrılıp ülkenin en büyük ticaret ve sanat merkezi olam Amsterdam'a taşındı. Komisyoncu arkadaşı Hendrick van Uylenburch, ona kalacak bir oda ve atölye ayarlayarak seçkin müşterilerle tanıştırdı. Koleksiyoncular, sanat severler ve Flemenk'in en zengin müşterileri arasında adını duyurmak için, bir süreliğine yalnızca portre yapmak zorunda kaldı. 22 Temmuz 1634'te van Uylenburch'un bir akrabası olan ve oldukça seçkin bir aileden gelen Saskia ile evlendi. Bu evlilik, değirmencinin oğlu için toplumsal statüsünde belirgin bir yükselme demekti. Saskia, ressamın bir çok resminde modellik yaptı. Çiftin 1635'te Rombertus adında bir oğulları oldu. Ancak bebek ancak iki ay yaşayabildi.

Yaptığı başarılı evlilik ve ressamlıktan aldığı yüksek ücretler sayesinde neredeyse bir gecede yüksek sosyetenin üyeleri kadar zengin bir adam olmuştu. 1635'te henüz 29 yaşındayken van Uylenburch'un evinden ayrıldı ve Amstel kıyılarında şık bir eve taşındı. Ayrıca kendine bir çok öğrenci alabileceği kadar geniş bir atölye tuttu. Huygens'le de bağını koparmayan ressam, böylece Lahey'deki saray çevresinde de iyi tanınıyordu. Ayrıca açıkça herhangi bir dini inancı desteklememesi, hem Katolikler hem Mennonitler hem de Yahudilerden sipariş almasını sağlıyordu. Sanatçının, birden gelen bu lüks yaşamı ve seçkin çevresi eserlerinde yansıttığı şatafatlı sahnelerden de okunmaktadır.

Gelmiş geçmiş en büyük gravürcülerden biri olan Rembrandt, konularının çeşitliliği ve teknine olan kusursuz hakimiyetiyle bu alanda etkileyici eserler verdi. Gravürlerinde siyah-beyaz, ışık-gölge kontrastlarından yararlanarak tekniği yaratıcı bir şekilde kullanmıştır. Rembrandt, kazancının büyük kısmını gravürlerden elde etmiş olsa da bu onu gelecekteki iflastan kurtarmaya yetmeyecekti. Bu arada 1632 tarihli ünlü resmi ''Doktor Tulp'un Anatomi Dersi''nden sonra başka bir baş yapıta imza attı; ''Gece Nöbeti'' (1642) . Amsterdam Müzesi'nde bulunan bu tablo Rembrandt'ın en büyük ölçekli ve en çok bilinen resmi ve 17. yüzyıl Avrupa sanatının en önemli örneklerinden biridir.

Ancak ressamın ünü ve zenginliği talihsiz bir olaydan sonra düşüşe geçecektir. Karısı Saskia, doğduktan kısa bir süre sonra ölen üç çocuğunun ardından yeniden doğum yaptı. Ancak 4 doğumdan sonra zayıf düşen bedeni doğumun getirdiği yorgunluğa dayanamadı ve verem olarak öldü. Dünyaya gelen oğulları Titus 1641'de vaftiz edildi. Saskia'nın ölümünün ardından Rembrandt, küçük bir çocukla yapayalnız kalmıştı. Kısa bir süre sonra çocuğun dadısı ile yasak bir ilişki yaşamaya başladı. Yasak ilişkisi yüzünden toplumdan ve dini kesimlerden dışlandı. Öğrencileri ve dostları tarafından yavaş yavaş terkedilen Rembrandt, artık sık sık sipariş alamıyordu. Ayrıca tüm parasını da garip eşya koleksiyonlarına harcamaya başlamıştı. Bir süre mutlu giden dadı Geertje'yle olan ilişkisi de Rembrandt'ın Hendrickije Stoffels adında bir kadınla ilişkiye girmesiyle bitti. Geertje'de ressamı evlenme vaadinde bulunup sonra sözünden dönmekle suçlayarak mahkemeye başvurdu. Rembrandt, mahkemede suçsuz bulundu fakat her yıl 200 gulden nafaka ödemek zorunda kalacaktı. Avrupalı diğer koleksiyoncularla da çalışması, yerel halkın sırt çevirmesinden sonra mali durumunu zar zor dengeliyordu. Ancak, müşterilerin resimleri geri çevirmeye başlamaları ve ödedikleri ücreti geri istemeleri, Rembrandt'ın ekonomik durumunu iyiden iyiye çökertti ve en sonunda 1658'de tüm özel koleksiyonu ve evi üzerine gelen haciz sonucu satıldı.

Rembrandt oğlu Tirus'a adeta tapmaktaydı. Sonradan Hendrickije Stoffels'ten bir kız çocuk daha sahip oldu ama Titus, ölen sevgili eşi Saskia'nın buruk bir hatırasıydı. Ressam oğluna olan düşkünlüğünü ve sevgisini yansıtan bir çok portresini yapmıştır. 1663 yılında ikinci karısı da ölen Rembrandt moralman iyice çökmüştü. Ne var ki beş yıl sonra hayattaki tek varlığı oğlu titus'u da kaybetti. Genç yaşta ölen Titus, 22 Mart 1668'de göz yaşları içinde toprağa verildi. 1668 tarihli ''Savurgan Oğulun Dönüşü'' adlı tablosunu oğlu Titus'a adadı. Bir kaç yıl sonra İkinci karısından olan kızını da kaybeden ressam hayatta yapayalnız kalmıştı. Kendini resimlerine vererek acısını unutmaya çalıştı.

Rembrandt, kayıplarının acısıyla kararan yaşamındaki son resimlerini, yani bir anlamda yaşamı boyunca tuttuğu günlüğün son sayfalarını kendi portrelerine ayırdı. Uslup bakımından da giderek Tiziano'ya yaklaşan ressam 1669'da öldü.

İlk yıllarından itibaren tür olarak tarihsel resimleri tercih etti ve İtalyan Rönesansıyla karşılaştırılabilecek, dinsel mitolojik ve yazınsal içerikli öykülere dayanan çalışmalar yaptı. Yetkin bir portre ressamı olmasına rağmen daha çok büyük konuları tercih etmiştir. Portrelerindeki güçlü anlatımla 20. yüzyıl empresyonistlerine ilham kaynağı olan ressam, ışık gölge kullanımı ve geniş espas anlayışıyla Flaman resmini en üst seviyeye çıkarmıştır.

MD FST 005 (1626-Anna-Accusee-Par-Tobit-Du-Vol-De-Chevreau) MD FST 006 (1626-Bapteme-D-Ennuque) 

MD FST 007 (1626-Lapidation-De-St-Etienne) MD FSU 003 (1629-Judas-Rapportant-30-Deniers)MD FST 008 (1627-La-Fuite-En-Egypte) MD FST 009 (1627-L-A-Potre-Paul-En-Prison) MD FSU 001 (1627-Parabole-De-L-Homme-Riche) MD FSU 002 (1628-Pierre-Et-Paul) MD FSU 004 (1629-Saint-Paul-A-Sa-Table-De-Travail) 

MD FSU 005 (1630-Jeremie-Pleurant-Sur-Jerusalem) MD FSU 006 (1631-La-Resurrection-De-Lazare) MD FSU 007 (1631-Presentation-Au-Temple) MD FSU 008 (1634-Le-Predicateur-Johannes Elison) MD FSU 009 (1634-L-Incredulite-De-St-Thomas) MD FSV 001 (1635-La-Sainte-Famille)

Part 2 MD FOF 004

Çankırı

cankiri-sehir-rehberi
Çankırı İsminin Etimolojisi
Çankırı, batıda antik dönemde Bithynia (Bitinya), doğuda ise Pontus diye isimlendirilen bölgeler arasında yer alan Paflagonya Bölgesi’nde bulunmaktadır.
Çankırı şehrinin, antik ismi Gangra’dır ve bu ismi günümüze kadar korumuştur. Bu isim ilk olarak Grek ve Roma dönemlerinde belgelenmiştir. Gangra isminden bahseden en eski yazılı kaynak M.Ö 3. yüzyılda yaşamış olan çok yönlü bilim adamı Eratosthenes’dir. M.Ö. 1. yüzyıla gelindiğinde Alexander Polyhistor, Paflagonya ile ilgili kitabında Gangra’yı ele almıştır. Augustus döneminde yaşamış olan ünlü coğrafyacı Strabon, Gangra’yı kısaca betimlemiştir. Ondan sonra ansiklopedi yazarı Plinius Historia Naturalis’te Gangra’dan bahsetmektedir.
Gangra ismi, klasik dönemden Luvi devrine kadar uzanan, Anadolulu yerel bir addır. Ama antik bir Luvi ismi olan "Gangra" halk etimolojisine uygun olarak (halkın anlayamadığı isimlere kendi dilinde bir mana vermeye çalışması) “çan” ve “kırık” kelimeleri kullanılarak Çankırı haline dönüştürülmüştür. Ancak Osmanlı zamanlarında şehrin antik adı korunmuş Kangırı veya Kângarı olarak kullanılmıştır.
M.Ö. 3. yüzyıldan sonra bölgenin en önemli şehri ve yerli krallara başkentlik etmiş olan
Gangra’nın efsanevi kuruluş hikatesini Byzantionlu Stephanos’tan öğrenmekteyiz. Yazar burada Gangra sözcüğünün dişil olduğunu söyledikten sonra efsaneyi özetle şu şekilde anlatmaktadır: “Poseidon’la Aryes’in çocuğu olduğunu söyleyen Nikostratos Paflagonya çevresinde keçilerini otlatmak için bir otlak arar ve sonunda uygun bir yer bulur ve bu geçit vermeyen dağların çobanı, toprak sahibiyle anlaşır. Keçilerini otlatırken arazisine de göz kulak olacağını söyler… Bir gün yüksekçe bir tepe üzerinden çevreyi gözlerken dimdik yükselen fakat öbür tarafa geçit veren bir kayalık görür ve o sırada aşağıda oğlakların melediğini işitir. Orada doğurmuş olan keçiyle yavrusunu taşıyarak geçitten geçip, gördüğü elverişli arazi üstüne bir şehir kurar ve oğlağa taktığı Gangra adını şehre de verir”
Arkeolojik Veriler Işığında Çankırı’nın Tarih Öncesi Dönemleri
Paleolitik Dönem (M.Ö. 600000-12000)
Çankırı sınırları içerisinde 2000’li yıllara kadar, araştırmaların eksikliğinden dolayı Paleolitik Dönem buluntuları bilinmemekteydi. Son yıllarda yapılan bilimsel yüzey araştırmaları, sayıları az da olsa bölgede Orta Paleolitik Dönem (M.Ö. 200000-40000) insanının izlerini ortaya koyan bazı istasyonların ve buralarda bulunan aletlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Ve hatta bu aletler içerisinde Alt Paleolitik Dönem’e (M.Ö. 600000-200000) ait olabilecek taş aletler de bulunmaktadır2. Bu istasyonlar ve buluntular, Eldivan, Orta ve Kurşunlu ilçelerinde yer almaktadır3. Ancak, Orta Paleolitik dönemi takip eden Üst Paleolitik, Epipaleolitik ve Neolitik Dönem buluntularına ait herhangi bir ize şu ana kadar rastlanmamıştır. Orta Paleolitik Dönem’den Kalkolitik Dönem’e kadar olan bu büyük boşluğun nedenleri klimatolojik sebeplerden dolayı yerleşimin olmamasıyla veya bu dönem kalıntılarının kalın sedimantolojik tabakalar altında kalmasıyla açılanabilir.
Kalkolitik Dönem (M.Ö. 6000-3200/3000)
Kalkolitik Dönem’e gelindiğinde il sınırları içinde sayıları az olmakla beraber Kalkolitik
Dönem buluntu veren yerleşimler ortaya çıkmaya başlamıştır. Çankırı’da bu döneme ait buluntu veren beş adet yerleşim yeri tespit edilmiştir. Bunlar; Merkeze bağlı Balıbağı Köyü Sarıiçi Höyük, Eldivan ilçesi Elmacı köyü sınırları içerisindeki Fene (Maltepe) Höyük, Orta ilçesi Salur köyünde Salur Höyük, Korgun ilçesi Ildızım köyünde Yüce Höyük, Ilgaz ilçesi Musaköy Türbe Mevkii’dir.
Eski Tunç Çağı (M.Ö. 3200/3000-2000)
Kalkolitik dönemi takip eden Eski Tunç Çağı’nın yerleşimcileri Anadolu’nun yerli halkları
olan Luviler ve Hattilerdir. Eski Tunç Çağı’nda, bölgedeki doğal kaynakların yakınına
kurulmuş yerleşimlerin ve bunlara ait mezarlıkların sayısında önemli bir artış başlamıştır.
Bu doğal kaynaklar temiz su, verimli tarım arazileri ve otlaklar ile endüstriyel kaynaklardır. Endüstriyel kaynakların başında kaya tuzu gelmektedir. İkinci olarak özellikle Neolitik ve Kalkolitik Çağ’da büyük öneme haiz olan çakmak taşı ve obsidiyendir. Kalkolitik ve Eski Tunç Çağı sakinlerinin büyük olasılıkla bölgede başta kaya tuzu, çakmak taşı ve obsidiyen gibi ürünlerin ticaretini yaptıkları düşünülmektedir4. Salur Höyük yakınında tespit edilen obsidiyen yatakları ve günümüzde hala işletilen Tuz Mağarası yakınındaki Sarıiçi Höyük bunlara güzel birer örnektir.
Eski çağlarda tuz büyük bir öneme sahiptir. İnsan ve hayvan sağlığını korumadaki biyolojik rolü, yiyeceklerin korunmasında, dericilikte ve diğer işlerde kullanılması ve çokça bulunduğu bölgelerden az olduğu yerlere nakledilmesi ihtiyacı, akademisyenleri tuzun eski çağlarda nasıl keşfedildiği, işlendiği ve nakledildiği konularında kapsamlı çalışmalar yapmaya yönlendirmiştir. Ayrıca arkeologlar büyük sosyal ya da ekonomik gelişmelerin, tuza bağlı zenginlikle ilgili olduğunu öne sürmektedir5. Bu nedenle Sarıiçi Höyük ile Yapraklı Tuzdamınkaşı Orta Tunç Çağı Yerleşimi bu sorulara yanıt verebilecek, araştırılması gereken önemli yerleşimlerdir. İl sınırları içerisinde bugüne kadar 36 adet Eski Tunç Çağı yerleşimi ve nekropol alanı
tespit edilmiş bunlardan 18 adetinin tescil işlemi tamamlanmıştır.
Orta Tunç Çağı (M.Ö. 2000-1500)
Orta Tunç Çağı; Asur Ticaret Kolonileri ve Eski Hitit Krallığı zamanı olup bu iki dönem
sırasıyla Kayseri yakınlarındaki Kültepe-Kaneş ve Boğazköy-Hattuşa kazıları ile
tanınmaktadır. Çankırı, Orta Tunç Çağı’nda önemli yerleşimlere sahne olmuştur. İl sınırları içerisinde yapılan araştırmalarda bugüne kadar 35 adet Orta Tunç Çağı’na ait höyük ve nekropol olanı tespit edilmiştir. Bunların çoğunluğunda M.Ö. 2. binin ortalarına yani Eski Hitit Krallık Dönemine (M.Ö. 1650-1450) tarihlenen arkeolojik malzemeler bulunmaktadır.
Özellikle bir kült kenti olan İnandık arkeolojik ve filolojik buluntularıyla bu dönemin en
önemli şehirlerinden birisidir.
Geç Tunç Çağı (M.Ö. 1500-1200)
Geç Tunç Çağı’nda Hitit Devleti’nin başkenti olan Hattuşa, Çankırı’nın güneydoğusunda bulunmakta ve Çankırı, Hitit Devletinin kuzey ve doğu komşularıyla olan sınır bölgesi içinde kalmaktadır. Bu nedenle Geç Bronz Çağı’nda Çankırı’daki bazı Hitit yerleşimlerinin doğal geçitleri ve yolları denetimi altında tutabilme stratejisine yönelik kuruldukları düşünülmektedir.
Bölgede tespit edilen Hitit İmparatorluk Dönemi’ne ait yerleşimler genellikle orta boyutlu, yer yer tahkimli yerleşimlerdir. Çankırı’nın kuzeyinde Devrez Vadisi boyunca bir hat üzerinde sıralanan, Batı Salman Höyük, Dumanlı Kalesi, Müslüman Kale, Kanlıgöl Kalesi gibi yerleşimler sur duvarları ile tahkim edilmişlerdir. Hitit İmparatorluk dönemine tarihlenen Fene (Maltepe) Höyük, Mart Höyük ve İkiz Höyük (Şeker Höyük), Hitit seramik formlarının hemen hemen tamamının bulunabildiği önemli İmparatorluk Dönemi  yerleşimleridir. Bu höyükler bölge için çok değerli arkeolojik veriler ortaya çıkarabilecek potansiyele sahiptir.
Demir Çağı (M.Ö. 1200-550)
Orta Anadolu kronolojisinde Demir Çağı kendi içinde Erken, Orta ve Geç olmak üzere üç ayrı ana evreye ayrılarak incelenmektedir. Erken Demir Çağı M.Ö.1200-950, Orta Demir Çağı M.Ö. 950-550 ve Geç Demir Çağı M.Ö. 550-330 yıllarını kapsamaktadır.
Erken Demir Çağı, tüm Anadolu arkeolojisinde genel olarak çok az bilinen bir dönemdir. Deniz kavimleri göçü neticesinde Hitit İmparatorluğu yıkılarak güneydoğuya doğru çekilmiştir. Bu olaydan sonra Anadolu’da yaklaşık 400 yıllık bir süreyi kapsayan ve karanlık dönem olarak ta adlandırılan bir dönem başlamıştır. Erken Demir Çağı’nda çok büyük bir kültür değişimi ortaya çıkmış, yazılı kaynaklar susmuş, birçok 2. bin yerleşimi terk edilmiş, 2. binin hızlı çarkta üretilen çanak çömleklerinin yerini kaba el yapımı çanak çömleği almıştır. Son yıllara kadar Orta Anadolu’nun Erken Demir Çağı ile ilgili bilgilerimiz yok denecek kadar azdı. Ancak Ankara Gordion8 ve Çorum Boğazköy Büyükkaya9 kazıları bu döneme ilişkin yeni veriler ortaya koymuştur. Buralarda yapılan kazılar yerleşim alanlarının tamamen terk edilmediğini yerel bazı toplulukların yerleşimlerini devam ettirdiğini ortaya çıkarmıştır.
Orta Demir Çağı’na gelindiğinde M.Ö. 750’lerde Frigler Orta Anadolu’da başkenti Gordion olan bir siyasi birlik kurmuşlardır. Deniz Kavimleri Göçü ile Anadolu’ya Trakya ve boğazlar üzerinden gelen bu topluluk Orta Anadolu’da egemen güçlü bir krallık düzeyine ulaşmıştır.
Ancak M.Ö. 700 yıllarına doğru Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya giren Kimmerler Frigya’yı tahrip ederek Frigler’in hâkimiyetine son vermişlerdir. Kimmerler’in Orta Anadolu’daki hâkimiyeti fazla uzun sürmemiştir. Lidya kralı Alyattes’in ((MÖ.610-575)) Kimmer hakimiyetini kaldırmış ve Kroissos ( M.Ö.557-546) döneminde bölge Lidya egemenliğine girmiştir.
Geç Demir Çağı’nda, M.Ö. 557-546 yıllarında Akhamenidler Anadolu’ya girerek Lidyalıları yenmiş ve bölgeye hakim olmuşlardır. Homeros’un İlyada’sında Paflagonya’nın en eski halkının Ainetes’ler olduğu ve bu halkın Pylaimenes isimli kahramanlarını Troia savaşlarına yolladıkları ve Parthenos (Bartın) çayının çiçekli kıyılarında yaşadıklarını anlatılmaktadır.
Herodotos, Paflagonya’nın Pontus Kapadokya’sından Halys (Kızılırmak)’le ayrılmakta
olduğunu söyleyerek bu memleketin sınırlarını çizer. Ksenophon’a göre; Paflagonya
insanları yerli şeflerin yönetimi altında bağımsız yaşamaktadır. İşte bu dönemde Anadolu’ya giren komşuları Akhamenid’lerle müttefik görünen bu şefler, gerekli görürlerse Yunanlıları tutarlardı. Yüz yirmi bin asker çıkarabilecek güçleri vardı. Yani M.Ö. 5. yüzyılda Paflagonyalılar hatırı sayılır bir güç oluşturuyorlardı. İstilalara karşı bağımsızlık hareketi için aynı yüzyılda mücadele vermişlerdir.
Dareios’un haleflerinden bazılarının yeteneksizliklerinden yararlanıp, Perslerden ayrılarak bağımsızlıklarını ilan etmiş, hatta Halys’ü geçtikten sonra Termodon çayına kadar uzanan araziyi zaptetmişlerdir. Ancak Artekserkses II (M.Ö. 404-350)’nin Kapadokya satrabı Datames, yeniden Paflagonları Halys’ün batısına atmıştır.
Yazılı kaynaklardan da anlaşıldığı üzere Akhamenidler her ne kadar belli bir siyasi üstünlük elde etmiş olsalar da Paflagonya’yı tam bir hâkimiyet altına alamamış yerli Paflagon halkları bölgede yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bölgede yapılan yüzey araştırmalarında ve kazılarda elde edilen Demir Çağı malzemeleri içerisinde Akhamenidlere ait her hangi bir maddi kalıntının bulunamamış olması da yazılı kaynaklardaki verileri desteklemektedir.
Çankırı’da Demir Çağı, oldukça deforme olmuş küçük yerleşimlerden ve hemen hemen tüm il sınırları içerisinde bulabileceğimiz Tümülüslerle karakterize olmaktadır. Çankırı’da tespit  edilen Demir Çağı yerleşimlerin sayısı 17’dir. Bu yerleşimler üzerinden toplanan seramik
örneklerinin büyük bölümü gri Frig malları ile kırmızının çeşitli tonlarında tek renkli
bezemesiz yerel mallarıdır. Bunlar genel bir tarihlendirmeyle Orta Demir Çağı’na
tarihlenmektedir. İl sınırları içinde yapılan yüzey araştırmalarında 42 adet tümülüsün tespiti yapılmıştır. Genel olarak Demir Çağına tarihlendirilen bu tümülüslerin ayrıntılı kazı
çalışmaları yapılmadığı sürece, bunların tam olarak ait oldukları dönemler, barındırdıkları
malzemeler ile mimari unsurlarının hakkında çok bir şey söylemek mümkün değildir.
Helenistik Dönem (M.Ö. 330-30)
Anadolu’daki Pers hakimiyeti M.Ö. 333’de Büyük İskender (M.Ö. 336-323) tarafından
sonlandırılmış ve bu tarihte Geç Demir Çağı sonlanarak Helenistik Dönem olarak
adlandırılan yeni bir döneme girilmiştir. Büyük İskender’in Asya seferinde Paflagonyalılar, memleketlerine İskender’in ordusunun girmemesi veya vergi ödemeye zorlanmaması şartıyla teslim olmayı kabul etmişlerdir. Ancak aradan 20 yıl geçmeden Mithridates Ktistes ortaya çıkmış ve Kimiata-Kimiatene’yi (Kurmalar Antik Yerleşimi) kendine hareket üssü yaparak, Olgassys (Ilgaz) dağlarında yeniden Paflagonya memleketinin bağımsızlık sesini  yükseltmiştir. Böylece Pontus devletinin temelini atmıştır. Paflagonya’nın savaş yeteneği yüksek, yiğit, korkusuz halkı, büyük bir krallığın kurulmasını Mithridates’in önderliğinde sağlamıştır.
M.Ö. 3. yüzyıldan sonra bu bölgenin en önemli şehri, yerli krallara başkentlik etmiş olan
Gangra’dır. Gerçekte Gangra’nın lokal bir krallığın başkenti oluşu M.Ö. 200 yıllarına
Bu dönemde Morzeos’un krallık sarayı ve garnizonu Gangra’da rastlamaktadır.
Morzeos, Gangra’dan tüm Paflagonya’yı hükmü altına almayı başarmış ve
bu arada Kapadokya kralı Ariarathes IV’le birlikte Romalıların Anadolu’yu istila etmelerini önlemek için Galatyalılara ve Tegtosages’lere yardım olsun diye; M.Ö. 189 yılında Roma konsulü Manlius Vulso’ya karşı Megabas dağına asker göndermiştir. Bu dağlık bölgede yaşayan Asyalı karakterdeki halkın oluşturduğu toplulukları yöneten yerli kralların en güçlüsü olan Morzeos, Galatyalılara yardım etmesine rağmen, Manlius Vulso onu cezalandıramamıştır. Ancak Pontus kralı Pharnakes için bu iş zor olmamış, Morzeos’un Gangra Kalesi’nde topladığı büyük hazinesini ele geçirmiştir. Bir süre sonra ise M.Ö. 179 yılında Roma’nın baskısıyla Pharnakes bir sulh yapmak zorunda kalarak bütün hazinesini Morzeos’a geri vermiştir. Morzeos bu olaydan sonra yine kendini kral ilan edip, Gangra’yı yeniden güçlendirmiştir. Buna karşılık son Gangra krallarından Pylaimenes vasiyetnamesinde Mithridates Euergetes’i varis yapmış, böylece M.Ö. 122 yıllarında Paflagonya vasiyet yoluyla
Pontus kralına geçmiş ve Pontus krallığının bir parçası olmuştur. Ancak Romalılar bu
vasiyet hükümlerinin yerine getirilmesine müsaade etmeyerek karşı çıkmışlardır. M.Ö.
111’den sonra yani Mithridates Eupator’un ilk zamanlarında İç Paflagonya yeniden birbirine rakip ve akraba bir takım hanedanlar arasında bölünmüştür. M.Ö. 88 yılında aynı kral Gangra’nın sonuncu prensi Pylaimenes’i tahttan atmışsa da artık 24 yıl süren Mithridates savaşları da başlamış bulunmaktadır. Sulla (M.Ö. 88-81), Lucullus (M.Ö. 74-67), Pompeius (M.Ö. 67-63) gibi Romalı konsül ve komutanları uğraştıran bu savaşlar boyunca Paflagonyalılar, yani Gangra kaypak bir politika sürdürerek, bazen Roma’yı bazen ise Mithridates tarafını tutmuştur.
Mithridates savaşlarının sona ermesinden sonra Pompeius, Paflagonyalıların serbest
olmaları gerektiği kararını Roma Senatosundan çıkartarak, eski durumu gibi başkenti
Gangra olan bir krallık veya prenslik olarak idareyi, Pylaimenes’in torunlarından biri olan Attalos’a vermiştir (M.Ö. 64). Bu Presliği de Strabon’da adları geçen Potamia, Timonitis (Kastamonu Araç İlçesinde), Marmolitis, Kimiatene (Ilgaz Kurmalar Köyü), Sanisene ve Gaezatorigos gibi Hyparkhia’lara ayırmıştır.
Pompeius’un bu düzenlemelerine Caesar 20 yıl sonra bazı katkılarda bulunduysa da İç Paflagonya’da statüko sürmüştür. Ancak daha sonra Antonius, Pompeius düzenlemesinde büyük değişiklikler yapmıştır. Pontus Paflagonya’sındaki iki önemli şehri Pompeiopolis (Taşköprü) ve Neapolis (Vezirköprü)’i Gangra Prensliği’ne vermiştir. Ayrıca Doğu Bitinya bölgesini de Gangra’ya bağlamıştır. Antonius bu yeni düzenlemeyi, Attalos’un öldüğü ve Paflagonya ile Galatyayı birleştirip Kastor Tarkondarios’un oğlu Kastor’un idaresine verdiği tarih olan M.Ö. 40 yıllarında veya Kastor M.Ö. 37 yılında ölünce krallığı onun oğlu Deiotaros Philadelphos’a devrettiği zaman yapmıştır
İşte böyle bir siyasi ortamda gelişen Çankırı’nın Helenistik ve Erken Roma Dönemi’ne ait adet yerleşim ve Nekropol alanı tespit edilmiştir. Antik kaynaklarda adı geçen üç adet yerleşim yerinin lokalizasyonu yapılmıştır. Bunlar; Gangra Kalesi (Çankırı Kalesi),
Kimiatene Şehri (Kurmalar Antik Yerleşimi) ve Antoniopolis (Aydınlar köyü ve civarı)’dir.
Ayrıca 1966-67 yıllarında Anadolu Medeniyetleri Müzesince gerçekleştirilen kurtarma
kazılarında Terme Höyük’te Helenistik dönem bir yapı katı tespit edilirken, yapılmıştır.
Roma İmparatorluk Dönemi (M.Ö. 6/5- M.S. 285)
Çankırı kenti hakkındaki yazılı bilgilerimiz ancak Büyük İskender'in ölümünden sonra
başlar. Anadolu, Büyük İskender'in generalleri tarafından bölünmüş ve Paflagonya
Bölgesi’nin ilk başkenti Gangra olmuştur. O dönemde Paflagonya krallarının sarayı kolay savunulan Kara Tekin tepesinde bulunuyordu. Helenistik dönemde kurulmuş Paflagonya bir sıraya uygun biçimde bağımsız olacaklar ve böylece bunlar Küçük Asya’nın Roma devrinde kültürlü hale gelmesi için, Grek şehirlerinin Helenistik Çağda oynadığı rolü yerine getireceklerdir. Bu şehirlerin bir kısmı bizzat Pompeius tarafından kurulmuş bir kısmının ise nüfusu arttırılmıştır. Böylece Paflagonya’dan başlayıp, Halys üzerinden Fırat’a uzanan Hyparkhia sisteminde şehirler kurulmuştur.
Krallığının son kralı Kastor’un oğlu Deiotaros Philadelphos’dur. Deiotaros’un M. Ö. 6 veya 5 yılındaki ölümüyle, tüm Paflagonya Bölgesi, hiç savaş olmadan Roma İmparatorluğu’na dahil olmuştur. Tüm Paflagonya aynı zamanda, başkenti Ankara olan Galatya sancağının içine girmiştir. Paflagonya kralların başkenti olduğu için, Gangra yeni Paflagonya eyaletinin idare merkezi olarak kalmıştır. M.Ö. 3 yılında, Paflagonya halkının, ilk Roma imparatoru Augustus'a bağlılık yeminini ilan etmek adına düzenlediği dini tören Gangra'da gerçekleştirilmiştir.
M.S. 1. yüzyıla gelindiğinde Gangra’nın “küçük bir kasaba ve askeri bir kale” haline
dönüştüğünü, metropolis yani merkez şehir unvanını, Paflagonya’nın yeni metropolisi olan Pompeiopolis’e (Taşköprü) kaptırdığını Amasyalı Strabon’dan öğrenmekteyiz. Bununla birlikte Gangra, Roma hükümetinden bir şeref ismi almıştır: Germanicopolis, yani "Germanicus'un şehri". Bu şeref adı ikinci Roma İmparatoru Tiberius’un evlatlığı
Germanicus’un isminden kaynaklanmış ve Germanicus’un kardeşi, üçüncü Roma imparatoru Claudius tarafından Gangra’ya verilmiştir. O zamandan itibaren Gangra ismi şehrin kalesini, Germanicopolis ise kalenin aşağısında uzanan yeni şehri adlandırmıştır. Ancak Bizans Dönemi’ne gelindiğinde Germanicopolis adı unutulmuştur.
Anadolu'nun birçok yerinde olduğu gibi, klasik dönemlerinde de Gangra şehri komşu
kentler ile mümkün olan her alanda rekabet etmiştir. Anadolu'nun birçok şehri gibi, Gangra da kendi sikkelerini basmış ve bu sikkeleri kendi unvanlarını tanıtmak için kullanmıştır. Bu sikkelerin bazılarında archaiotate Paphlagonias yani “Paflagonya'nın en eski şehri” yazılmıştır. Böylece "Paflagonya'nın merkez şehri" unvanını taşıyan Pompeiopolis'e karşı, Gangra kendisinin Paflagonya'nın en eski, en otantik şehri olmasıyla gurur duymuştur. Gangra'nın bazı sikkelerinde ise hestia theon kelimeleri yazmaktadır, yani "tanrıların ocağı".
Gangra şehrinin kuzey sınırında üç bin senelik yerel bir Anadolulu isim taşıyan Olgassys
yani Ilgaz Dağı yer alır. Strabon’a göre zor ulaşılan Olgassys Dağı’nda, yerel tanrılara
adanan çok sayıda kutsal alan bulunmaktadır. Bu dinsel mekanlar Olgassys / Ilgaz Dağı’nın kutsal bir özelliğini oluşturuyordu. Antik dönem dini inanışına göre tanrılar göğe en yakın mekanlarda, yani en yüksek dağların zirvelerinde yaşıyorlardı. Bu yüksek dağların arasında Olgassys’de yer alıyordu. Bir efsaneye göre Paflagonya'da gök tanrısı Zeus’un oğlu olan Tantalos isimli çok zengin, çok kuvvetli bir kral yaşıyordu ve tanrılar tarafından o kadar seviliyordu ki onların yemek törenlerine davetli olarak katılıyordu. Tantalos'un katıldığı, tanrıların tören yemekleri Gangra'ya yakın Olgassys Dağının zirvesinde gerçekleştirili yordu. Bundan dolayı Gangra sikkelerinin bazılarında hestia theon yani "tanrıların ocağı" yazısı yer almaktadır.
Gangra/Çankırı geçmişi efsaneler dönemine kadar dahi uzanan, Paflagonya'nın en eski şehri’dir. Birkaç efsaneye göre, Tantalos'un oğlu Pelops bütün Paflagonlu’ların atasıdır.
Karadeniz sahillerinde kurulmuş ve deniz ticaretinden dolayı daha zengin, belki de daha gelişmiş Amastris veya Sinop gibi şehirlere karşı Gangra en azından bu tarihi avantajını sikkeler üzerinde kullanmaya çalışmıştır
Geç Roma- Bizans Dönemi (M.S. 285-1453)
Geç Roma döneminde Gangra, önemli coğrafi konumu nedeniyle, İmparator Diocletianus (M.Ö. 245-312) tarafından oluşturulmuş yeni Paflagonya eyaletinin
başkenti olmuştur. Gangra, Galatya eyaletinin başkenti Ankara'ya doğru giden önemli bir yola sahiptir. Başka bir yol ise Gangra’dan Paflagonya’nın rakip başşehri Pompeiopolis’e gitmektedir. Ayrıca, tarımsal bakımdan Gangra'nın arazileri oldukça verimli olmalıydı. Çünkü, MS. 2. yüzyılda yaşamış filolog yazar Athenaios, Deipnosophistae yani "Bilim adamları yemekte" başlıklı kitabında Gangra'nın meşhur elmalarını övmektedir. Şehre yakın olan tuz mağarası ise Bizans döneminde de işletilmektedir. Bu avantajlardan faydalanarak Gangra Bizans döneminde eski önemini tekrar kazanarak Paflagonya'nın başşehri olmuştur.
M.S. 4. yüzyılda bir piskopos kongresi Gangra'da düzenlenmiştir. Bu defa Pompeiopolis, Amastris gibi şehirler Gangra'ya bağlanmıştır. Bizans edebiyatında, hem Konsillerin piskopos listelerinde, hem de  bir kaç azizin hayatında Gangra'dan
sıklıkla bahsedilmektedir.
Bizans hâkimiyetindeki bölge, M.S. 7. yüzyılın başında Sasani istilasına uğramıştır.
Bizanslılar, İranlılara bir müddet mukavemet etmişlerdir. En sonunda İran hükümdarı
Hüsrevpezir büyük bir ordu ile Diyarbakır üzerinden Anadolu’ya girerek, Pontus,
Paflagonya ve Kapadokya’yı zapt ederek (M.S. 609) İstanbul’a yürümüştür. Bu suretle
Anadolu ve Paflagonya İran idaresine geçmiştir. Bizans imparatoru Heraclius (M.S. 610– 641), 622’de bölgeyi tekrar ele geçirmiş, Anadolu’yu da 17 thema’ya ayırmıştır. Paflagonya bu themalardan biri olup Çankırı ve Kastamonu bölgelerini kapsamaktadır. Paflagonya thema’sının merkezi ise Gangra, yani Çankırı olmuştur.
Emeviler devrinde, Halife Süleyman zamanında, Çankırı ve havalisinin halifenin kardeşi
Mesmele bin Abdülmelik komutasında İstanbul’u muhasara etmek için gönderilen ordu tarafından ele geçirildiği (M.S. 715) ve M.S. 734 yılına kadar her iki taraf arasında el değiştirdiği söylenmektedir. Arapların Bizanslılar tarafından Anadolu’dan çıkarılması
üzerine bölge Türk fethine kadar Bizanslıların elinde kalmıştır.
Roma ve Bizans dönemlerine ait arkeolojik kalıntılara baktığımızda, İlin neredeyse
tamamında küçüklü büyüklü yerleşim ve nekropol alanları ile kaya yerleşmelerine
rastlanmaktadır. Barışçıl Pax Roma döneminde Roma devletine bağlı birçok koloni ve köy yerleşmesi oluşmuştur. Yapılan yüzey araştırmaları ile Müdürlüğümüzce yapılan tespit ve tescil çalışmaları sonucunda günümüze kadar 141 adet Roma, Geç Roma ve Bizans dönemlerine tarihlenen arkeolojik alan tespit edilmiştir17. Bu arkeolojik alanların, 66 adeti yerleşim alanı, 43 adeti nekropol alanı, 20 adeti Kaya yerleşmesi, 11 adeti kale ve 2 adeti antik yoldur.
Bizans döneminde, M.S. 7. yüzyılda başlayan Sasani ve Arap akınları neticesinde, yerleşim stratejisinde değişimler meydana gelmiş ve sur duvarlarıyla çevrilmiş tepe üstü yerleşimleri ortaya çıkmıştır. Bunlardan şimdiye kadar tespit edilenler; Gökçeören Kalesi, Ödek Kalesi, Gavur Kalesi, Yalakçukurören Kalesi, Müslüman Kale, Hisarcık Köyü Kalesi, Bozoğlu Kalesi, Saçak Kalesi, Kurşunlu Kalesi’dir. Bunların tamamı savunulması kolay ve ulaşılması daha zor olan, çevresine hâkim tepeler üzerinde yer almaktadır. Tamamının etrafı kuru duvar tekniğinde örülmüş taş sur duvarlarıyla çevrilmiştir. Yine Helenistik dönemde kurulan ve ondan sonraki dönemlerde de kullanımı devam eden Gangra/Çankırı Kalesi’nde de bu dönemde savunma sistemi güçlendirilmiş olmalıdır ki, o dönemlerdeki Arap kayıtlarında Hısnu’l Hadid yani Demir Kale olarak adlandırılmıştır.
Çankırı’da Türk Dönemi
Kutalmış’ın dört oğlu, Süleyman Şah liderliğinde Marmara sahillerinde Anadolu Selçuklu devletini kurduğu ve doğuda nüfus etkisini genişleterek Kilikya bölgesini fethettiği sırada, Malazgirt Savaşı’na katılmış kumandanlardan olan Danişment Gazi de Yeşilırmak ve Kızılırmak vadisini Türklere açmıştır. 1085 yılında Danişmendli Gümüştekin Malatya civarında sefer ederken onun kader arkadaşı olarak zikredilen ve Çankırı fatihi olarak şöhret kazanan Kara Tekin de bu esnada Sinop bölgesinin fethiyle meşgul olmaktaydı.
Anadolu’daki Türk fütuhatı Büyük Selçuklu Devleti’nin kontrolü dışında yürümekteydi.
Süleyman Şah’ın Antakya seferi esnasında Kara Tekin, Süleyman bin Numan ve Osman bin Alpin, Çankırı, Kastamonu, Sinop ve Osmancık’ı fethediyorlardı. Sultan Melikşah, kendi denetimi dışında gelişen ve Ortaçağ Türk İslam dünyasının ideal insan tipini oluşturan alp gaziler tarafından yönetilen bu faaliyeti denetim altına almak için önce Porsuk Bey ardından da Bozan Bey komutasında Anadolu’ya bir ordu göndermiştir. Aynı zamanda onları denetim altına almak için Bizans ile anlaşmaktan da çekinmemiştir. Bu durum karşısında Sinop’u ve diğer sahilleri fetheden Kara Tekin, buraları terke mecbur kalmıştır. Fethettiği Çankırı’da ölmüş ve Çankırı Kalesi’ndeki türbesine defnedilmiştir.
Bu olayların geçtiği tarihten 150 yıl sonra Mevlâna İbn-i Alâ tarafından halk ağzından
derlenerek kaleme alınan Danişmendnâme’de Çankırı Fatihi olan Kara Tekin önemli bir destan kahramanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Destanda Çankırı, Mankuriyye adıyla sıklıkla zikredilen bir şehir durumundadır. Buranın beyi Amasya yakınlarında yapılan savaşta Artuhi (Artuk Bey) tarafından öldürülür. Artuhi’nin sevgilisi olan Efrumiyye, Mankuriyye kalesinde tutuklu kalır. Efrumiyye’yi kurtarmaya giden Artuhi yolda Kara Tekin’le karşılaşır. Kara Tekin babası Müslüman annesi Hıristiyan olup, Hz. Peygamberi rüyasında görerek Müslüman olmuş biri olarak tanıtılır. Artuhi ve Kara Tekin’e Meryem isimli biri yardım eder. Onun yardımıyla kale ele geçirilir, Efrumiyye kurtarılır ve kale ateşe verilir. Fetihten önce Mankuriyye Kalesi beyi olarak anılan Amiran adında bir komutan zikredilir. Bu kişi burada öldürülür. Kale ele geçirildikten sonra Artuhi, Kara Tekin ile Meryem’i evlendirir. Kara Tekin’i de kale beyi olarak Mankuriyye’de yani Çankırı’da bırakır ve eski kale beyinin sarayını mescit yapar.
Çankırı, Danişmendliler döneminde süratle Türkleşmiş ve kısa sürede Türk tahkimatının en güçlü bölgelerinden biri olmuştur. 1134 tarihinde Emir Gazi’nin ölümünün ardından
Danişmendliler bir süre zaafa düşmüştür. Bizans imparatoru Ioanenos Komnenos Çankırı ve Kastamonu üzerine yürüyüp buraları kuşatmıştır. Bu kuşatmada Çankırı teslim olmuş buradaki Türkler esir edilerek İstanbul’a gönderilmiştir. Ancak imparator çekildikten sonra Türk kuvvetleri kısa zamanda buraları geri almışlardır. Bizans’ın yeniden güç topladığı bu tarihlerde bu gelişmelerin olması bölgedeki Türk varlığının iyice kökleşmiş olduğunun göstergesidir.
13. yüzyılın sonunda Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuvvetten düşmesi üzerine Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde bazı beylikler ortaya çıkmış ve Çankırı Candaroğul- ları’nın eline geçmiştir.
Candaroğulları’nın elinde bulunan Çankırı ve Kastamonu civarının Osmanlı himayesine girdiği tarih hakkında iki görüş bulunmaktadır. Bulardan birisi I. Murad zamanında 1383 yılında, diğeri de Yıldırım Bayezid zamanında ilhak olduğudur. Ankara Savaş’ından (1402) sonra Çankırı ve Kastamonu civarı Timur tarafından Candaroğulları’na verilmiştir. Çelebi Mehmet döneminde Candaroğulları Osmanlı’ya itaatlerini bildirmiştir. Osmanlı’ya sadakatle bağlı olan Kasım Bey’in 1464 yılındaki ölümünden sonra Çankırı, Osmanlı yönetim düzeyinde Anadolu Eyaleti’ne bağlı bir sancak haline gelmiştir. Osmanlı kaynaklarında Kengırı-Kengrı veya Kângırı-Kângrı şeklinde yazılan şehirde, II. Bayezid’in oğullarından Alemşah’ın oğlu Osman Çelebi bir müddet sancakbeyliği yapmıştır. Doğuya yapılan seferlerde menzil yeri olan Çankırı, Yavuz Sultan Selim’in saltanat mücadelesi esnasında Şehzade Ahmed’e bağlı yayalar tarafından yağmalanmış ve levend eşkıyası tarafından da tahrip edilmiştir.
Çankırı’da Selçuklu Dönemine ait ayakta kalabilen tek yapı Taş Mescittir. Bu yapı 1242
yılında Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat zamanında Emir Atabey Cemalettin Ferruh
tarafından yaptırılmıştır. Cemalettin Ferruh tarafından 1235 yılında yaptırılan ve Taş
mescidin bitişiğindeki şifahane ise günümüzde ayakta değildir. Bir diğer yapı Candaroğlu Kasım Bey’in inşa ettirdiği İmaret Cami’dir. Ancak bu yapı 17. yüzyılda harap olmuş ve günümüzde ayakta kaldığı haliyle yeniden yaptırılmıştır20. Yine Selçuklu dönemine ait olan ancak günümüze kadar çeşitli değişikliklerle gelen bir diğer yapı Kara Tekin Türbesi’dir. Osmanlı Dönemi’nde 16. yüzyılda yapılmış olan Kanuni Sultan Süleyman Cami21 (Ulu Cami)’den başka tespit edilen camiler, medreseler ve hamamlar gibi yapılar 18. yüzyıldan sonra inşa edilmiştir. 
Çankırı ilçelerinde yer alan Selçuklu ve Osmanlı dönemi yapılarına gelince bunların içinde en eskisi Şabanözü Ulu Cami’dir (Paşa Sultan Cami). Yukarı Cami olarak ta adlandırılan bu yapı 13. yüzyılda Beylikler döneminde yapımı yaygınlaşan ahşap direkli camilerdendir22 ve en geç 16. yüzyıla tarihlenmektedir. 17. yüzyıla gelindiğinde Çerkeş ilçesinde Sultan IV. Murad tarafından yaptırılan, IV. Murat Hamamı ve Örenköy Cami, ile Yapraklı ilçesindeki Fethiye Türbesi ve kütüphanesi ayakta kalabilen üç örneği oluşturmaktadır. İl merkezi, İlçe ve köylerde yer alan tescilli kültür varlıklarının çoğunluğu 18. ve 19. yüzyıl yapılarıdır.
COĞRAFİ YAPI
Çankırı İli, İç Anadolu Bölgesinin kuzey geçit kesiminde yer almakta olup, doğuda
Çorum, güneyde Ankara ve Kırıkkale, kuzeyde Kastamonu, kuzeybatıda Karabük
ve batıda da Bolu ili ile çevrilidir. Yüzölçümü 7.388 km² il hudutları dâhilinde biri
merkez ilçe 11 ilçe olmak üzere toplam 12 ilçe, 369 köy ve 3 kasaba (belediyelik)
bulunmaktadır.
_DNR1288
JEOLOJİK YAPI
İlin genel jeolojik yapısının oldukça dağınık ve engebeli oluşu tarım açısından
dezavantaj olarak görülmektedir. İrili ufaklı dağların oluşturduğu bu engebelikler il
yüzölçümünün %61’ini oluşturmaktadır. Ilgaz Dağı 2565 metrelik yüksekliğiyle ilin
en yüksek noktası olarak bilinmektedir. Sayısı 14’ü bulan yükseltilerden en düşüğü ise
1117 metre yüksekliğinde olan Bozkır Dağıdır. Çankırı’da ova çok azdır. Düz araziler
genellikle yayla özelliğine sahip vadiler şeklinde olup, zaman içeresinde erozyon
sebebiyle jeolojik yapı değişikliğine uğramaktadır. İlde, Bozkır, Ulu yazı, Yapraklı,
Aydos, Eldivan ve Ali özü gibi yayla özelliğine haiz vadiler bulunmaktadır.
NÜFUS
Nüfusun yaş ve cinsiyet yapısına dayalı olarak daimi ikametgâha göre dağılımının
tespitine göre, Nüfusun % 47’si il ve ilçe merkezlerinde, % 53’ü de bucak ve köylerde
yaşamaktadır. Kentleşme sürecinin önümüzdeki yıllarda da devam edeceği tahmin
edilmektedir. Nüfus artışı ve şehirleşmenin temel dinamiğini göç hareketleri
oluşturmaktadır. Göç, birçok ekonomik ve sosyal dengeyi değiştiren bir olgudur ve
boyutları büyüdükçe değişimin boyutları da büyümektedir.
SOSYO-EKONOMİ YAPI
Çankırı, yoğun göç alan bir il statüsünde bulunmaması nedeniyle, sosyal ve ekonomik
yapısı diğer illere nazaran çok gelişmiş değildir. İçe göç yoğun olmamakla birlikte
köyden kente bir hareket görülmektedir. Bu durum normal göç boyutlarına göre
planlanan ve plan hedeflerinin de gerisinde gerçekleştirilebilen yatırım ve hizmetler,
büyük boyuttaki göçler sonucu göç alan yörelerde büyük aksamalara sebep olmaktadır.
Nüfusun yaş ve cinsiyet yapısı ile ekonomik niteliklerinin araştırılması sonucunda içe
ve dışa göç eden nüfusla ilgili olarak şu özellikler tespit edilmiştir: İçe olan göç,
ağırlıklı olarak toprağa bağımlı geliri olan ve geçimini topraktan sağlayan kesimin
genelde kıraçve verimsiz olan bu topraklardan istenilen düzeyde verim
alamamasından kaynaklanmaktadır. Dışa olan göç, Ankara, İstanbul gibi iş imkânı
daha yüksek olan büyük şehirlerin İlimize yakın olmasından dolayı oluştuğu
düşünülmektedir. Şehirlerde refah düzeyinin yükselmesi, iş imkânlarının artmasına ve
buna bağlı olarak da köyden şehre olan göçü hızlandırmıştır. Gelişmişliğin göstergesi
olan teknik altyapı sektörleri, ekonomik gelişmede dikkate alınması ger eken en önemli parametrelerdendir.
163_1
ULAŞIM
İlde ulaşım kara ve demiryoluyla sağlanmaktadır. İlde demiryoluyla yolcu ve yük
taşımacılığı yapılmaktadır. Çankırı’dan her gün Çankırı-Irmak-Ankara-Kayseri
yönüne yük treni kalkış yapmaktadır. Yük trenleri il e ağırlıklı olarak kömür, demir
cevheri ve demir taşınmaktadır. Çankırı ilinin Esenboğa Havalimanına (90 Km)
yaklaşık bir saatlik mesafede oluşu, havayolu imkânlarından yararlanmak isteyenlerin
bu ihtiyacını karşılamaktadır. Çankırı, gelişmiş büyük şehirlerimize çok yakındır.
Çankırı karayoluyla Ankara’ya 131 km, İstanbul’a 497 km. ve İzmir’e 711 km.
uzaklıktadır. Karayolu uzunlukları; 267 km’si devlet yolu, 287 km’si il yolu olup,
toplam şebeke uzunluğu 554 km’dir. Çankırı’nın en yakın ilçesi 19 km. ile Eldivan
İlçesidir. En uzak ilçesi ise 106 km. ile Bayramören ilçesidir. Komşu illerden en
yakını 106 km. ile Kırıkkale, en uzağı ise 235 km. ile Bolu ilidir.
  cankiri_acilis_11
E-80 Karayolu olarak adlandırılan İstanbul–Samsun karayolu il sınırları içeresinde Ilgaz, Kurşunlu, Atkaracalar ve Çerkeş ilçelerinden geçmektedir.
6046960yaprakli
ENERJİ VE DOĞAL KAYNAKLAR MADENLERİMİZ
Çankırı, enerji ihtiyacını ulusal enerji sisteminden sağlamaktadır. Elektrik ener jisi
kullanımı, diğer enerji kaynakları arasında son derece önemli bir konuma sahiptir.
Çankırı’da 2000 yılı itibariyle 383 köyün tamamında elektrik mevcut olup elektriksiz köy
bulunmamaktadır. İlimizde merkezinde de konut ve işyerlerinde ısınmada doğalgaz
kullanılmaktadır.
Madencilik özellikle bentonit, kaya tuzu ve linyit açısından çok zengin rezervlere sahip
ilde, bu madenler dışında asbest, bakır, çimento hammaddesi, diyatomit, kil, manganez, manyezit, mermer, perlit, refrakter kil ve talk gibi g eniş bir maden potansiyeline sahiptir.
Jeotermal ve Maden Su Kaynakları Çavundur Termal Kaynağı Mevcuttur. Madencilik
Sektörü Kaya Tuzundan Sodyum Sülfat Üretimi Sanayi ve Tıbbi Tuz Bentonit Esaslı
Yalıtım Malzemeleri Maden sektöründe yapılabilecek yatırım olarak, Kaya Tuzundan
Sodyum Sülfat, Sodyum Bisülfat ve Tuz Üretim Tesisleri olabilir.
Yatırımın konusu, sodyum sülfat, sodyum bisülfat, hidroklorik asit ve tuz üretilmesidir.
Üretimin ana hammaddesi kaya tuzu ve sülfürik asittir. Kaya tuzunun sülfürik asitle
sıcakta kavrulmasından orta sıcaklıkta sodyum bisülfat, yüksek sıcaklıktaise sodyum
sülfat üretilir ayrıca hidrolik asit yan ürün olarak elde edilir. Kaya tuzunun eritilip
kristallendirilerek kurutulup öğütülmesiyle de yemeklik tuz elde edilmiş olur.
345
TİCARİ YAPISI :
Ticaret, gerek sanayileşme ve kentleşme olgularıyla iki yönlü bağlantısı, gerekse
yarattığı gelir ve istihdam bakımından il ekonomisinin önemli sektörlerinden biri 
olmasına karşılık Çankırı bu sektörden nasibini alamayan illerimizden biridir.
Ticari hayatın en önemli özelliğini, köy ve kasabalarda üretilen tahıl, hayvancılık, meyve ve sebze gibi ürünlerin pazarlaması oluşturmaktadır. Ayrıca, hizmet sektörünün
faaliyetleri ile küçük esnaf ve sanatkârların üretim ve tamirlerine dayalı çalışmaları, iç
ticaret hayatının en önemli faktörleridir. Çankırı’dan komşu illere tahıl, un, şekerpancarı, kavun, karpuz, hayvan, hayvansal ürünler ile maden kaynaklarının hammadde olarak satışı yapılmaktadır. Diğer illerden ise tekstil ürünleri, dayanıklı tüketim malları, makine teçhizat ve mutfak eşyası  gibi endüstriyel ürünler ile mevsimlik meyve, sebze ve narenciye ürünleri satın alınmaktadır. Aynı sektörde yer alan ve aynı ürünü üreten işletmeler arasındaki, düşük fiyatlarla mal satarak piyasaya hâkim
olma üzerine kurulu rekabet anlayışı, sektörlerin işbirliğini önleyen en önemli etken
konumundadır. Bu durum ülke geneline özgün bir anlayış olmakla birlikte Çankırı için daha belirgin hissedilmekte ve sektörel işbirliğinin genel anlamda yetersiz olduğu görülmektedir.
EĞİTİM YAPISI :
İlk ve orta öğretimde eğitim düzeyi diğer illere oranla çok yüksektir. Yeni okul binalarıyla spor tesissileriyle 2015 yılında da büyük yatırımlar yapılmıştır. Yüksek Öğrenim olarak, ilimizde Çankırı Karatekin Üniversitesinin kuruluşu 2007 yılında 5662 sayılı Kanunla gerçekleşmiştir. Bünyesinde, muhtelif Fakülte, Yüksekokullar ve Meslek Yüksek okullarıyla 10.000 öğrenciyle eğitim öğretim devam etmektedir. Yeni üniversite binaları yapılmış hizmete açılmıştır. Öğrenci barınma yurtları hızla yapılanmış bir kısmı da tamamlanma aşamasındadır.
1188763380cankiri-turkiyedegezcom-14_Nisan_2013_Pazar.jpg
15095019_p_20150913_181102_hdrç1
Çankırıimages20GWEPGU

imagesG1C1WYAF
                

Ön Türkler ve Hurriler-Mitanniler

Ön Türkler ; Tarihin başladığı dönemlerde dünyanın ilk medeniyetini kurmuş, yazıyı keşfetmiş, insanlık tarihine yön vermiş kadim bir millettir. Türk medeniyetini ortaya çıkartan bu etnik-kültürel akım, pek çok milletin dayanağı olmuş, nihayetinde Türk milleti olarak karşımıza çıkmıştır. 

1- Hurriler (Mitanniler)
2- İnsanlığın Varoluşu ve İlk İnsanlar [M.Ö. 100000 - 2000]
3- Etnik Unsurların Ortaya Çıkışı ve İlk Irklar
4- Ön Türklerin Ortaya Çıkışı
5- Türk Kimliğinin Ortaya Çıkışı ve İlk Türkler
6- Sümerler [M.Ö. 4000 - 2000]
7- Kimmerler [M.Ö. 2000 - 695]
8- İskitler [M.Ö. 900 - 250


Hurriler (Mitanniler)



Mezopotamya tarihinin dikkat çeken, hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz ancak eldeki bilgilerle Türk Tarihi ile örtüşen M.Ö. 2 Bin'lerin bölgesel gücü Hurriler ve ihtilal sonrasında değişen adıyla Mitanniler'i konu edeceğiz. 

M.Ö. 2. Bin yılın başlarında tarih sahnesine çıkan Hurri Krallığı'nın izlerini Mısır ve Hitit arşivlerinin yanı sıra Tevrat kaynaklarında da görebiliyoruz. Hititlerin Hurri, Tevrat'ın Horit, güney mezopotamyada ise Subari olarak söz ettiği bu güçlü krallık, MÖ 14. Yüzyılda Mısır Krallığıyla boy ölçüşebilecek güce ulaşmıştı. Levant, Kuzey Suriye, Babil ve Güneydoğu Anadolu'nun içlerine uzanan geniş coğrafyada hüküm süren Hurrilerin hangi kültürün yada milletin öncüsü/ardılı olduğu kesin bir ifadeyle ortaya konulamıyor. Ama Türk Tarihinden derin izler ve Türk Kültüründen önemli bakiyeler taşıdığını görebiliyoruz.
Boğazköy ve Ugarit'te bulunan Hurrice metinler çözümlendiğinde ortaya çıktı ki Hurriler ne Semitik nede Hint-Avrupa dillerini konuşmuyorlardı. Tıpkı Türk Tarihinin izlerine rastladığımız Elamlılar, Gutiler ve Subirler gibi. Urartu ve Hatti dillerinin de içerisinde yer aldığı Kafkas dil ailesine mensup olan Mitanniler bu yönüyle Urartuların öncüleri kabul edilebilir. Bu noktada Kafkaslar söz konusu olduğunda tam da çağdaşı olan bir Kafkas Türk grubu vardır ki bakış açımızı tazeliyor; Kimmerler!

Kimmerler MÖ 2 Bin'li yıllarda Kırım-Kafkas-Hazar bölgesinde ortaya çıkmış, MÖ 8. Yüzyılda Saka akınlarıyla yok olana dek Kafkas-Karadeniz hattının hakim gücü olmuştu. MÖ 15. yüzyıllarda Hurrilerde gördüğümüz Kafkas Dili ve Türk Kültürü öğeleri Kimmerlerlerin güneye gelmesiyle anlamlandırılabilir mi? Açıkçası elimizdeki tek geçerli olasılık bu.

Hurriler MÖ 2 Binlerde bölgesel güç haline gelmiş olsalar da Hurri dilinin MÖ 3 Bin yılın son çeyreğine kadar gittiğini görebiliyoruz. Nippur'da bulunan Akad dönemine ait bir metinde Hurrice isimlere rastlıyoruz. Bu metinde Hurrice isimli iki kadının birbirine dokumalar gönderdiği nakledilir. Diğer Akad ve Hitit metinlerine baktığımızda da Hurrilerin Kuzey Suriye, Kuzey Irak, Kuzey Batı İran ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşadıklarını ve beyliklerden oluşan küçük siyasi birimler içerisinde varlıklarını devam ettirdiklerini görüyoruz. 

Öyle anlaşılıyor ki; Çivi yazısı kullanan Hurriler Akad, 3. Ur ve Eski Babil içerisinde dillerini koruyarak varlıklarını devam ettirmişler, siyasi dengeler değişince beyliklerden oluşan siyasi birimler bir tür Federasyon ile bir araya gelmişlerdir. Eski Hitit döneminin kurucu kralı 1. Hattuşi Hurrilerin güçlenerek Hitit topraklarına akınlar düzenlediğini kaydetmiştir. Ardılı 1. Murşili de Kuzey Suriye'de Hurri Kralından söz etmektedir. İlerleyen dönemlerde Hurrice ismi taşıyan kralların Hitit hükümdarı olduğunu ve Hitit inancında Hurri izlerine rastlıyoruz. Bu veriler Hurrilerin ne denli etkili bir kültür ve medeniyet unsuru meydana getirdiğini anlmamıza yardımcı oluyor. 

Hurriler MÖ 2 Binlerden itibaren varlığından söz edilen, MÖ 1650'lerde ise Hititler için tehdit oluşturabilecek bir güç haline gelmiştir. MÖ 1500'lerden itibaren ise Mitanni adıyla karşımıza çıkacaktır. Bu tarihten itibaren Hurriler ve Mitannilerin kültürel ve siyasi dokusuyal ilgili oldukça önemli bilgilere ulaşabiliyoruz. Mitanni federasyonuna bağlı bir kent olan Alalah'ta gün yüzüne çıkartılan Kral İdrimi heykelinin üzerine yazılan Akadca metinde İdrimi'nin kral olma serüveni anlatılırken Mitanni kralının Parrattarna, başkentinin Vaşşukkani (Nusaybin) olduğunu, diğer beylik ve krallıkların Mitanni Federasyonuna bağlı ancak yarı bağımsız hareket edebildiğini görüyoruz. Öyleki bu yerel krallıklar düşmanlarıyla antlaşmalar imzalayabiliyor, siyasi geleceklerini belirleyebiliyorlardı. Bu siyasi atmosfer bize Federasyon ya da Vassallık sistemini tarif ediyor. 

Mitanni dönemine dair elimizde bulunan en net verilerden biri Hitit - Mitanni savaşı neticesinde Mitannilerin Hitit Krallığının vassalı durumuna geldiğini ortaya koyar (MÖ 1370). Kral Şuppiluliuma komutasındaki Hitit ordusu Mitanni Kralı Şattivaza'yı mağlup eder kayda alınan antlaşmayla Mitanniler Hititlerin siyasi nüfuzu altına girer. Bu vaka Mitanni tarihi için bir kırılma noktası teşkil eder. Hitit Devletine vassal olmakla birlikte diğer taraftan Mısır Krallığı ile de ilişkiler geliştirilmeye çalışılmış, bu siyasi atmosfer neticesinde hem Hititler hem Mısırlılar Mitannilerin iç işlerine müdahil duruma gelmişlerdir. Mitannileri yok olmaya götüren süreç ise ihtilalle başlar. 

Mitanni tahtının varisi Artaşumara, saltanat ailesinden olmayan biri tarafından öldürülür (Udhi). Udhi, saltanat ailesinden olan Tuşratta'yı tahakkümü altına alarak Mitanni tahtına oturtur. Ancak Tuşratta, Udhi'yi va taraftarlarını ortadan kaldırıp üzerindeki tahakkümden kurtulsa da taht kavgaları baş göstermiştir artık. Arkasına Mısır'ın desteğini alan Tuşratta'ya karşı Hitit Kralı tarafından desteklenen Artatama yönetimi ele geçirmeye çalışır ve ülkenin kuzey doğu bölgesini hakimiyeti altına alır. Siyasi düzeni bozulan Mitannilere ölümcül darbe yine Hititlerden gelir. Şuppiluliuma, Mitanni topraklarına akınlar düzenleyerek hakimiyeti altına alır ve kızıyla evlendirdiği Mitanni veliahtı Şattivaza'yı bölgeye yönetici olarak atar. Böylece Mitanni krallığı yıkılır, toprakları Hititler tarafından ele geçirilir. 

Elimizdeki siyasi tarih kayıtları kronolojik bir Mitanni tarihi yazmamıza elvermeyebilir. Ancak Mitannilerin kökenleri konusunda oldukça zengin verilere sahibiz. Öncelikle şunu anlayabiliyoruz ki Mitanniler Hurrilerin devamı ve bir hükümdarlık makamının adı. Mitanni krallarının ünvanı Hurri Ordusunun Savaşçı Kralı şeklinde ifade edilmiş. Yani halkın adı Hurri, devlet ve hükümdarlık makamının namı Mitanni olarak kaydedilmiş. Elde ettiğimiz metinlerde de Mitannilerin küçük beyliklerden oluşan bir konfederasyon/beylik sistemi olduğunu görüyoruz. En can alıcı bilgiler ise Hurri toplumunun değer yargılarıyla ilgili. Zira kültürel veriler Hurrilerin kökeni ve ardında bıraktığı bakiyeleri analiz etmemiz için yeterli nitelikte. 

Nuzi arşivindeki metinlerin bize anlattığı Hurri toplumu ve yönetim gelenekleri bize bazı ipuçları veriyor. Örneğin Kral ve ailesi yılın belli dönemlerinde farklı merkezlerde konaklamaktadır. Bu veri bize konar-göçer kültürün yaylak-kışlak geleneğini anımsatıyor. Ayrıca hukuki olarak evlat edinme sistemleri olduğunu görüyoruz. Bu veri çağın toplumlarında pek rastlanan bir unsur değil. Evlatlık sisteminin kurumsallaşması Göktürkler dönemindeki teammüllere bakıldığında yalnızca Türklere has bir unsur olarak göze çarpar. Ancak Türk Kültürüyle en yakın ilişkili toplumsal teamül eşi ölen kadınların ölen eşinin kardeşiyle evlenmesi ki; biz bu durumu Göktürkler döneminde elde ettiğimiz verilere çok benzetiyoruz. Türklerde kutsal kabul edilen ocak kültü, ocağın sönmemesi gerektiği tasavvuru ve ölen kadının miras hukukunun muhafazası için ölen eşinin bekar olan kardeşiyle evlendirilmesi diğer kültürlerde karşımıza çıkmayan spesifik bir unsur. Aynı şekilde Türk kültüründe kalınlık olarak anılan başlık parası geleneğini de Hurrilerin toplumsal hukuk sistemi içerisinde görüyoruz. Tarih öncesi çağlarda diğer milletlerde görmediğimiz unsurları, Göktürkler döneminde karşımıza çıkan kültürel unsurlarla benzerliklerini dikkate aldığımızda Türk kültürü ile yakın benzerliğe sahip olduğunu söyleyebiliriz. 

Mezopotamya tarihinde yer etmiş ve kronolojik olarak birbirini takip eden Elam, Guti, Subir ve Hurri unsurlarında aynı veriler önümüze çıkıyor. Hint-Avrupalı ya da Semitik olmayan, kökeni bilinmeyen, kalabalık bir nüfus ve güçlü siyasi teammüllere sahip, dili ve toplumsal değerleriyle mevcutiyetini binlerce yıl korumuş bir toplum söz konusu. Elimizdeki verileri birleştirmeye çalıştığımızda ortaya çıkan tüm mantık boşluklarını Türk Tarihi ve Türk Kültürü ile ilgili unsurlar dolduruyor. Bu değer yargıları ışığında Hurrileri ve ardılı Mitannileri Türk Tarihinin bir evresi olarak çalışma konusu yapmak pek de cüretkar bir fikir olmayacaktır. 

24 Mayıs 2020

3 Hikaye,3 Ders, 1 Söz...

1.Hikaye
Kavak ağacı ile Kabak
Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar
ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.
Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve
neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp
sormuş kavağa:
-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
-On yılda, demiş kavak.
-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
-Doğru, demiş kavak.
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında
kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça
da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:
-Neler oluyor bana ağaç?
-Ölüyorsun, demiş kavak.
-Niçin?
-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.

1.Ders: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz.
Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek şarttır.

2. Hikâye
En iyi Buğday 
Her yıl yapılan ''en iyi buğday'' yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı.
Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:
-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla
paylaşmakta yatıyor, dedi.
-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama
neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,
-Neden olmasın, dedi çiftçi.
-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni
alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday
yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması
demektir.Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın
da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.

2. Ders: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak
devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.

3. Hikâye
Geleceğini biliyordum…
Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde
kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin
üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı
doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan
tutarak tekrar içeri çekti,
-Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük
bir ihtimalle ölmüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok.
Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması
güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında
arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin
içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı.
Siperdeki diğer arkadaşı;
-Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.
-Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi…
-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini
duymak, dünyalara bedeldi benim içim.
Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:
-Geleceğini biliyordum… Geleceğini biliyordum…

3. Ders: Güven vermek önemlidir. Güven duymak önemlidir. Duyulan
güveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir.

''Her sabah Afrika''da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan
daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir.
Her sabah Afrika''da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan

daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır.
Aslan veya ceylan olmanız fark etmez. Güneş doğduğunda

koşmaya başlasanız iyi olur.'' (Afrika Atasözü )

Çok çalışmak, emek harcamak, güven vermek, sevmek ve

paylaşmak hayatın anlamlı olmasını sağlar. Her sabah
uyandığımızda bir de böyle bakalım dünyaya. Unutmayın
hayat uzun bir öyküye benzer. Ancak öykünün uzun olması
değil, iyi olması önemlidir.

22 Mayıs 2020

Namık Kemal (Türk Edebiyatcısı)

225px-Kemalbey21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğdu, 2 Aralık 1888’de Sakız Adası’nda öldü. Asıl adı Mehmed Kemal. Namık adını ona şair Eşref Paşa verdi. Babası, II. Abdülhamid döneminde müneccimbaşılık yapmış olan Mustafa Asım Bey. Annesini küçük yaşında yitirince çocukluğunu dedesi Abdüllâtif Paşa’nın yanında, Rumeli ve Anadolu’nun çeşitli kentlerinde geçirdi. Bu yüzden özel öğrenim gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. 18 yaşında İstanbul’a babasının yanına döndü. 1863’te Babıali Tercüme Odası’na kâtip olarak girdi. Dört yıl çalıştığı bu görev sırasında dönemin önemli düşünür ve sanatçılarıyla tanışma olanağı buldu. 1865’te kurulan ve daha sonra yeni Osmanlılar Cemiyeti adıyla ortaya çıkan İttifak-ı Hamiyet adlı gizli derneğe katıldı. Bir yandan da Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu. Gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin görüşleri doğrultusunda yaptığı yayın nedeniyle 1867’de kapatıldı.
Sürgünler dönemi
Namık Kemal, İstanbul’dan uzak olması için Erzurum’a vali muavini olarak atandı. Bu göreve gitmeyi erteledi ve Mustafa Fazıl Paşa’nın çağrısı üzerine Ziya Paşa’yla birlikte Paris’e kaçtı. Bir süre sonra Londra’ya geçerek Mustafa Fazıl Paşa’nın parasal desteğiyle Ali Suavi’nin Yeni Osmanlılar adına çıkardığı “Muhbir” gazetesinde yazmaya başladı. Ama Ali Suavi’yle anlaşamadı, Muhbir’den ayrıldı. 1868’de gene Fazıl Paşa’nın desteğiyle “Hürriyet” gazetesini çıkardı. Çeşitli anlaşmazlıklar yüzünden, Avrupa’da desteksiz kalınca, 1870’te zaptiye nazırı Hüsnü Paşa’nın çağrısıyla İstanbul’a döndü. Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte 1872’de “İbret” gazetesini kiraladı. Aynı yıl burada çıkan bir yazısı üzerine gazete 4 ay kapatıldı. İstanbul’dan uzaklaştırılmak için Gelibolu mutasarrıflığına atandı. Orada yazmaya başladığı “Vatan Yahut Silistre” oyunu, 1873’te Gedikpaşa Tiyatrosu’nda sahnelendi. Oyunu izleyenler galeyana gelip olay çıkardı. Namık Kemal birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı. Bu kez kalebentlikle Magosa’ya sürgüne gönderildi.
Türk Edebiyatı’nda İlkleri
1876’da I. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-î Esasi’yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca Meclis-i Mebusan kapatıldı, Namık Kemal tutuklandı. Midilli Adası’na sürüldü. 1879’da Midilli mutasarrıfı oldu. Aynı görevle 1884’te Rodos, 1887’de Sakız Adası’na gönderildi. Ertesi yıl burada öldü ve Gelibolu’da Bolayır’da gömüldü. Şiirlerini küçük yaşlardan itibaren yazdı. Şinasi’yle tanışıncaya değin, şiirlerinde tasavvuf etkileri görülür. Bu dönemde özellikle Yenişehirli Avni, Leskofçalı Galib gibi şairlerden etkilendi. En önemli özelliklerinden biri, Türk şiirini Divan şiirinin etkisinden kurtarmaya çalışması. “Vatan Şairi” diye de isimlendirildi. Tiyatroya özel bir önem verdi, altı oyun yazdı. Bir yurtseverlik ve kahramanlık oyunu olan Vatan Yahut Silistre, Avrupa’da da ilgi uyandırdı ve beş dile çevrildi. İlk romanı “İntibah” 1876’da yayınladı. Ruhsal çözümlemelerinin, bir olayı toplumsal ve bireysel yönleriyle görmeye çalışmasının yanı sıra, dış dünya betimlemeleriyle de İntibah Türk romanında bir başlangıç sayılır. Romanı ve tiyatroyu toplumsal yaşama soktuğu gibi, edebiyat eleştirisini de Türkiye’ye ilk getiren kişilerden biri oldu. En önemli eleştiri eserleri Tahrib-i Harâbât ile Takip. Gazeteci olarak da Türk kültürü içinde önemli bir yeri var. Döneminin hemen hemen bütün yenilik yanlısı ve ilerici gazetelerinde yazıları yayınlandı. Siyasal ve toplumsal sorunlardan edebiyat, sanat, dil ve kültür konularına dek çok çeşitli alanlarda yazdığı makalelerin sayısı 500 kadar.

</DIV>
ESERLERİ
OYUN:
Vatan Yahut Silistre (1873, yeni harflerle 1940)
Zavallı Çocuk (1873, yeni harflerle 1940)
Akif Bey (1874, yeni harflerle 1958)
Celaleddin Harzemşah (1885, yeni harflerle 1977)
Kara Bela (1908)
ROMAN: 
İntibah (1876, yeni harflerle 1944)
Cezmi (1880, yeni harflerle 1963)
ELEŞTİRİ: 
Tahrib-i Harâbât (1885)
Takip (1885)
Renan Müdafaanamesi (1908, yeni harflerle 1962)
İrfan Paşa’ya Mektup (1887)
Mukaddeme-i Celal (1888)
TARİHİ KİTAPLAR:
Devr-i İstila (1871)
Barika-i Zafer (1872)
Evrak-ı Perişan (1872, yeni harflerle 1973)
Kanije (1874)
Silistre Muhasarası (1874, yeni harflerle 1946)
Osmanlı Tarihi (1889, ölümünden sonra, yeni harflerle 3 cilt, 1971-1974)
Büyük İslam Tarihi, (1975, ölümünden sonra)

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!